Temmuz 08, 2017 09:02 Europe/Istanbul

Birgün: Bahçeli’den adalet yürüyüşü talimatı

Evrensel:

Kılıçdaroğlu: Bu yürüyüş son değil, bir başlangıç

Cumhuriyet:

Erdoğan, ‘Bana diktatörlüğün tarifini yap’ dedi; Alman gazeteci, tutuklu gazetecileri hatırlattı

Milli gazete:

Selahattin Demirtaş kelepçeyi reddetti, adliyeye getirilmedi

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Faruk Çakır, 7 Temmuz tarihli Yeniasya gazetesinde, “Yargı güven vermeil”başlıklı yazısını okıuyucularla paylaşıyor.

“Hak, hukuk ve adalet ne ölçüde gündeme gelir ve taraftar bulursa haksızlıkların azalması da o kadar mümkün olur.Hakkın küçüğüne ve büyüğüne bakılmayacağı da hep hatırda tutulmalı. Adaletin tecelli ettiği bir sistem hepimizin menfaatinedir. Aksi durum, yani adaletsiz uygulamaların devam etmesi de yine hepimizin aleyhinedir.Adalet sistemine karşı ciddî bir güvensizlik olduğu her halde inkâr edilemez. Elbette bu güvensizlik sadece bu günün meselesi de değildir. Yıllardan beri devam eden bir sıkıntı, bir kriz, bir güvensizlik vardır. Ancak son yıllarda bu güvensizliğin daha da ayyuka çıktığı her halde umumî bir kanaat olarak tescil edilmiştir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Hukukun siyasetten üstün olduğuna dikkat çeken gazeteci yazar Taha Akyol, “Son anayasa değişikliğine göre bütün HSK üyelerini ‘siyasî irade’ atıyor. Böyle bir yargı ‘siyasî irade’den ‘bağımsız’ ve onun karşısında ‘tarafsız’ olabilir mi?” diye sormuş.

Tabiî ki, hukukun uzun yıllar siyasete müdahalesinden dolayı sıkıntı yaşayan bir ülkede bu defa da siyasetin hukuka, hukukçulara müdahalesini ‘etme bulma dünyası’ olarak görenler de olmuştur. Bazılarının hoşuna giden bu durum uzun dönem için Türkiye’nin menfaatine değildir. Kötü, kötüdür ve hiç kimse kötüyü emsal olarak göstermesin. “Onlar yaptı, biz de yapalım” tavrı adaleti kökünden yıkabilir.

Hâkimlerin tayin ve terfilerinde kıdem, liyakat ve ehliyetin dikkate alınmadığı şeklinde şikâyetler var ki bu da fecî bir durumdur. Her işte ve her zaman liyakat ölçü olarak alınmalı değil midir? ‘Bizden, sizden’ gibi ölçülerin hükmettiği bir sistemden adalet beklenebilir mi?

Adalet sistemindeki sıkıntılara dikkat çeken Taha Akyol, yazısında şunları da söylemiş: “İşte AİHM’in referans kaynaklarından biri olan Venedik Komisyonu, 13 Mart 2017 günlü raporunda, yargı bağımsızlığının ‘ciddî surette tehlike’ altında olacağını yazdı! Dünyaya ‘bizim yargımız da bağımsız’ dediğimizde ne ölçüde inandırıcı olur? HSK üyelikleri için benim 2010 yılından beri savunduğum model, üyelerin ‘kıdem, kariyer, liyakat’ gibi objektif kıstaslara göre belirlenmesidir. İktidar ise adalete siyasî gözle bakıyor. Bugünkü HSK üyelikleri için aday ayıklamasını da Meclis Komisyonu yani iktidar bloku yaptı. Bu ayıklamayı hangi ‘kıstaslar’a göre yapacağını bir tüzük halinde kamuoyuna açıklamaları için ‘açık çağrı’ yazmıştım. Fakat hiçbir ‘kıstas’ ortaya koymadılar. Temel kıstas ‘siyasî’ olmasaydı, kıdem, liyakat falan diye açıklamalar yapmazlar mıydı? Yargıyı ‘bizden yana’ hâle getirmek her devirde bir süre siyasî kazanç sanılır, fakat zamanla ülkede büyük tedirginliklere yol açar; ülke itibar kaybeder. Hukukçu için de onurlu yol, hukuku siyasetten üstün tutmaktır. Siyaset için doğru yol, adaletin siyasetten üstün olduğunu kabul etmek, yeni bir anayasayla bunu gerçekleştirmektir.”

