Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: AB'nin genişlemeden sorumlu üyesi Johannes Hahn 6 Temmuz'da Türkiye'ye geliyor.
Birgün:
Abdulkadir Selvi: Sürprizlere hazır olun derim
Cumhuriyet:
Binali Yıldırım'dan Manisa'daki asker zehirlenmeleriyle ilgili açıklama: Şüpheler var
Yeniasya:
MHP'nin olağanüstü genel kurulu hakkındaki karar açıklandı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Yakup Kepenek, 19 Haziran tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Büyüyen ekonomi, küçülen siyaset”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Yıl ortasında ülkenin gidişi, doğruluğu tartışmalı da olsa büyüyen bir ekonomiyi, buna karşılık siyasetin iyice küçüldüğünü kanıtlıyor. Bunlara bir de yok olan hukuk eklenmelidir.
Geçen hafta, bu yılın ilk üç ayında ekonominin geçen yılın ilk üç ayına göre yüzde beş oranında büyüdüğü açıklandı.
Toplam yurtiçi üretim değerinin (GSYH), hesaplanmasıyla ilgili kuşkular bir tarafa, bu ölçüde yüksek büyüme oranının yakalanması, sevindiricidir. Ancak beklenmedik yüksek büyümenin, emek ve sermaye bağlamında kimlerin işine yaradığına da bakılmalıdır. TÜİK-Türkiye İstatistik Kurumu, bu konuyu şöyle açıklıyor:
İşgücü ödemelerinin cari gayrisafi katma değer içerisindeki payı geçen yılın aynı döneminde yüzde 41 iken bu oran 2017 yılının birinci çeyreğinde yüzde 39.7 oldu. Net işletme artığı/karma gelirin payı ise yüzde 39.5’ten yüzde 41.3’e yükseldi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
….***
Toplam gelirden işçilerin aldığı pay, kuşkulu TÜİK sonuçlarıyla bile, bu yılın ilk üç ayında geçen yılın aynı dönemine göre 1.3 puan azalmış, buna karşılık, kâr, faiz ve rant gelirlerinden oluşan net işletme artığı ya da karma gelirler yani, sermayenin payı1.8 puan artmıştır. Ekonomi büyümüş, bu büyümeden sermaye kesimi, emek kesimine göre çok daha fazla pay almıştır.
Ulusal gelirin paylaşımının sermaye yararına olması, aslında, artan haksızlıklarla açıklanabilir. Gerçekte, 2016’nın ilk üç ayı 2017’nin ilk üç ayı ile haksızlıklar açısından karşılaştırılırsa, görülür ki 2017’nin ilk üç ayında, emekçilere yönelik haksızlıklar OHAL uygulamalarıyla çok daha arttı. Bireysel ve sendikal özgürlükleri ellerinden biraz daha alınan emekçiler ezilirken, sermaye, devlet desteğiyle güçlendirildi; ekonomi de büyüdü. Bu sonuç, işçi hakları daha fazla kısıtlandığında ve emek gelirleri göreli olarak azaldığında ekonomi daha yüksek oranda büyüyor anlamına geliyor. Gelir eşitsizliğini artıran böyle bir sonuç, sevinmek bir yana, ekonomik ve siyasal olumsuzlukların kaynağı olur.
Gazetemiz Cumhuriyet’e de büyük zarar veren Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) TIR’ları davası bağlamında CHP İstanbul Milletvekili Berberoğlu’nun, 25 yıl hapis ile cezalandırılarak tutuklanması sonrasında CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun, haklı ve doğru olarak, Ankara’dan başlattığı adalet için yürüyüş, toplumun, haksızlıklar karşısındaki duyarlılığını uyarıyor.
Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda CHP’nin yaptığı büyük yanlış bir tarafa, önemli olan adalet için yürüyüşün içinin doldurularak ve toplumsallaştırılarak sonuç alınıncaya kadar sürdürülmesinin sağlanmasıdır. Bu yapılırsa ülke siyaseti belki yeni bir düzleme taşınabilir. Unutulmamalıdır ki, dokunulmazlıkların kaldırılması sonucu Meclis, HDP eş genel başkanları başta olmak üzere 12 milletvekilini ve onlarla birlikte etkinliğinden de çok şey yitirdi.
