Mart 12, 2016 11:02 Europe/Istanbul

Orhan Dede, Yeni Mesaj gazetesinde, “AKP’yi deneye deneye sonunda denek olduk!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“2002 yılından beri iş başına getirmekten milletimizin ısrarla bıkmadığı AKP hükümeti, kendini seçen millete teşekkür kabilinden bir icraata daha imza attı.Merak ettiniz değil mi?Hemen merakınızı giderelim.AKP’nin Sağlık Bakanlığı’nın uygulaması çerçevesinde şu ana kadar üniversite hastanelerinde uygulanan ilaç araştırmaları bundan böyle kamu hastanelerinde de yapılacak.‘Ne var bunda’ diye sorduysanız az sabredin”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bu konuda ilk adım İstanbul Halkalı Mehmet Akif Ersoy Kalp Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde atılmış.
Bu hastane ilaç deneyleri için 300 ile 1000 TL arasında ücretle ve sigortalı gönüllü denekler arıyor.
Denek olmak için ilk şart sağlıklı olmak.
Oysa 14 yıldır böyle bir iktidarın insafında yaşamış bir millete en zor bulunabilecek şey sağlıklı vatandaş.
Hasta olanlardan zaten ümidi kesen hükümet demek ki şimdi de sağlıklı vatandaşların peşine düştü.
Aranan denekler 18-55 yaş arasında olmaları gerekiyor. Yetkililerin açıklamalarına göre hâlihazırda Türkiye’de on binlerce kişi denek olarak kullanılıyor.
Yani liseyi bitirdin, üniversiteyi kazanamadın iş mi bulamıyorsun, artık mazeretin kalmadı, git yabancı ilaç şirketlerinin deneği ol.
Üniversiteyi bitirdin iş bulamıyorum diye yaygara koparmak yok, gir denek ol.
Üstelik Avrupalı ve Amerikalılar kullanmadan önce araştırma aşamasındaki ne gibi yan etkileri olduğu bilinmeyen, belki de tek dozda geberten ilaçları kullanarak kendilerini feda eden deneklerin rahatı için de her şey düşünülmüş ve hiçbir masraftan kaçınılmamış.
Mehmet Akif Ersoy Kalp Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ndeki Klinik Araştırmalar Merkezi, 12 yataktan oluşuyor ve klimadan plazma TV’ye, dinlenme odasından rahat koltuklara kadar her şey var.Alın size ‘Yeni Türkiye’ için bir icraat daha.
…***
Ali Sirmen, Cumhuriyet gazetesinde, “Dokunulmazlık”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“HDP’li Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Sırrı Süreyya Önder, Ertuğrul Kürkçü ve Selma Irmak hakkında, Cumhuriyet başsavcılığınca hazırlanan fezleke TBMM’ye ulaştı.
Görünen o ki, konu Genel Kurul’un önüne geldiğinde, AKP ve MHP’nin oylarıyla, söz konusu kişilerin dokunulmazlıkları kaldırılacaktır.Devlet Bahçeli dokunulmazlıklar konusunda, MHP’nin üstüne düşeni yapacağını söylemiş, Tayyip Bey ile Davutoğlu da dokunulmazlıkların kaldırılması yönünde oy kullanılmasını telkin eden konuşmalar yapmışlardır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Her ne kadar, “Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki siyasi parti gruplarınca yasama dokunulmazlığı ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz” diyen anayasanın 83. maddesinin son fıkrasının ruhuna aykırıysa da liderler gerekli telkinlerden vazgeçmediklerinden, dokunulmazlıkların kaldırılacağı anlaşılmaktadır.
Neyse ki, Başbakanlık canibinden gelen haberlere göre, 2 Mart 1994 günkü, Meclis’ten alınıp, yaka paça götürülme sahnelerinin tekrarlanmamasını sağlayacak önlemlerin alınması öngörülmektedir.
“Dokunulmazlıkların kaldırılmasından ne sonuç elde edilecek ki” sorusunun yanıtı açıktır: HEP milletvekillerine yapılan muameleden ne sonuç elde edildiyse o! Yani hiç!
Şöyle belleklerimizi yoklayalım: 1991’de Sosyaldemokrat Halkçı Parti Erdal İnönü’nün girişimiyle HEP ile işbirliği yaparak, Kürt siyasetinin kimi önde gelen isimlerini, Kürt sorununun milletin temsilcileri tarafından orada tartışılmasını sağlamak amacıyla parlamentoya taşımıştı.
Hemen belirteyim ki, amaçlanan sonuç sağlanamamış, parlamentodaki Kürt siyasetçiler kadar, Türk siyasetçilerin çoğunluğu da fırsatı değerlendirebilecek olgunluğu gösterememişlerdi.
Bir dizi olaydan sonra, İnönü’nün büyük cesaret ve uzak görüşlülükle başlattığı ama amacına ulaşamayan girişim, 1994 Mart’ında Kürt kökenli milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmaları, yaka paça Meclis’ten çıkarılmaları ve tutuklanmalarıyla sonuçlanmış, DGM’de yargılanan eski milletvekilleri, sonra haklarında verilen mahkûmiyet kararları bozulsa bile 10 yıl içeride yatmışlardı.
Bütün bunları Kürt sorununun çözülmesinde terörün aşılmasında olumlu bir katkı sağladığını söyleyecek tek aklı başında kimse olacağını sanmam.
2 Mart 1944 günü dokunulmazlığı kaldırılıp Meclis’ten yaka paça götürülenler arasında 2007 yılında kalp krizinden ölen Orhan Doğan da vardı.