Yargıya, adalet sistemine ve hukuka hepimizin güven duyması lâzım. Daha doğrusu hukuk sistemi millete, ülkede yaşayan herkese güven vermeli. Bugünkü hâlde ‘güven veriyor’ diyen kaç kişi çıkar?Güvenilir bir yargı sistemi kurmak hepimizin meselesidir. “Şeriatın kestiği parmak acımaz”ı temin edebildiğimiz ölçüde güçlü ve büyük ülke olabiliriz. Aksi hâlde bir yanlıştan başka bir yanlışa sürüklenmek ihtimâli var ki, böyle bir hâlden Allah’a sığınırız.

…***

Esfender Korkmaz, 7 Temmuz tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Zam değil düzeltme”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Kamu işçilerine, toplu iş sözleşmesi ile 2017 yılı için ilk 6 ayda yüzde 7.5, ikinci altı ayda yüzde 5 şeklinde zam yapıldığı açıklandı.2018 yılında ise yüzde 3.5+3.5 zam oranı belirlendi. Ayrıca ek ödenekler bir defaya mahsus 250 lira artırıldı. Brüt çıplak ücreti 3000 liranın altında olan işçilere ise zam oranı dışında 90 TL ek zam yapıldı.Çalışanlara zam konusunda önce bu artışın zam olup olmadığına bakmak gerekir.Şöyle bir hesap yapalım... Diyelim ki bir çalışanın ücreti 2000 liradır. Etin kilosu da 50 liradır. Bu çalışan, ücretiyle 40 kilo et alabiliyor. Meseleye reel ücret ve satın alma gücü olarak bakarsak, bir yerde ''bu çalışanın maaşı 40 kilo ettir'' diyebiliriz.Diyelim ki ertesi yıl TÜFE olarak enflasyon yüzde 10 arttı. Etin kilosu da 55 liraya çıktı. Eğer 2000 lira ücret devam ederse, şimdi artık çalışan 2000 lira ile 36.4 kilo et alabiliyor. Yani enflasyon çalışanın reel maaşını, satın alma gücünü düşürdü.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Çalışanın 55 liradan eskisi gibi 40 kilo et alması için nominal ücretinin de yüzde 10 artırılıp 2.200 liraya çıkarılması gerekir.Çalışanın reel maaşında, yani satın aldığı 40 kilo ette bir değişme olmadı. Yalnızca enflasyondan dolayı erozyona uğrayan ücreti düzeltildi. Reel ücretinde, satın alma gücünde bir artış olmadığına göre bunun adına zam değil düzeltme demek lazımdır.Yani hükümet cebinden kimseye zam yapmış değil. Ancak algı operasyonu yaratmak için, şu kadar zam yaptık deniliyor.Toplu sözleşme ile 2017 yılında enflasyona göre düzeltme yapılıyor ve fakat 2018 yılında hükümet verdiklerini geri alıyor. İlk 6 ayda yüzde 3.5 sonraki 6 ayda artı 3.5 ücret artışı, 2017 yılına göre ortalama artış yüzde 4.6 aylık artış demektir. 2017 yılında enflasyonun yüzde 10'un altına düşmesi çok olası görünmüyor. Sonradan verilen enflasyon farkı da zaten yine enflasyon tarafından budanmış oluyor.Güçlü sendikalar olmadığı için adeta devlet tek yanlı ücret belirliyor. Bir defaya mahsus artışlar yapıyor. Bunu hükümet üyeleri sanki devlet bütçesinden değil de, kendi cebinden vermiş gibi reklam ediyor. En büyük aldatmaca da bu noktada ortaya çıkıyor.Millî gelirde büyümeyi, işçi ve memur gibi çalışanlar, sermaye, toprak, müteşebbis gibi üretim faktörleri yaratıyor. Söz gelimi bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 5 büyüme sağlandı. Fert başına ortalama gelir artışı yüzde 3.8 oldu.İşçi ve memurun ücret ve maaşını, yalnız enflasyon kadar düzeltirseniz, işçi ve memura yarattıkları katma değer kadar pay vermemiş olursunuz. Madem millî gelir artıyor, bunun artmasını sağlayan çalışanlara da pay vermek gerekir. Adına refah payı deniliyor. Aslında bu da yanlış. Normalde "gelir artışından çalışanın hakkı'' demek daha doğru olur.

