Haziran 11, 2017 08:53 Europe/Istanbul

Aydınlık: Katar’dan Trump’a kukla imajı

Cumhuriyet:

CHP'li Erdem: Gazeteciler göçebe mi?

Birgün:

‘Katar'ın yanında saf tutan Türkiye köşeye sıkıştı'

Yeniasya:

Meral Akşener'den Devlet Bahçeli'ye: Hiç içiniz sızlamaz mı?

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

İhsan Çaralan, 10 Haziran tarihli Evrensel gazetesinde, “İşçilerin asıl kazanımları öğrendikleridir”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Kristal-İş’le Şişecam patronu arasında yapılan görüşmelerde anlaşma sağlandı.Sözleşmeyle, patron tarafından dayatılan saat ücretlerine 1.12 lira zam aşılarak 1.85-1.91 üzerinde anlaşıldı. Patron 3 yılda bir sözleşme ısrarından vazgeçerek 2 yılda bir sözleşmeye razı olmak zorunda kaldı. Daha önce reddedilen idari maddeler de kabul edildi.Cam işçilerinin 24 Mayıs’ta başlayacakları grevin 16 Mayıs’ta Erdoğan-AKP Hükümeti tarafından yasaklanması üzerine işçiler günde bir-bir buçuk saat iş bırakarak, iş yerlerini terk etmeyerek direnişe geçmişlerdi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Cam işçileri, direnişin ilk gününden itibaren sendika yönetimini iki noktada uyardılar:

Taslaktaki taleplerde ısrar edilmesi,

İşçiye sorulmadan sözleşme imzalanmaması!

Sözleşme sonrasında gazetemize konuşan bir işçi durumu şöyle özetliyordu:

“13 gün boyunca fabrikamızda bekledik, evimize gitmedik, çocuklarımızı göremedik. Patron birliğimizi ve kararlılığımızı gördü. Bizim talebimiz taslaktaki rakamlardan geri adım atılmamasıydı. Ama şimdi çok daha iyi anladık ki daha bilinçli ve örgütlü bir mücadele yürüttüğümüz takdirde hiçbir güç bizim karşımızda duramayacak. Kazanım elde ettik ama daha örgütlü olsaydık daha çok hak elde ederdik.”

İşçi sınıfı mücadelesinin dersleri bize göstermektedir ki, işçiler giriştikleri mücadelelerde bazen önemli kazanımlar elde ederler, bazen sadece ellerindekini korurlar bazen de hiç bir ciddi kazanım elde edemezler. Ama bu mücadelelerde işçilerin asıl kazanımları aralarındaki birliğin güçlenmesi, mücadelenin işçilere sınıf çıkarları konusunda bilinçlerinin ve örgütlenme düzeylerinin ilerletilmesini öğretmesidir.

Cam işçileri de ertelenen grevlerinin sonrasında başlattıkları direnişle bazı kazanımlar elde ettiklerinin farkındalar ama asıl olarak da gerçek kazanımlarına dikkat çekiyorlar: “Eğer daha örgütlü olsaydık daha çok kazanım elde ederdik!”

Kuşkusuz burada işçiler açısından en önemli sorun ise; işçilerin bütün ısrarlarına karşın sendika yönetiminin sözleşmeyi, işçilere sormadan imzalamasıdır!

İşçiler sendikanın bu tutumunu unutmuş değiller ve sendikanın yönetimine kendileri gelmeden de bu handikabı aşamayacaklarını bir kez daha görmüş bulunuyorlar.

Dolayısıyla cam işçileri ve onların mücadelesini dikkatle izleyen her sektörden ileri işçi kesimleri cam işçilerinin mücadelesinden;

Daha örgütlü olmadan daha çok hak elde edemeyeceklerini, sendikal bürokrasinin işçilerin inisiyatifini yok etmek için kendi “uzlaşmacı” çizgilerine getirmek için her yola başvuracaklarını bir kez daha görmüşlerdir.

Elbette cam işçileri, 1960’lardan beri sürdürdükleri mücadelelerini bugün de patronlara ve sendikal bürokrasiye karşı olmak üzere iki cephede de sürdüreceklerdir. Bir farkla ki; 2017 direnişinden çıkardıkları derslerle, örgütlenmelerinin düzeyini daha yükseltmiş, bilinçlerini daha ilerletmiş olarak!

