Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: CHP'li ve MHP'li belediye başkanlarına OHAL yasağı
Aydınlık:
ABD IŞİD’I bombalayan Suriye uçağını düşürdü
Evrensel:
Erdoğan'dan medya patronlarına 'Adalet yürüyüşü' emir
Yeniçağ:
'Askerlerin yemeği araştırılsın' teklifi AKP ve MHP'nin oylarıyla reddedilmiş!
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Işıl Özgentürk, 18 Haziran tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Bir sivil itaatsizlik olarak: Yürümek”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Benim gibi üç yazıdan birinde sivil itaatsizliğe methiye düzen biri elbette, elinde “Adalet” yazan bir pankartla yürüyen bir muhalefet partisi liderini gördüğünde derin bir “oh” çeker. “Nihayet” der. Şimdi açık seçik konuşmanın zamanıdır. Ekmeleddin olayında ağır yazılar yazdım, dokunulmazlık meselesinde hop oturdum hop kalktım. Sur’daki, Diyarbakır’daki ölümler üstüne oralara gittim, elimden geldiğince bölgede olup biten katliamı anlatmaya çalıştım. En son Tunceli’de Kemal Gün’ün açlık grevinin 86. gününde elinden tuttum. Tunceli’deki KHK’ye karşı bir kentin direnmesine methiye düzdüm. Yani kimseler bana, görevlerini yapmadın diyemez.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Şimdi sanal âlemde, başlayan yürüyüşle alay eden, Kılıçdaroğlu’nu küçümseyen yazıları okuyunca gerçekten nevrim döndü. Ne elde ediyorsunuz, “Yok Eyüp Sultan’a gitsin”, “Yok hiç yürüyüş yapmadığı için hamdır, yakında çöker” gibi sözler ederek. Üstelik öyle sıkı solcusunuz ki, hani neredeyse yarın devrim yapacaksınız. Devrimin uzun bir yol yürüyüşü olduğunu bile bilmiyorsunuz. Devrim için hepimizin her gün bir adım atması gerek. Deniz kıyısında oturup cep telefonuyla “Ben devrimciyim” demek sizi sadece gülünç kılıyor. Hadi bir kalkın 18 kilometre yürüyün, bakalım ayaklarınız ne hale gelecek, görelim! Epeyce hamsınız!
Sol örgütler ise biz olmazsak bu yürüyüş olmaz tavrında. Öncelikle şu Gezi mitosundan kurtulmamız gerek. Çünkü artık dünyada “çiçek çocuklar zamanı” nasıl geçtiyse, Gezi de artık hasretle andığımız bir güzel zaman oldu. Köprünün altından çok sular aktı ve bilmeliyiz ki, Gezi sonrası devrim olacak sanan gençler, bunun olmadığını görünce, vazgeçtiler. Yakından biliyorum söyledikleri şu: “O kadar polis dayağı yedik, ne oldu?” Hepimiz bunun üstüne düşünmek yerine bir mitosu abarttık durduk!
Sizlere soruyorum, 150 bin kişinin işinden olduğu ülkemizde Nuriye ilk eylemini yaparken yanında kaç kişi vardı, o kadar yalnızdı ki, eylemini ölüm orucuna çevirmek zorunda kaldı gene yalnız, sol sol diye övünüyoruz ya, kaç kişi Yüksel Caddesi’ne gitti? Biraz kendimize gelip içinde bulunduğumuz karanlık durumu görelim.