Meclis, Meclis olmaktan çoktan çıktı!
MİT’e dönelim. Meclis’in Meclis olmaktan çıkmasına yalnız dokunulmazlıkların kaldırılması değil, Meclis’in MİT Müsteşarı’na dokunamaması da neden oldu. Bu ülkenin yaşadığı en ağır darbe girişimi olan 15 Temmuz’u (2016) araştırmak üzere kurulan Meclis Araştırma Komisyonu, kalkışma konusunda, MİT Müsteşarı’ndan ne sözlü ne de yazılı bilgi alabildi; MİT Müsteşarı, Araştırma Komisyonu’nu, dolayısıyla Meclis’i resmen hiçe sayan bir tutum sergiledi; sergileyebildi!
Siyaset, en azından MİT kilidini açmayı başarmalıdır. Bu bile yapılmazsa, ekonomi büyürken siyaset daha da küçülür.
…***
Cevher İlhan, 19 Haziran tarihli Yeniasya gazetesinde, “Hani “evet çıkarsa terör bitecek”ti?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Referandum öncesinde AKP iktidarının en başta gelen söylemlerinden biri “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” perdesinde dayatılan “başkanlık”la “terörün sona ereceği” propagandasıydı. Oysa mühürsüz pusula ve zarflarla muallel oylamada kılpayı “evet” çıktığının açıklanmasından bu yana terör tekrar tırmanıp kayıp sayısı 60’ı aştı.Vakıa şu ki, öncelikle “çözüm süreci”nde en üst düzeyde ikrar edildiği üzere güvenlik güçlerinden gelen yüzlerce “operasyon izni talebi”ne karşı terör örgütüne “İlişilmemesi!” tâlimatıyla palazlanan PKK’nın kırsaldan şehre inip “şehir yapılanması”na göz yumulmasının hesâbı sorulmadı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Keza resmî raporlarla ve iktidar milletvekillerinin ikrarıyla, 200 bin ton patlayıcı, 80 bin uzun namlulu silâh ve roketatarın, tonlarca mühimmat-bombanın depolanıp şehirlerin cephânelik haline getirilmesinin, hendek ve barikatlarla bölgede birçok mahallin âdeta teslim alınıp “Kobanileştirilmesi”ne seyirci kalınmasının nedeni araştırılmadı.
Yine bütün uyarılara rağmen, delik deşik hale gelen sınırlardan kontrolsüz olarak binlerce IŞİD ve benzeri terör örgütü militanlarıyla, 100 ton patlayıcı ve 100’den fazla profesyonel canlı bombanın ülkeye sızmasının engellenemeyişi soruşturulmadı.
Bu arada başta Ankara ve İstanbul olmak üzere büyük şehirlerde patlatılan terör saldırılarında iki yılda iki bin sivilin katledildiği, sekiz bininin yaralandığı süreçte terör saldırılarının iç ve dış kaynağının ciddi olarak araştırılması bizzat iktidar cenahınca istenmedi.
Dahası, canlı bombalarla, bombalı araç saldırılarıyla her defasında onlarca ve hatta yüzlerce can alan dehşetli terör saldırılarına karşı muhalefetin, katliam gibi terör olaylarıyla açığa çıkan derin güvenlik ve istihbarat zaafının ortaya çıkarılması için Meclis’e verdiği “terör olaylarının nedenlerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılması ve Meclis komisyonu kurulması”na ilişkin bütün önergeler iktidar grubunca reddedildi.
Dönemin İçişleri Bakanı, milletvekillerinin terör eylemlerinin araştırılmasıyla ilgili sorularına cevap vermeden “terörle mücadelede başarılıyız” diyerek Genel Kurul’u terk etti.
