Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: MHP bölünüyor
Birgün:
CHP'li Biçer: Zehirlenmelerin üstü kapatılmak isteniyor
Cumhuriyet:
Kılıçdaroğlu Saray’a rest çekti: İspat edersem istifa edecek misin?
Sözcü:
40 ilin valisi değişti
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Çiğdem Toker, 20 Haziran tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Manisa’da tahlil sonuçları açıklanmalı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Manisa’da 26 günde:Bir değil, iki değil, üç değil, tam dört kez toplu asker zehirlenmesi olayı yaşandı.“Rota Yemekçilik’i kimler, neden koruyor?” başlıklı yazıyı cumartesi günü öğleden sonra yazarken, “bir değil, iki değil” diye başlayarak üçüncü kezden söz etmiştim. 2013’te 100 bin TL sermayeyle kurulan şirketin, bir yıl içinde 2 milyon TL sermayeye ulaştığını, iki ay önce de sermayesini 7 milyon TL’ye çıkardığını aktardım. Manisa Milletvekili Tur Yıldız Biçer’in o saate kadar Milli Savunma Bakanlığı’ndan ses çıkmayışını, sözleşmenin feshedilmemesini sorguladığını anımsattım.O gece, yani yazı henüz yayımlanmadan dördüncü toplu asker zehirlenme olayı yaşandı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bu olayın gecesinde Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, şirket ile sözleşmenin feshedildiğini açıkladı.
Bu “zehirli” tablo, vatani görevini yapmak üzere devlete emanet edilen askerlerin sağlığı bakımından çok fazla sayıda ve kritik sorular üreten bir tablodur.
Yöneltilmesi zorunlu ilk soru şudur: İlk zehirlenme olayının yaşandığı 23 Mayıs’ta, konuya ciddi biçimde eğilinse, etkin soruşturma açılsa, önlemler alınsa yemek tedarik yöntemlerinde değişikliğe gidilse, diğer zehirlenme olayları yaşanır mıydı?
Resmi açıklamalarda gözden kaçırılmaması gereken tutarsızlık, diğer soruları doğuruyor. Milli Savunma Bakanı Işık, şirketle sözleşmeyi feshettiğini belirtirken kesin sebeplerin hâlâ belli olmadığını da belirtti.Peki kesin sebep belli değilse, o zaman şirketle sözleşme neden feshedildi? Arkasında başka bir neden mi vardı? Şirket ile bağlantılı bir başka önemli soru da şirketin Manisa’daki birlikler dışındaki kamu kurumlarındaki ticari faaliyetini sürdürüp sürdürmeyeceğidir.Eğer Rota Yemekçilik’in sözleşmesi Manisa’da kalite kriterlerini taşımamasından dolayı feshedildiyse, binlerce kişinin yemek yediği diğer kurumlardaki faaliyetlerin denetimi sağlanmakta mı?Bakan Işık’ın “Son günlerde bölgede depremler var, acaba yeraltı sularından buraya karışma mı var, buna bakacağız, altyapımızda sorun var mı hemen değerlendireceğiz” cümlesi ilk uyandırdığı izlenimden daha çarpıcı bir gerçeği yansıtıyor olabilir.Zira Manisa’da zehirlenme vakalarının yaşandığı birliklerde kuyulardan çekilen suların kullanıldığı, yapılan ilk analizlerde koli basiline rastlandığı da yaptığım görüşmelerde iddia edildi. Askeri laboratuvarda yapılan bu analiz sonucunun karartıldığı da aynı iddianın bir devamı.Bakan Işık’ın “yeraltı sularından karışma olup olmadığına bakılacağı” ifadesi, bu gerçeğin bir yansıması olabilir mi? Böylesi bir iddia yemek şirketinin; yemek yapımında kuyu suyunu mu kullandığı sorusunu da beraberinde getiriyor. Bakan Işık’ın bayram öncesinde askerlerin terhis olacağını, kışlaya beş hafta süreyle asker alınmayacağını, bütün altyapının gözden geçirileceğini belirtmesi, yemek yapımında kullanılan su kaynaklarıyla ilgili olabilir.Sonuçlar neden açıklanmıyor?Gıda uzmanları, gıda zehirlenmelerinin kısa süre içinde saptanabildiğini söylerlerken Manisa’daki tahlil sonuçlarının hâlâ açıklanmamış olması, güven vermekten uzaktır.Hele ki KKTC’de de ortaya çıkan gıda zehirlenmesinin Manisa’dan oraya giden askerler nedeniyle başladığı iddiası karşısında, yapılan bütün analiz sonuçlarının açıklanması gereği ortadadır.