Orhan Doğan’ı tanıyanlar, sanırım onun hapiste geçen yıllarının siyaset meydanında geçmesinin herkes için çok daha yararlı olacağında hemfikirdirler. Eğer barışçıl çözüm istiyorsak, bunu konuşabilecek olan kimseleri desteklemek, onlara fırsat tanınmasının yolunu açmak zorundayız.
PKK’yi müzakereye zorlamanın yolu da onlardan geçiyor. Kamuoyunun sağduyulu kesimini müzakere yönünde baskı oluşturan bir güç haline getirmek de, müzakereden yana olanları güçlendirmekle mümkün.
Onun için derim ki, gittikçe zayıflamakta olan potansiyel, siyasi çözümcülere, kimi kusurları olsa da destek olalım köstek değil.
Ayrıca bütün demokrasilerin demirbaşlarından biri olan ve muhalefeti hükümranın tasallutundan korumak için getirilmiş ilk güvencelerden biri olan, milletvekili dokunulmazlığını karşılıklı bir meydan okuma aracı haline sokmaktan kaçınıp titizlikle korumak zorundayız.
Sözüm, kürsü haricinde tüm dokunulmazlıkların kaldırılmasına “hodri meydan” diyen CHP’lileredir.
Sanıyorlarsa ki, iktidar hakkındaki yolsuzluk dosyaları dolayısıyla, yargıya gitmekten korkacak, yanılmaktadırlar. Onların korkuları yok. Bağımsız olmayan yargıdan adalet sadır olmayacağına göre, yargıyı denetleyen güç açısından korkacak bir durum yoktur.
“Kürsü dışında tüm dokunulmazlıkları kaldıralım” resti, ancak yargının bağımsız olduğu diyarlarda anlamlıdır, Türkiye’de değil!
…***
Ahmet Gürsoy, Yeniçağ gazetesinde, “Özgür irade yok; anayasa yapılamaz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Zihinleri kuşatan ve insanları çepeçevre saran, dolayısı ile olaylar karşısında çözümsüz bırakan genel zihniyetin adı nedir biliyor musunuz?Söyleyeyim: Belirlenimcilik ve özgür irade sorunu!Toplum olarak derin bir zihniyet inkılabına ihtiyacımız olduğunu söyleyenler vardır. Ancak temel sorun nedir derseniz işte bunu derim.Belirlenimcilik ve özgür irade sorunu derim...Konuyu açalım.Bu ülkede günlerdir biz neyi tartışıyoruz?Anayasa Mahkemesi'nin kararını.Hatırlayın lütfen. Anayasa Mahkemesi kararının ilk duyulduğu dakikaları hatırlayın ve söyleyin. Daha Sayın Cumhurbaşkanı açıklama yapmadan evvel içlerinde anayasa profesörü olan köşk danışmanı da dâhil herkes ne demişti?"Anayasa Mahkemesi'nin kararları yerindedir."”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Hükümet bağıntılı gazeteler olayları nasıl vermeye başlamıştı?
Olumlu!Peki, Sayın Cumhurbaşkanı "Ben kararı tanımıyorum. Saygı da duymuyorum" deyince ne oldu?Tüm yandaşların fikri bir anda yok oldu ve herkes Cumhurbaşkanının kararının doğru olduğunu savunmaya başladı...Yani?Özgür irade yok olurken yerine belirlenimcilik geldi.Şimdi söyleyin lütfen: Bu ülkede gerçekten vesayet bitti mi? Aklın üstünde başka bir akıl bulunması mümkün değil mi?
Hayır. Kesinlikle bitmedi, tam tersine arttı.Peki, belirlenimcilik varsa, özgür irade nasıl gelecek?Gelmeyecek!..Nitekim özgür irade gelmiyor.Tek kişinin mutlak iradesi, aklın üstünde bir akıl olarak tüm camianın tepesinde duruyor ve bizim gibi halen daha az da olsa özgür olmak isteyenler düşman ilan ediliyor...Soruyorum: Şu anda yürürlükte bulunan kanunların tanıdığı özgürlük ve özgür irade, bu ortamda olması gerektiği gibi kullanılabiliyor mu?Kesinlikle kullanılamıyor...
Affedersiniz...Öyle ise, yeni anayasa, yeni rejim ve yeni siyasal sistem gelince zihinlerin üstünde durup onları kontrol eden zihniyet nasıl ortadan kalkacak? Çok daha önemlisi özgür iradesi olmayanlar, özgür devlet, özgür toplum, özgür birey ve özgürlüklerle dolu bir düzeni nasıl kuracak? Zihinleri köleleştirilmiş insanların hangi iradesi bizi bahara kavuşturabilir?Hatırlayın...Daha düne kadar PKK'ya övgüler düzenler bugün sövüyor...Düne kadar Bülent Arınç "abimiz, büyüğümüzdü" bugün kötülüğün kaynağı...Düne kadar açılım şarttı, terörist başı kurtarıcı idi, bugün nefretlik...Düne kadar HDP canciğer kuzu sarmasıydı. Bugün, başkalarını HDP'li  olmakla suçlama furyası üzerinden politik alan kazanma modası geçerli.Bir bize bak...Bir bizim geçmişimizi incele; bir de rüzgârın önünde yaprak gibi savrulan, kökü ve temeli tutmayan, belirlenmiş akla göre kendine yön arayanları incele...
Birinde istikrar ve düzen, öbüründe gelgitler ve tezat...