…***
İhsan Çaralan, 18 Haziran tarihli Evrensel gazetesinde, “‘Hayır’ cephesini aşan bir birlikle mücadeleye!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Kılıçdaroğlu, Ankara-İstanbul yolunda ‘Adalet Yürüyüşü’nü sürdürürken, İstanbul ve İzmir başta olmak üzere çeşitli illerde ‘Adalet Nöbeti’ adı altında etkinlikler de yayılıyor. İzmir’den de İstanbul’a yürüyüş dün başladı.Yürüyüş ve etkinlikler yayılırken ülke sathında “adalet” talebi etrafındaki saflaşma da sürüyor.Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yürüyüşün ilk günü Anayasa’nın 138. maddesine dikkat çekip, yürüyüşün “bağımsız yargıyı” baskı altına alma amaçlı olduğunu ilan etmesi kendi saflarına bir çağrı mahiyetindeydi. AKP-MHP koalisyonunun küçük ortağı Bahçeli ise Cumhurbaşkanından bile önce davranmış; sadece CHP’yi eleştirmemiş, karşı bir yürüyüş örgütleyip yürüyüşü provoke edebileceklerini belirterek, yürüyüşçüleri tehdit de etmişti!”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Elbette Başbakan ve Adalet Bakanı da boş duramazdı; onlar da CHP ve Kılıçdaroğlu’yu Türkiye’yi dünya aleme şikayet etmek, yargıç bağımsızlığına müdahale etmekle suçlamakta gecikmediler. Onlar bir adım daha atarak, yürüyüşün yasa dışı olduğu ve derhal son verilmesi gerektiği çağrıları da yaptılar.
‘Adalet Yürüyüşü’ne karşı çıkanlara önceki gün BBP Genel Başkanı Destici de katıldı; yürüyüşle bir yere gidilmeyeceğini ve yürüyüşten vazgeçilmesini istedi.
Kılıçdaroğlu’nun ‘Adalet yürüyüşü’ne ve ülke sathında ‘adalet talebi’yle eylemler yapılmasına destek ise, daha yürüyüş kararının hemen arkasından başlayarak hızla yayıldı. HDP, EMEP, ÖDP... ilerici demokrat siyasi çevreler ve emek örgütleri açıklamalarla CHP’nin kararına destek verdiklerini açıkladılar. Dün de EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan ve EMEP MYK Üyesi Levent Tüzel Ankara-İstanbul yürüyüşüne katıldı.
“Adalet” talebi etrafında ve karşısında oluşan tablo da iki ay önce yapılan “anayasa değişikliği referandumu”nda oluşan tablodur. O gün, “tek parti tek adam rejimi”ne “hayır” diyerek Anayasa değişikliğine karşı çıkanlar şimdi ‘adalet’ talebi etrafında bir kez daha birleşiyorlar.
Kuşkusuz bu tablonun şaibeli referandumdan iki ay sonra somut bir talep olarak “adalet talebi” etrafında yeniden oluşması referandumda oluşan saflaşmanın bir rastlantı olmadığını tersine Erdoğan-AKP iktidarının Türkiye’yi sürüklediği “tek parti tek adam rejimi” karşısında ciddi ve henüz bir araya gelerek konuşmasalar da, giderek kalıcılaşan bir güç birliğinin oluştuğunu göstermektedir.
Kuşkusuz bir gazeteci-milletvekiline gazetecilik faaliyetinden dolayı “müebbet hapis” verilmesi ve Yargıtay süreci bile beklenmeden tutuklanması karşısındaki tepki, ülkede yargının geldiği yeri göstermesi bakımından herkes için uyarıcı olmuştur.
Bugün gelinen yerde; dün, emekçiler arasında Erdoğan kültünün bakısıyla referandumda “evet” diyenlerin azımsanmayacak bir kesiminin de yargının getirildiği aşamayı görerek, “adalet talebi” etrafındaki mücadeleye katılabileceklerini göz ardı etmemek gerekir. Yani, bugün “adalet talebi” etrafındaki mücadeleye destek vererek herkesin, daha önce “evet mi hayır mı” dediğine bakmadan mücadeleye katılmalarının teşvik edilmesi, ajitasyon dili ve tutumun buna uygun olarak geliştirilmesinin çok önemli olacağı ortadadır.
Demek ki, bugün “referandum”dan bile geniş kesimlerin harekete geçirilebileceği bir döneme girdiğimizin farkında olarak, “Tek parti tek adam rejimi”ne karşı mücadeleyi yenilemek için çalışmak, mücadelenin ilerletilmesinin ön şartı durumuna gelmiş bulunmaktadır. Özellikle de yerellerde oluşturulacak mücadelenin bu perspektifle ele alınması, mücadeleye katılacak her kesimi ve herkesi kapsayan bir mücadele hattının örgütlenmesi döneminin görevi olarak önümüze çıkmıştır.