…***

Nuray Mert, 7 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “‘Adalet Yürüyüşü’ ve 15 Temmuz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Demokrasi, hak, hukuk sorunları bir yana, bezdik iktidar ve çevresinin, aynı kafada olmayan herkese, her harekete, her olaya karşı hoyratlığından, sövüp saymasından!

CHP’nin başlattığı Adalet Yürüyüşü’nün sonuna doğru, doz iyice arttı. Belli ki, siz “adalet” deyince başka bir şey, muhalifleriniz başka şey anlıyor, mecbur mu herkes aynı görüş ve tanımları paylaşmaya? Velev ki, iktidara karşı olan herkes aralarındaki farklılıklara rağmen, bu yürüyüşe destek veriyor ve asıl dert iktidar. Olamaz mı, dünyanın her yerinde, farklı fikirlerde olanlar, iktidara karşı itirazlarında zaman zaman ortak zeminde hareket ederler. Esas olan, iktidara itirazı olanların yasal ve demokratik yolların dışına çıkmamaları, darbeydi, kumpastı, bu tür işlere girişmemeleridir, işte o kadar. Dahası, velev ki bu tür bir yürüyüş toplumsal gerilimi artırıyor, toplumsal gerilimin artmasını engellemenin yolu, gerilimden uzak durmaktır, tırmandırmak değil.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Yeni sistemde Cumhurbaşkanı “tarafsız” olmak durumunda değil, zira, tam tersine, partili Cumhurbaşkanı sistemine geçtik. Ama, siyaseten taraf olmak, belli bir siyasi anlayışın mensubu olmak demektir, karşısındaki herkesi düşman ilan etmek, teröristlikle itham etmek değil. FETÖ’cüler, darbeciler, PKK’lılar, bu yürüyüşten hoşnutmuş, olabilir, bunun yürüyüşü düzenleyenlerin üzerine kara leke olarak yazılması nasıl bir akıldır? Bir siyasi taraf, farklı nedenler ile siyasetini destekleyen veya içten içe sevinen her kimse, onların maksadı ile tanımlanamaz, kendi yaklaşımı ile tanımlanır. Böylesi bir protestonun “ortalığı karıştırma” riski varsa, ortalığı sakin tutarsanız, protestoya, itiraza, muhalefete karşı serinkanlı davranırsanız, o risk ortadan kalkar. Gerilimle, çatışma riski ile, kamu düzeninin bozulması ile mücadelenin basiretli yolu budur.

Dahası, 15 Temmuz darbe teşebbüsünün yıldönümünü, bu tür işlere karşı ortak zeminde buluşmak fırsatına çevrilmek yerine, muhalefeti darbeciler ile suçlamak, bu çerçevede gerilim yaratmak neyin nesi, kime ne faydası olacak? 15 Temmuz girişimine karşı muhalefetin kesin tavrı ve iktidarın ortak zeminde buluşma tutumu çok umut vericiydi, neden bu zemini derinleştirmek yerine, her şey tam tersine döndü? Unutmayalım, bu ülke için en tehlikeli iş, yürüyüşcüler ile 15 Temmuz direnişçilerini karşı karşıya getirmektir.