…***
Esfender korkmaz, 20 Haziran tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Ne ekersen onu biçersin”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“2012 yılı siyasette ve ekonomide negatife dönüş yılı olmuştur. Bu dönüş, Dünya Bankası ''Türkiye'ye genel bakış'' raporunda özetle şöyle anlatılıyor...''2012 yılından bu yana yaşanan gelişmeler, Türkiye'nin 2012 yılına kadar olan ekonomik performansının sürdürülmesi ile ilgili endişelere yol açmıştır. Avrupa'daki yavaş büyüme, kötüleşen jeopolitik ortam ekonomiyi olumsuz etkilemiştir. 2015-2016 döneminde ülkeye giren 3 milyon Suriyeli sığınmacıların yaşadıkları kent merkezlerinde yeni sosyal, ekonomik ve siyasi talepler doğmuştur. Türkiye'nin yapısal kırılganlıkları çözmesi özel yatırımların yeniden canlandırılması, Avrupa ile olan yakınlaşma için önlem alması gerekir.''Dünya Bankası'nın daha çok dış faktörlere bağlı değerlendirmesine, siyasi iktidarın ekonomi alanındaki yanlışlarını da katmak gerekir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Dalgalı kur politikası sürdürülemez bir finansal yapı oluşturdu. Her şeyden önce, 2001 krizi sonrası uygulanmakta olan dalgalı kur politikası, hızlı finansal dönüşüm ve liberalizasyon, sıcak para girişini artırmış ve üretim ithal ara malı ve hammaddeye bağlı başka bir ifade ile üretim dışa bağımlı bir yapı kazanmıştır. Doğal olarak da cari açık oluşmuştur.2012 sonrasında bu defa döviz kurları aşırı değer kazanmış, maliyet ve fiyat artışına neden olmuştur. Kur artışı özel sektörün dış borç yükünün artmasına neden olmuş ve dış borçların çevrilmesini zora sokmuştur.Türkiye'de vadeli döviz piyasası gelişmediği için, piyasada eksik rekabet olduğu için ve dolarizasyon olduğu için başka türlü bir sonuç bekleyemezsiniz. Hangi ekonomide olursa olsun bu tablonun sürdürülmesi mümkün olmazdı. Popülizm nedeniyle kaynaklar etkin kullanılmadı. Popülizm siyasilerin iktidar olabilmek için verdiği tavizler ve siyasi iktidarların da seçim ve referandum aşamalarında oy toplamak için başvurdukları bir nevi topluma verilen rüşvetlerdir. 2017 yılının 17-20 Ocak tarihleri arasında, İsviçre'nin Davos kentinde yapılan Dünya Ekonomik Forumu (WEF) öncesinde, 750 dolayında uzmanın katılımı ile bir Küresel Risk Raporu yayınlanmıştı. Bu raporda dünyayı bekleyen en büyük riskin popülizm olduğu vurgulanıyordu. Aslında, popülizm öteden beri vardı... Ancak son yıllardaki kadar açık ve millî değerleri istismar şeklinde değildi. Siyasi amaçlı popülizm, kaynak dağılımında etkinliği gözetmeden devlet imkanlarını (kadro ve bütçe) geçici veya sürekli kullanmaktır.Bu anlamda kamu kaynaklarını popülizm için dağıtan siyasi iktidarlar sonraki seçimler için daha fazla taviz vermek ve daha fazla kamu kaynağı dağıtmak zorundadır. Bir ''Popülizm çıkmazı'' veya ''Popülizm kısır döngüsü'' içine girmiş olacaklardır. Bu yanlışın ne kadar sürdürülebileceği toplumun eğitim ve kültür seviyesine, siyasi bilinç düzeyine bağlıdır.Bugüne kadar gelen hükümetler, popülizm için harcadıkları kaynakları, kamu üretken yatırımları