Haziran 24, 2017 15:10 Europe/Istanbul

Aydınlık: CHP'nin 'Adalet Yürüyüşü' 10. gününde. 

Birgün:

'Uzman' şartını kaldırdılar cinayetin yolunu açtılar!

Cumhuriyet:

Çanakkale'de 5 kilometrelik feribot kuyruğu

Yeniasya:

Çin'de büyük musibet: Bir köy toprak altında kaldı!

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Işık Kansu, 24 Haziran tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “İki yanlış”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Başımızdaki AKP’li durmadan konuşup hepimize akıl veriyor: Yok efendim, herkes yargı kararlarına saygılı olmalıymış. Sanki, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin üniversitede türban yasağını onayan kararı üzerine “Türban konusunda mahkemenin söz söyleme hakkı yoktur. Söz söyleme hakkı din ulemasınındır” diyen, o değil.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

….***

MİT TIR’ları haberi ile ilgili soruşturmanın hukuksal boyutu epeydir tartışılıyor. 
Konuya gazeteci-haber kaynağı açısından bakarsak da, görünen şudur: 
Haberi yapan Can Dündar, davası sürerken habere ilişkin belgeleri ve bilgileri “bir solcu milletvekili”nden aldığını belirtmiştir. 
Haberciliğin ilkesel anayasası, haber kaynağını açıklamamanın mesleğin ilk ve vazgeçilmez kuralı olduğunu belirler. Haber kaynağını saklamak, gazeteci için vazgeçilmez mesleksel onurudur, namusudur. 
Burada çok açık bir mesleki yanlış vardır. 
Habere ilişkin bilgi ve belgeleri verdiği Can Dündar tarafından açıklanan -konuyla ilgili tutuklu bulunan Enis Berberoğlu haber kaynağının kendisi olduğunu kabul etmiyor- “bir solcu milletvekili” de, elindeki bilgi ve belgelere dayanarak MİT TIR’ları ile ilgili olarak iktidarı eleştirmek amacıyla Meclis kürsüsünü kullanmak yerine, haberi sızdırmayı yeğlemiştir. 
“Bir solcu milletvekili” böylece, siyasi sorumluluktan kaçarak, anayasa gereği kendisine verilen denetleme görevi ve ödevini yerine getirmemiştir. 
Burada da çok açık bir siyasi yanlış vardır. 
Ancak, bu iki yanlış bir doğruyu, yani Türkiye’de adaletsizliğin giderek yaygınlaştığı doğrusunu götürmez.

Sanki, kapı gibi Danıştay kararlarına karşı yandaşlara peşkeş çekilen özelleştirme kararlarını uygulamayan, o değil. 
Sanki, partisini “laikliğe karşı fiillerin odak noktası haline dönüştüğünü” belirleyen Anayasa Mahkemesi’ni, yetmez ama evetçilerin babalar gibi desteği ile iktidarın oyuncağı haline getiren, o değil. 
Saray’ın gölgesinde sınırlı sorumlu Başbakan, Yunanistan’a gitmiş, Çipras’tan 15 Temmuz darbesine katılan kaçak askerleri istemiş. 
Yunanistan’ın işgal ettiği Ege’deki 18 adacığı istemeyi ise unutmuş. 
Ne yapsın, sınırı bir yere kadar...

CHP’li Kazım Arslan, Meclis’te açıkladı: 
“30 Mart 2014 yerel seçimlerinde ben Denizli Büyükşehir Belediye başkanı adayıydım. Bu seçimlerde öyle yolsuzluklar yapıldı ki -tutanaklar elimde-alınan tutanaklarda, benim aldığım oyları benim rakibimin üzerine, HDP’nin üzerine yazdılar. 
FETÖ yapılanması birçok olayla ortaya çıkmıştır. YSK’nin 3 üyesi tutuklanmıştır. İl seçim kurulu başkanı 11 hâkim tutuklanmıştır. İl seçim kurulundan 59 hâkim tutuklanmıştır. İlçe seçim kurulu başkanı olan 210 hâkim tutuklanmıştır.” 
AKP’ye kimin seçim kazandırdığı ortada. 
O yüzden “FETÖ’nün siyasi ayağı yok mu?” sorusu hep yanıtsız kalıyor.

…***

Cevher İlhan, 24 Haziran tarihli Yeniasya gazetesinde, “Türkiye’nin adâlet sorunu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Furyada o denli bir baskı oluşturuyor ki, tutuklama gerektirmeyen dosyalarda “FETÖ’cü şüphesi”ne maruz kalmak, suçlanmak” endişesiyle hâkim ve savcılar tutuklama kararlarıyla suçsuz cezâyla adâletin esası tahrip edildiği; OHAL’ın ilk KHK’larıyla gün geçtikçe artan on binlerce gözaltı ve tutuklamalarla, kamudan sürecin “tasfiye ve tâkibat süreci”ne dönüştüğüne dair endişeleri açıklanıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

OHAL döneminde hak ihlâllerinin patladığı en vahimi yüz binlerce vatandaşın haksızlıklara ve hukuksuzluklara mâruz kaldığı süreçte yargının devre dışı kalması, hukuk yoluyla hak arama imkânının kalmaması Türkiye’nin adâlet sorununu gündeme getiriyor.