…***

Remzi Özdemir 10 Haziran tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Vaziyet alın”başlıklı yaızsını okuuyucularla paylaşıyor.

“Ben birilerinin vaziyet aldığını ilk olarak 2 yıl önce fark ettim. Ankara'da yaşayan emlakçı arkadaşım ile yaptığım sohbette, "Ankara'da yaşayan bazı yabancılar gayrimenkullerini üçüne beşine bakmadan satıyor" sözü ile birilerinin vaziyet aldığını anladım.Son 2 yıl Türkiye'de hep garip garip işler oldu. Bombalar patladı, Türkiye dünyanın bir çok ülkesi ile kavga etmeye başladı ve ekonomi hızla çökmeye başladı.Yabancıların emlak piyasasında pozisyon almaya başladığından bu yana piyasalar hiç ama hiç toparlanmadı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Türkiye'nin ihracatı sürekli düştü. İşsizlik arttı, kredi notu düştü. Şöyle son 2 yıl geriye dönüp bakın lütfen; hiç olaysız gürültüsüz ve en önemlisi kavgasız bir ayımız oldu mu?Kesinlikle olmadı.Referandum öncesi Avrupa ile yaşanan kriz şu anda konuşulmuyor ama faturası o kadar büyüyor ki! Avrupa'ya yıllardır fason tekstil üretimi yapan bir tekstilcinin söylediği olayın ne kadar vahim durumda olduğunu gösteriyor:"22 yıldır Almanya'nın en ünlü markasına fason üretimi yapıyorduk. Son Almanya krizi ile birlikte söz konusu marka bizimle çalışmayacağını bildirdi. Bu şoku yaşayan sadece biz değiliz. Piyasada çok sayıda şirket aynı durumda. Katar olayının siyasi gelişmelerini bir kenara bırakıp sadece olaya ekonomik açıdan baktığımızda bile Türkiye'yi kötü günlerin beklediğini görüyoruz. Son iki gündür Suudi Arabistan başta olmak üzere bir çok ülkede Türk ürünlerine karşı bir boykot çağrısı başladı. Bir çok Türk marka logosunun yer aldığı boykot çağrısı bir dönem bizim yaptığımız eylemlere benzedi. Fransa ve İtalya'ya karşı yaptığımız çağrı gibi bir eylem söz konusu. Bu boykot Arap ülkelerinde ne kadar etkili olur bilemiyorum ama birkaç ay sürerse Türk şirketlerinin, dolayısıyla ülkemizin ihracatı ciddi olarak sarsılacaktır. Çünkü Türkiye bir çok ülkede ihracat pazarını kaybetti.Şu anda iki önemli pazarımız var. Bunlardan biri Almanya başta olmak üzere Avrupa, diğeri ise Arap ülkeleri.Sonuç olarak Türkiye yine ekonomik olarak çok ağır bir fırtınaya doğru hızla gidiyor. Başta Amerika ve Avrupa olmak üzere bir çok ülkenin Türkiye'ye karşı aldığı tavır, zaten zayıf olan ekonomimizin büyük çalkantısına neden olacaktır.Yabancıların iki yıl önce karışıklığı görüp vaziyet alıp, pılını pırtısını toplayıp gittiği ülkemizde biz ancak şimdi vaziyet alma durumundayız.Yabancılar gibi bu ülkeden her şeyimizi alıp gitmeyeceğimize göre yapmamız gereken tek şey, olası daha büyük fırtınaya karşı çok iyi pozisyon almak.İşsizliğin daha da artacağı, enflasyonun can yakacağı, iş yerlerinin daha çok kapanacağı günler sanki geliyor.Devir borçlanma ve harcama dönemi değil. Devir cebinizdeki 20 lirayı bile saklama ve kötü günler için bulundurma dönemi.Cebinizdeki paraya sahip olun cümlesini aslında hep söylüyorum. Ancak bazı dostlarımız beni karamsarlıkla suçluyor.Şu anda vaziyeti görmemek için kör olmak gerekiyor. Bunun için ekonomist ya da finansçı olmanıza gerek yok.

