Temmuz 11, 2017 08:18 Europe/Istanbul

Evrensel: Adalet Yürüyüşü'nün ardından düzenlenen Adalet Mitingi'nde katılımcıların beklentisi 'mücadele' oldu.

Birgün:

Türkiye Barolar Birliğinden 6 madde ile 'Adalet Yürüyüşü' açıklaması

Cumhuriyet:

HDP'li Baydemir: Erdoğan'ın hakaretini misliyle iade ediyoruz

Yeni Mesaj:

Katar meydan okudu

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Ali Sirmen, 11 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Aktivist mi, gazeteci mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Kemal Kılıçdaroğlu’nun 432 kilometrelik Adalet Yürüyüşü 9 Temmuz’da Maltepe’de milyonların katıldığı bir miting ile noktalandı. Kılıçdaroğlu’nun mecbur kaldığı için gerçekleştirdiği yürüyüşe verilen kamuoyu desteğinin, partisinin aldığı oyun çok çok üstünde olması da eylemin kamuoyu tarafından, sokağın risklerinin farkında olan bir liderin yine de zorunlu kaldığı bir eylem olarak algılanıp olumlu değerlendirilmiş olduğunun kanıtı. Çok kişinin Kemal Bey’in sonunu getiremeyeceğini sandığı, ama mükemmel bir performansla tamamlanan yürüyüş, demokratik toplumsal yaşamın asgari müştereğine odaklanmıştı.Yürüyüşe, başka bazı değerli gazeteci arkadaşlarım gibi ben de hem bir vatandaş hem de gazeteci sıfatıyla katıldım.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:

...***

Bu noktada, arada gündeme gelen, pazartesi günü de Hürriyet’teki köşesinde Ahmet Hakan’ın ortaya attığı bir soru önem kazanıyor: Gazeteci, yürüyüşü izlemekle mi yetinmeli? Gazeteci izlemek yerine yürüyüşe katılırsa, üzerinde adalet yazan tişört giyerse, gazeteci niteliğini yitirip “aktivist” mi olur?On üçüncü gününde, Düzce’nin Kayaşlı ilçesinden katıldığım yürüyüşte üzerimde yine kendisi gibi Cumhuriyet çalışanı 11 arkadaşıyla demir parmaklıklar ardında adalet arayışı içindeki arkadaşım Kadri Gürsel’in resmi olan tişört vardı. Ayrıca, “adalet” yazılı bir pankart da taşıyordum. Bu durumda, tarafsızlığını yitirdiğinden yakındığım yargı gibi ben de tarafsızlığını yitirmiş, soğukkanlılıktan uzak bir aktivist mi olmuştum? Ahmet Hakan’ın yazısını okurken, içim burkularak şunu da sormadan edemedim: Allah aşkına bu yazı Türkiye’den başka bir diyarda bir ütopya ülkesinde mi yazılmıştı? Öküzün altında buzağı arar gibi, her haberin altında casusluk arayan, gazetecinin salt gazeteciliğinden dolayı, casus, terörist sayıldığı bir ülkede, herhangi bir parti etiketinin arkasında saf tutmadan, gazetecilik yapma özgürlüğünü savunan ve üzerindeki tişörtle gazeteciliği yüzünden casus ve teörist olmakla suçlanan birinin trajedisini yansıtan ben ve benim gibiler gazetecilik niteliğimizi kaybediyorduk da, malum uçağın müdavimliğinin bedelini ısmarlama haber ve yorumla ödeyenler, “gazeteci!” soğukkanlılığı ve tarafsızlığını koruyorlardı öyle mi?