için harcamış olsalardı, hem işsizlik azalacak hem de büyüme devam edecekti. Devletin eli-kolu bağlandı. Piyasa ekonomisi ve liberal politikalar devleti dışlamak anlamında değildir. Çünkü piyasa ekonomisi tam rekabet şartlarını yerine getirmekte yetersiz kalıyor. Devletin piyasadaki oligopol yapıları ve kartelleri kaldırıp, rekabetin önünü açması gerekir. Enerji, ulaştırma ve haberleşme sektörleri tek başına özel sektöre bırakıldığında ölçek ekonomilerinden dolayı tekelleşme ortaya çıkıyor. Bu yatırımların ya devlet tarafından yapılması gerekir veya devlet kontrolünde yapılması gerekir. Yap-işlet-devret modeli bu gerekçe ile uygulama alanı bulmuştur. Ancak bizde yap-işlet-devret modeline bir de bütçeden kaynak aktarmak eklenmiştir. Hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı konusunda olumsuz bir imaj oluştu. Özel yatırımların yapılmıyor olmasının temel nedenlerinden birisi bu sorundur.Sonuç: Bir kısmını saydığımız bu yanlış politikalardan sonra ekonomide başka ne bekleyebilirdik?
…***
Yılmaz Özdil, 20 Haziran tarihli Sözcü gazetesinde, “Askerlerimizi kim zehirliyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Fırınlarda fareler cirit atıyor.Pastaneler hamamböceği dolu.Tuvalette dondurma yapıyorlar.Baklavaya antep fıstığı yerine ezilmiş bezelye koyuyorlar.Kırmızı biberde kiremit tozu var.Zeytini koyu siyah olsun diye ayakkabı boyasıyla yıkıyorlar.Bayat tavuk beyaz görünsün diye klora batırılıyor.Lahmacunda yağ külü var.Kemik öğütüp salam yapıyorlar.Sosis horoz ibiğinden.Dönerde bağırsak var. Tavuk dönerinde deri var. Kendisi zaten mikrop yuvası olan birbirinden cahil işçiler, kontrolsüz yemek fabrikalarının mutfağında yatıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Geçenlerde Türkiye Ziraatçılar Derneği ifşa etti, yoğurda domuz kemiğinden yapılan jelatin katılıyor, yüzde yüz dana eti diye satılan sucuklarda at ve eşek eti bulundu, sucuk‐salam imalatında kullanılan sarımsak kireç suyunda soyuluyor, tereyağına patates karıştırılıyor, tulum peynirine nişasta koyuyorlar, sakatatı boyayıp hazır kıymaya katıyorlar, çikolatalarda şekerlemelerde hayvan yemi var, kuru üzüm daha dayanıklı olsun diye kurutulmadan mazota bulanıyor, zeytin çabuk kararsın diye zeytin havuzlarına paslı demir atılıyor, kaçak sigaralarda tütüne talaş ilave ediliyor.Kakaolu fındık kremasında kakao yerine keçiboynuzu var.Beyaz peynire parlaklık versin diye kireç katılıyor.Peynir dedim aklıma geldi, elalemin ülkesinde köpek mamasını bile ambalajda satıyorlar, bizim kahvaltıda çocuğumuza yedirdiğimiz peyniri pazar tezgahında parmaklamayan kalmıyor.Kepekli‐çavdar denilen ekmeklere kakaoyla renk veriliyor. Hal böyleyken…
Askerler yemekten zehirlendi, Türkiye ayağa kalktı, sabotaj mı var, komplo mu, televizyonlarda endişeli tavırlarla tartışılıyor, acaba dış güçler mi yapıyor, nasıl olur da askerler zehirlenir filan.
Gıda sektöründe “merdivenaltı” tabir edilen, denetlenemeyen firma sayısı 350 binden fazla bu ülkede, 350 binden fazla… Sahteci gıdada her yıl 12 milyar dolar dönüyor.