…***

Mine Alpay Gün, 11 Haziran tarihli Milli gazetesinde, “Yeni yetme öğretmenler”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Kendi kuşağımızın değerlerinden uzaklaşan bir dünyadayız artık.Genç neslin fedakârlığı, empatiyi, hatır bilmemesini yadırgamaktayız, yoksulları anlayamayan, ya da anlamak istemeyen yahut anlamamakta direnen bencil nesilden korkmaktayız.Küçük insanların egoları deyip geçmek mi lazım yoksa onları koca koca meslekleri olmasına karşın eğitmek mi? Haberlerde, üniversitelerin disko turları düzenlemesi geçmekte.İlmin, araştırmanın, irfanın kaleleri olması gereken üniversiteler öğünerek, yaz programlarına disko turlarını da eklediklerini bildirmekte.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bu eğlence terörüne bir ay önce ben de muhatap oldum. İlkokula başlayan torunum, ailesi şehir dışında olduğu için benim yanımda idi bu yıl. İstanbul’un uzak bir köyünde karşılaştığım olay, bir önceki nesil olan dört çocuğumun hiçbir öğretmeninde yaşamadığım bir hadise idi. Yılsonu geldi okuma bayramı diye dört birinci sınıf öğretmeni ortak karar alıp velilere sormadan bir restoran tutup, eğlence düzenlemişler. Dört çocuğum da devlet okulunun konferans salonunda okuma bayramı yaptılar; sunucu oldular, tiyatrolar, parodiler hazırladılar bizde öğretmenlerine şükran duyup çiçekler yaptırdık.

Davetiyeler gelince veliler itiraz etti, zira velilere danışılmadan bir program yapılmıştı, davetiye ücreti çok yüksekti, çocuğu ile gelecek aile bireyleri ile birlikte yüklü bir miktar tutmakta idi, kimisi, biz bu ücretin dörtte birine yemek yenecek yer bulduk, dediler. Genç öğretmenimiz çok kızdı, okulumuza da katkımız olsun diye yaptık dedi, bu sefer veliler veremeyeceklerini, durumlarının müsait olmadığını bildirdiler, öğretmen sanki lordun çocuğu, “olur mu canım hiç mi restoranda yemek yemediniz, çocuğunuzun özel günü, katılın”, dedi. Ben de gitmeme kararı aldım.Bu sefer öğretmen velileri tek tek aradı, derdini anlattı. İtirazımı ilettim, sınıfın üçte biri gelmekte, çocuğumun arkadaşlarının olmadığı yere benim çocuğum da gitmemeli, dedim,”olur mu ben onları ikna ettim, gelecekler” dedi. Kalktık gittik, çocuklarımızın aktivitelerini değil de, öğretmenlerin eğlencesini izledik, oynamalara doyamadılar. Çoğu öğrenci gelmemişti, kendi okuma bayramlarına katılamadılar, hatıra fotoğrafında olamadılar. Bir utanç da masada yaşadık, yanımızda oturan veliler, çocuklarına yemek aldılar kendileri yemediler, boğazımıza dizildi. Genç öğretmenler, hiç oralı olmadı, bir sınıftan beş öğrencisi gelen bayan öğretmen bu utanç verici duruma üzüleceğine, pistte tepindi durdu. Şimdi bu insanlık mı, vicdansızlık mı, genç öğretmenlerin duyarsızlığı mı? Önceki gün, “Öğretmen Strateji Belgesi” çıktı. Öğretmenlere 4 yılda bir yeterlilik sınavı, eğitim fakültelerinde ‘öğretmenliğe uygun olmayanların’ başka bölümlere geçirilmesi, performans ölçümü, belgede dikkat çekici bölümler. Öğretmenlerin ölçüleceği kısım, umarım ütopya olarak kalmaz, çünkü çok şık hazırlanmış; “Öğretmen yeterlilikleri yeniden belirlenecek. Okul müdürü, meslektaş, öğrenci ve veli gibi öğretmene geri bildirim sağlayabilecek kimselerin de değerlendirmeye katıldığı, çoklu veri kaynağına dayanan bir performans sistemi gelecek”.

Umarım sevgi ve şefkat eksenli bir bakış açısı da bu ölçüme eklenir de, yoksul çocuklar merhametsiz genç nesil öğretmenler tarafından örselenmez.