Referandum dönemindeki mücadelenin kazanımları, ortaya çıkardığı imkanlar ve dersler çalışmanın başlıca dayanağıdır. Yoğun bir aydınlatma ile mücadelenin geliştirilmesi; etkinliklerin herkesin katılacağı bir anlayışla düzenlenmesi, aydınların, akademisyenlerin, yerel tanınmış demokrat kişilerin bu faaliyet içinde yer almaları için çaba harcanması günün sıcak görevi olarak ortaya çıkmıştır.
…***
Mehmet kara, 18 Haziran tarihli Yeniasya gazetesinde, “AİHM’in OHAL Komisyonu kararı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Olağanüstü Hal kapsamında çıkartılan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen bir öğretmenin başvurusunu, OHAL işlemleri İnceleme Komisyonu’nu adres göstererek reddetmesi tartışma meydana getirdi.23 Ocak’ta çıkarılan 685 No’lu Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile oluşturulan Komisyon 23 Şubat’ta kurulacağı açıklanmasına rağmen Mayıs ayı sonuna kadar kurulamamıştı. Komisyonun üyeleri Mayıs ayı sonunda belirlendi, ancak Haziran ayının sonlarına yaklaştığımız şu günlerde henüz çalışmalarına başlayabilmiş değil. Şimdi de Temmuz ayı başında ilk başvuruları almaya başlayabileceği söyleniyor. AİHM’in böyle bir durum ve ortamda bu kararı vermesi hukukçular tarafından eleştiriliyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
AİHM, OHAL Komisyonu’nu “ulaşılabilir iç hukuk yolu”nu sayarken, 140-150 hatta 200 bin müracaattan bahsedilirken, 7 üyenin belirlenmesi için 4 ay beklenmesini, alt birimlerinin oluşturulması için de belirli bir zaman geçeceği için mağduriyetlerin her geçen gün artacağını dikkate almamakla eleştiriliyor.
AİHM eski Raportörü avukat Tuğçe Duygu Köksal’ın, bu konudaki görüşleri ise farklı… OHAL komisyonunun, AİHM tarafından “tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu” olarak kabul edildiğini, ama ‘etkili bir iç hukuk yolu’ denilmediğini, bundan sonra durumun tamamen OHAL Komisyonu’nun nasıl işleyeceğine bağlı olduğunu söylemesi de mağdur olduğunu düşünenlerin AİHM müracaatlarını yapmaya devam etmeleri gibi bir sonucu ortaya çıkarıyor.
Komisyon çalışmalara başlamadan 7 kişilik üyeyle ilgili bazı detaylar ortaya çıkmaya başladı. OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’na seçilen Mustafa İkbal’in kardeşinin de öğretmenlikten ihraç edildiğinin ortaya çıkması, ilginç bir durumu da gündeme getirdi.
Kardeşinin öğretmenlikten ihraç edildiğini doğrulayan Komisyon üyesi ve aynı zamanda Millî Eğitim Merkez Atama Daire Başkanı Mustafa İkbal, Hürriyet gazetesine, “FETÖ’den ihraç edilen Hüseyin İkbal’in kardeşim olduğu doğrudur. 3 yıldır görüşmüyoruz. Biz 10 kardeşiz, bir tanesi böyle çıktı. Etrafında olan, tanıyan herkes bilir cemaate yakınlığını. Cemaatin sendikasına üyeydi. İkimizin görüşünün aynı olması gerekmiyor. Devletimiz bize komisyon üyeliği görevini verdi. Dosyası komisyona gelirse, fikrim ve kararım FETÖ’cü olduğu yönündedir” demiş.
Daha dosya önüne gelmeden böyle bir hüküm vermesi ne kadar doğru bilemiyoruz. Henüz “kriter oluşturma” aşamasında olduğu söylenen Komisyonun bir üyesinin şimdiden bir sendikaya üye olduğu gerekçesiyle kardeşi hakkında peşin peşin karar vermesi ne kadar doğru, tartışılır. Çünkü, bakarsınız ileride “kriterler” içinde sendika üyeliği yer almayacak.