İktidara yakın mahfiller bile, iddianâmesi yazılmayan, uzun tutukluluklarla peşin cezâlandırmalarla, “herkesin suçluluğu ispat edilinceye suçsuz olduğu” ve “suçun şahsiliği” esaslarının OHAL’e kurban edilmesinin, garip bir şekilde “suçsuzluğu ispat kuralı”na ve “irtibat ve iltisak”la suçlanmasıyla hukukun temel kurallarının çiğnenip daha baştan muallel hale getirdiğinden ve herkesin aynı çuvala doldurulmasıyla gerçek darbecilerin yargılanmaktan kurtulduğundan yakınıyorlar.

Bu bakımdan Star yazarı Ahmet Taşgetiren’in “Herhangi bir örgütün “terör örgütü” olarak tanımlanması için yargı kararı gerekir. Şu ana kadar FETÖ ile ilgili Yargıtay tarafından onaylanmış bir yargı kararı yok. Yargıtay’da bekleyen dosyalar var; onlar görüşülse, terör örgütü hükmü onaylansa alt yargı organları da ona göre karar verir. 2008 yılında Dâvâ Daireleri Genel Kurulunda 72 hâkimin onayıyla verilmiş bir karar var, o da Gülen hareketinin bir terör örgütü olmadığı yönünde” tesbitiyle süreçte hukuka riâyette dikkat edilmesi gerektiği çağrısı çarpıcı.

Mahkemelerde “FETÖ’cü” diye yargılanıp infaz edilmiş bir kişi için tahliye ya da beraat kararının çıkması halinde bütün okların derhal mahkeme başkanına, savcıya, heyete yöneldiğini nazara verip, “Bakıyoruz mahkeme başkanı görevden alınıyor. Bu tarz uygulamalar, HSK’yı tartışılır hale getiriyor. Mahkeme heyetlerinde yargısız infaza maruz kalma tedirginliği oluşturuyor” ifâdesiyle adâletin zedelendiğine, uzun tutuklulukların fiilî cezâ haline getirilmesinin, “geciken adâlet” olgusunu ve adâletten beklentileri zaafa uğratmasıyla “derin adâlet sorunu”na dikkat çekmesi kayda değer.

Bilindiği gibi, “Türkiye’de cemaatin kurumlarının önünden geçti’ diye insanlar tutuklanacak hale geldi” diyen Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi eski Genel Müdürü Hanefi Avcı, birçok bürokratı tutuklananların “ilgisiz” olduğunu bildikleri halde korkudan sahip çıkmadıklarını, meselenin hukuk zemininden çıkıp “tamamen hissî, duygusal ve düşmanlığa dönüştüğü” ikazını yapmıştı.

…***

Melih Altınok, 24 Haziran tarihli Hürriyet gazetesinde, “Kemal Bey’in oyu artıyor!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Öksüz'ün ilk ifadesini alan polis memurlarından Serdar Koçak'ın iddianamede yer alan ifadesine göre, herkes FETÖ'nün Hava Kuvvetleri imamının yakalandığından haberdar. Ankara emniyetinin amirlerinden müdürlerine kadar...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Fetullahçıların ordu ve polis teşkilatıyla birlikte en yoğun olarak sızdıkları yerlerden biri de yargı.
İhraç Allah ihraç, hâlâ da temizlenemiyorlar. Çünkü tüm hayatlarını takiyye üzerine kuran bu ajanlar başka başka kimliklere bürünerek gizleniyor.
Tıpkı 80'lerin başında girdikleri orduda yıllarca kendilerini Atatürkçü ya da solcu olarak tanıtıp 15 Temmuz gecesi karşımıza şakirt olarak çıkan asker üniformalı o alçaklar gibi...
Kuşkusuz ordu ve yargıdaki alçaklardan söz açınca akla gelen en ünlü isim darbeyi yönettiği Akıncı Üssü'nde yakalanan FETÖ'nün hava kuvvetleri imamı Adil Öksüz... Ve onu bırakan "hukuk adamları..." Dün bu skandalın iddianamesi tamamlandı. İddialar yenilir yutulur cinsten olmasa da, Öksüz'ün serbest bırakılmasına dair karanlık noktaları aydınlatacak cinsten.

***

İddianameden aynen aktarıyorum:
"Polis memuru Koçak bahçedeki herkes tarafından duyulabilecek şekilde Öksüz'e, 'İmamsın oğlum, bundan sonra sen bizdesin, seninle daha sonra özel ilgileneceğim' dediği, diğer şüphelilere de Öksüz'ü kastederek, 'Bu sizin imamınız, size emirleri bu getiriyor, koskoca albay olmuşsunuz şu adamdan emir alıyorsunuz, görün işte halini, gördüğünüz kişi sizin üstlerinize akıl hocalığı yapan kişi budur işte, sizin üstlerinize bu akıl veriyor, görüyor musunuz imamınızı? Gelsin kurtarsın kurtabiliyorsa sizin Fetullahınız, bu gördüğünüz kişi sizin üstlerinize emir ve akıl veren imamıdır, hava kuvvetleri imamıdır." Yani Öksüz'ün FETÖ imamı olduğu başsavcılığagetirilmeden öğrenilmiş.
Ne var ki bildiğiniz üzere tüm bu istihbarat, FETÖ'cü olduğunu itiraf eden Hâkim Çetin Sönmez'in Adil Öksüz'ü salıvermesine engel olamadı...