Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: Irak güçleri Dicle’ye ulaştı
Cumhuriyet:
Kılıçdaroğlu Adalet Mitingi'nde yüzbinlere seslendi: Bu daha ilk adım!
Evrensel:
Avrupa’dan Adalet Mitingi’yle ilgili açıklama
Sözcü:
Artık Türkiye eşittir Erdoğan değil
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Orhan Bursalı, 10 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “‘Evet, iktidar olabiliriz...’ duygusu yerleşiyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Umutsuzluk komasında bir toplum, diriliyor... Büyükada’dan öğle üzerine Bostancı’ya geçiyoruz motorla, hedefimiz Maltepe miting alanı. Muhalif, ancak CHP’ye oy vermemiş dostlarla konuşuyoruz. İlkkez iktidar olmayı başarabilecek bir CHP görüyoruz, diyorlar, “bu parti çatısı altında çalışırız ve mücadele edebiliriz..” Yürüyüş büyük bir güven patlamasıyla Maltepe’de milyonların katılımıyla doruk noktasını buldu. Gördüğüm ve vardığım sonuç şudur: Adalet Yürüyüşü bir İktidar Yürüyüşü’ne dönüşmüş durumda. Büyük bir dinamizm, istek var... Adalet Yürüyüşü ve Maltepe Mitingi, iki kötüyü yıktı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***İlk kötü şu: Bu partiden iktidar olmaz, güven vermiyor, Kılıçdaroğlu değişmeli, Parti değişmeli, yılların tozu içinde paslanmış... Değişse bile ondan ne köy olur ne kasaba... Birden, 24 günlük yürüyüş boyunca gördük ki, aslında CHP hem köy kurar hem kasaba, hem kent, hem ülke... Yani bu dinamizme sahip, pasif bir dinamizm canlandı ve aktif kurucu bir dinamizme dönüştü. 24 gün boyunca aslında bir Yürüyen Kasaba izledik. Yürüyen Kasaba’nın tüm ihtiyaçlarını karşılamayı başaran bir organizasyon bunu kanıtladı. Antalya’dan Muratpaşa Belediyesi bile TIR’ıyla mükemmel karpuz servisi yaparken, Nilüfer Belediyesi büyük poşetlerle çöpleri topluyordu. Kartal veya Maltepe Belediyeleri 15 - 20 musluklu Adalet Çeşmesi kuruyor, bir su tankeri çeşmeye su pompalıyordu. Azami tüm ihtiyaçları karşılayan bir organizasyon. Kılıçdaroğlu, ayrıca CHP dışında da saygınlığını arttırdı.Şimdi önemli olan CHP’nin iyi bir programla, bu liderliği güçlendirerek ileriye doğru atılım yapabilmesidir.Öldük, bittik, mahvolduk, artık bu kişiden iktidarı devralmak mümkün değil, bizim yaşam alanlarımızın hepsi elimizden alındı.. gibi duygu ve düşüncelerle özetleyebileceğimiz, derin umutsuzluk komasında bir muhalif toplum var. Çocuklarını gönderen ve kendilerine ülke dışında hayat sahası arayan bir orta sınıf ve üstü. Yürüyüş ve Miting ile bu umutsuzluğun adım adım yıkılma sürecine gireceğine ilişkin ilk izlenimlerimi paylaşabilirim. Yürüyüş’e kadar karşılaştığım tüm insanların ana temaları umut var mı, idi. Bu konuda çok yazdım. Umudu yitirdiğiniz anda hayatla ilişkinizi kesmiş olursunuz. Yaşama ve var olma umudu. Birileri kendilerini liderin uçağına kabul ettirmek için magazin cambazlıkları yapar, “bu yürüyüş İstanbul girişinde durdurulacak, ne yani devletin silahlı kuvvetlerine karşı mı duracaklar” diye yazan iktidar yalakalarına şirinlik muskaları göndererek “varolmaya (!) ” çalışırken, halk onuruyla yaşayacağı bir ülke, umut arıyordu.İktidar çevresindeki efsaneler yıkılmalı Evet, o umut ufukta belirdi. Referandum ile belirdi, Yürüyüş ve Miting ile canlandı. Şimdi bu yeni kulvarda, dinamizmi sürdürme becerisi üst düzeyde gösterilebilirse, bu gerçekten bir iktidar yürüyüşüne dönüşür. İlk seçimlerde, kazanılmış 17 büyükşehir el değiştirirse, iktidar yıkıldı demektir. İktidarın değişmesi için her şey var. Tüm malzemeler.İktidarın çevresinde kurulan tüm efsaneleri birer birer yıkacak bir program, bu işi bitirir.