Düşülen vartada iktidar “terörle mücadele”yi hep “öldürdüğü terörist sayısı”yla açıkladı. İçişleri Bakanı, son 9 ayda 1068 teröristin etkisiz hale getirildiğini söylüyor. Millî Savunma Bakanı, “Yaklaşık iki yıllık zaman içerisinde etkisiz hale getirilen terörist sayısı 10 bin 657. Bu önemli bir başarıdır” diye konuşup terörle mücadelede başarıyı öldürülen terörist sayısıyla ifade ediyor. Cumhurbaşkanı, “İşte son günlerde elhamdülillah 1’e 10 gidiyor. Bedelini bu kadar ağır ödetiyoruz, ödetmeye de devam edeceğiz” cümlesiyle terörle mücadeleyi daha çok terörist öldürmekle açıklıyor.
Terörün kaynağı kurutulmadıkça, dağa çıkışlar, terör örgütüne katılımlar engellenmedikçe, yüzlerce canlı bombanın sızdığı kevgire dönen sınırlar kontrol altına alınmadıkça, sadece terörist öldürmekle, terörün bitmeyeceği gerçeği göz ardı ediliyor.
…***
Abdulkadir Selvi, 19 Haziran tarihli hürriyet gazetesinde, “Darbe tartışmasında nereye geldik”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“MİT’in TSK’da istihbarat yapması konusu 15 Temmuz’la yeniden gündeme geldi. Yoksa 27 Mayıs’tan bu yana tartışılan bir konu. “MİT, 15 Temmuz darbe girişimini neden haber alamadı” sorusuna cevap ararken,MY 114-C yönergesi’ne ulaştım. Bu yönergeye göre MİT’in TSK içinde istihbarat yapma yetkisinin olmadığını anlattım. Bu talimata ilişkin verdiğim bilgi doğru ama eksik. TSK-İstihbarat ilişkisini düzenleyen 30 Mart 1990, 28 Kasım 2001 ve 28 Kasım 2011 olmak üzere üç yönerge var.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bunların ilk ikisi, sakıncalı personelin kıta içinde birlik komutanlarınca, kıta dışında ise MİT ve garnizon komutanlıklarınca izlenmesini öngörüyor. Eski Genelkurmay Başkanı Necdet Özel imzalı üçüncü yönergede ise, terör örgütleri boyutu eklenmiş. Peki şimdiye kadar birlik komutanları, TSK içindeki darbe faaliyetlerini izleyip bildirmişler mi? Tek bir örneği yok. O nedenle tartışmayı doğru bir zeminde yürütmek ve bir odak sapmasına izin vermemek gerekiyor. Ayrıca Nagehan Alçı dahil kimse, “Bu yönerge MİT’e TSK içinde istihbarat yapma yetkisi veriyor” demedi. Sadece, “Zaten MİT’in TSK içinde istihbarat yapma yetkisi hiç olmadı ki” denildi. Böylece TSK içinde istihbarat yapan bir mekanizma olmadığı ortaya çıkmış oldu. Benim anlatmak istediğim de buydu. Bir tuğlayı çektim duvar yıkıldı, çıplak gerçek ortaya çıktı.
Geçmişi darbeler tarihi olan ülkemizde “MİT, darbeleri hükümetlere neden haber vermiyor” sorusu hep önemli bir tartışma konusu oldu. MİT Müsteşarı Fuat Doğu, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a giderek 1 gün önceden darbe yapılacağının bilgisini vermiş, ama Başbakan Demirel’e haber vermemişti. “Neden haber vermedin?” diye sorulduğunda ise, “Ben şahsen Demirel’e bunu söylemedim” diyecekti. Çünkü başında korgeneral rütbesinde bir asker olan MİT, darbelerin bir parçasıydı. 12 Eylül’ün, “Bayrak Harekât Planı” ise MİT’e ait uçakla askeri birliklere ulaştırılmıştı.Bugün darbecilerin yanında değil, karşısında olan bir MİT’in olması gerçeği değiştirmiyor. Darbe mağduru bir ülke olarak TSK içindeki darbe faaliyetlerini izleyebilecek bir mekanizma kurmamışız.