...***
Nilgün Ongan, 10 Temmuz tarihli Evrensel gazetesinde, “Grev hakkı ve toplumsal barış”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Adalet yürüyüşçüleri 42 binlik kişilik bir kortejle İstanbul’a girdiğinde, kortejde farklı sendikalara mensup çok sayıda işçi de vardı. İşçiler, belirledikleri taleplerle özellikle son etapta yürüyüşe katılmışlar ve bu katılım sendika temsilcileriyle sınırlı kalmamıştı. Ayrıca birçok işçi örgütü, yapılacak olan mitinge de katılacaklarını açıklamışlardı. İşçiler; iş cinayetlerine, taşeron çalıştırmaya, kıdem tazminatı hakkının ortadan kaldırılmasına ve grev yasaklarına karşı adalet talep ediyordu.Gerek sendikal hak ve özgürlükler gerekse tam gün süreli, güvenli ve güvenceli çalışma işçilerin kazanılmış haklarıdır. Dolayısıyla adalet taleplerini de bu bütünsellik içinde değerlendirmek ve birinin diğerinden daha az veya daha çok önemli olmadığının altını çizmek gerekir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bununla beraber grev hakkı ise doğası gereği diğerlerinden biraz farklı. Sendikal hakların bölünmez bir unsuru olmanın yanı sıra kazanılmış diğer hakların korunabilmesi için de etkili bir mücadele aracı. Güvence altına alınması halinde diğer hakları da koruyucu bir işlevi/ potansiyeli var. Dolayısıyla grev yasaklarına karşı adalet istemek, aslında sınıfın kazanılmış tüm haklarını ilgilendiren bir talep.
Türkiye çalışma mevzuatı grev hakkını sınırlandıran pek çok düzenlemeyle dolu. Dahası bu engellemeleri “grev ertelemesi” hükmüyle de taçlandırmış durumda. Özünde bir yasaklamayı ifade eden bu “erteleme” hükmü, Bakanlar Kurulu’nun dilediği her grevi henüz başlamadan durdurabilme gücünü ifade ediyor.
Böylesi bir mevzuatın grev hakkı için gerçek anlamda adalet sağlayamayacağı çok açık. Ancak yaşanan gelişmeler, güvence altına alınmış olan sınırlı alanın bile artık ortadan kaldırıldığını gösteriyor. Örneğin grev “ertelemeleri” için gereken biçimsel kurallar bile göz ardı edilirken, engellemelerin kapsamı KHK’yla genişletiliyor. Yargı ise daha önce verdiği kararlarla kolaylıkla çelişebiliyor.
İhtiyaç duyulan toplumsal algının yaratılması için ana akım medya, gerekli akademik desteğin sağlanması için de ana akım literatür seferber ediliyor. “Sınıf mı kaldı ayol” sığlığındaki çalışmalar yanında bu sığlıkta olmayan nicesi de grevin “toplumsal sakıncaları”na odaklanıyor.Bu bağlamda grevin gerek iş barışı gerekse toplumsal barış bakımından ne kadar da “sakıncalı” olduğu anlatılıyor. Kapitalizmin yarattığı eşitsizlikle ilgilenmeyen pek çok akademisyen, işçilerin buna karşı verdiği mücadeleyi ve bunun araçlarını dert ediniyor. Hem de toplumsal barış adına!
…***
Abdülkadir Selvi, 10 Temmuz tarihli Hürriyet gazetesinde, “AK Parti’nin araştırması, muhalefetin yürüyüş sonrası stratejisi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Erdoğan, 15 Temmuz anmalarına başlıyor.
Bu durumda Adalet yürüyüşü CHP’nin, 15 Temmuz AK Parti’nin mi oldu?Her konuda ikiye bölündüğümüz için bu tür değerlendirmelere tanık olacağız.Oysa AK Parti Adalet yürüyüşünü, CHP 15 Temmuz’u anlama konusunda çaba gösterse daha yararlı olmaz mı?Referandumundan sonra AK Parti, 16 Nisan sonuçları üzerine kapsamlı bir çalışma yaptırdı.Sadece 51.4 evet oyları araştırılmadı. Hatta asıl yüzde 48.6 hayır oyları mercek altına alındı.Araştırmada öncelikli maksat ‘hayır’ı anlamaktı. Örneğin Ege Bölgesi’ndeki hayır oylarının artışı nereden kaynaklanıyor, AK Parti ve MHP seçmeninden yüzde kaç oranında hayır çıktı, büyük şehirlerde ‘evet’in gerileyip ‘hayır’ın öne geçmesinin nedeni neydi gibi sorulara cevap arandı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Yüzde 49 hayır oyları konusunda en çok öne çıkan faktör, başkanlık sistemine olan yabancılık, sistem değişikliğinden duyulan tedirginlikti. Referandum kampanyasının başında AK Parti’nin hayır diyenleri terör örgütleriyle birlikte gösteren yaklaşımı, kampanya dili, tek adamlık algısı gibi faktörleri bunu besledi. Referandum kampanyasında en iz bırakan eylem olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hayır çadırını ziyareti ön plana çıktı. Niye? Çünkü halk diyaloğu önemsiyor. Araştırmaya ilişkin bazı tespitleri paylaşmak istiyorum.Kampanyanın başından yeni sisteme mesafeli duran AK Parti ve MHP seçmeninin inişler ve çıkışlarla birlikte sonuna kadar tavrını koruduğu ortaya çıktı. Demek ki partiler, tabanındaki hayırcıları ikna etmekte başarılı olamamış. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sahaya inmesiyle birlikte evet oylarında yaşanan artış, son 10 günde yaşanan eyalet tartışmaları sırasında hızla gerilemiş. MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin eyalet tartışmasına gösterdiği tepki tereddütlü MHP’lilerin ‘hayır’a dönmelerini sağlamış.Bir başka gerçek, AK Parti iktidarı döneminde ortaya çıkan şehirli ve entelektüel AK Parti seçmenini ikna etmekte zorlandığı gerçeği.16 Nisan referandumu ile birlikte Ege Bölgesi’ndeki hayır oyları içlere doğru genişlemeye ve güçlenmeye başladı. Yapılan araştırmada hayır oyu verirken Ege’nin AK Parti’yi yeterince tanımadığı ortaya çıkıyor. Ama daha önemlisi AK Parti’nin de Ege’yi iyi tanımadığı anlaşılıyor. Hayat tarzına müdahale gibi faktörler elbette ki var ama AK Parti ile Ege Bölgesi arasındaki sorunun daha çok ‘psikolojik’ olduğu belirleniyor.Bir başka nokta daha; kampanyanın başında araştırmalar iyi anlatılırsa CHP seçmeninin yüzde 10-12’sinin evet verebileceğini gösteriyor. Ama 16 Nisan’da CHP’ye oy verenlerin ancak yüzde 3’ü evet diyor. Demek ki, hayırcıları ikna etmekte başarılı olunamamış.16 Nisan geride kaldı denilebilir ama 2019 seçimlerini kazanabilmek için 16 Nisan’ın iyi okunması gerekiyor.