Görevi, bir olayı soğukkanlı ve tarafsız, önyargısız, suçlamadan, yaftalamadan, yargılamadan yansıtmak olan gazeteci, bu yükümlülükleri yüzünden, adalete ve zulme karşı eşit uzaklıkta duran, “aman tarafsızlığıma toz konmasın!” diye demokrasi ile dikta karşısında bitaraf olan garip bir yaratık olmak zorunda mıdır? Bu sorulara “evet” yanıtını verip de zulme ve adalete karşı eşit uzaklıkta olmayıp, adaleti arayan ve adaletten yana tavır koyanı aktivist olarak niteleyenler bilmelidirler ki, hak ve özgürlüğünü elde etmek için illa ki aktivistliğin şart haline getirildiği toplumlarda, bu durumun sorumluları, adalet ve özgürlük istemlerini yansıtan tişört giyerek, pankart taşıyarak yürüyen gazeteciler değil, onlara bu yol dışında başka hiçbir imkân bırakmayanlardır. Ama bu konumda olanlar, ortadaki çarpıklığı gidermek yerine, “sarı gazeteci” olmayanları aktivistlikle damgalayıp, sarı basın kartlarını iptal ederek, onları aktivist gazeteci yaftasıyla yaftalayacak “kırmızı basın kartları” icat ederlerse şaşırmayın! Burası Türkiye abicim...Burada olmaz olmaz, pireler filleri yutar da kimsenin kılı kıpırdamaz. Eee, ne de olsa aktivist değil, tarafsız gazetecileriz.

…***

Batuhan Çılak, 11 Temmuz tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Adalet Mitingi'nin bilinmeyenleri”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Adalet Mitingi'ni bizzat yerinde takip etme fırsatı buldum.Ücretsiz belediye otobüsleri, sınırsız ulaşım olanakları, kumanyalar… Bunların hiçbirisi Maltepe'de yoktu. Katıldığı miting sayesinde işyerinde rahat edecek, çalıştığı kurumda terfi alacak kişiler de alanda yoktu.Katılımcıların neredeyse tamamı kendi imkanlarıyla geliyordu. Bostancı'dan itibaren yaklaşık 4-5 km'lik bir yürüyüşün ardından alana ulaşabildim.Yandaşlara göre "milyonlarca teröristle" Adalet Mitingi'ndeydim.Alana girdiğimde gördüğüm manzara gerçekten çarpıcıydı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadlere yer veriyor:

…***

Herkesin elinde Türk bayrakları, ve Adalet yazıları vardı. Katılımcıların profili özellikle dikkatimi çekti. AKP, MHP ve hatta CHP'nin seçim mitingleriyle kıyaslandığında genç ve kadın katılımcıların yoğunluğu hemen göze çarpıyor. Alanın en azından yarısı kadınlardan oluşuyordu.Kılıçdaroğlu'nun konuşma yapacağı ve izleyicilerin alınacağı bölüm bariyerlerle kapatılarak bir kare içine alınmıştı. Ancak kalabalık o kadar yoğundu ki bariyerler daha geniş bir alanı kapsayacak şekilde geriye çekildi. Fakat bu da yetersiz kaldı… Konuşmanın sonlarına doğru, on binlerce kişi alana girmeye çalışıyordu. İç içe geçmiş 3 halka gibi, miting alanı içinde ayrı bir mitinge yetecek kadar ikinci ve üçüncü alanlar oluşmuş ve hepsi doluydu.Mitingde açılan dev Türk bayrağı görülmeye değerdi… Özellikle kuşbakışı çekilen fotoğraflarda bayrağın görüntüsü ayrı bir estetik oluşturdu.Alanda tahminen 2 milyona yakın insan vardı. AKP'lisi de MHP'lisi de CHP'lisi de oradaydı. Bu devasa bir rakam ve başarıdır. Ortak değerleri ise Cumhuriyet ve adil bir devlet talebiydi.Ancak ne hikmetse devletin resmi kurumu olan İstanbul Valiliği katılımcı sayısını "175 bin ve 40 bini dışarıdan" diyerek önemsizleştirmeye çalıştı. Yandaş medyanın dünkü gazete manşetlerinde ve köşe yazılarında mitinge katılan milyonlarca kişi için "Teröre destek verenler" yakıştırması yapıldı.Bu çok tehlikeli bir yaklaşımdır. Oraya katılanlar bu ülkenin evlatlarıdır, anneleridir, gençleridir… Bu insanlar işyerlerinde sorun yaşamak, birçok zorlukla karşılaşmak pahasına kilometrelerce yol yürüdüler. Bedel ödemek pahasına oraya geldiler ve tek talepleri adil bir ülkeydi… Yaşadıkları onca olaya, yakıştırmaya, provokasyona rağmen tek bir küfür, tek bir saldırgan harekette bulunmadan sessizce dağıldılar.Müthiş olgun, vakur ve son derece nezih bir kalabalık vardı.Gördüklerim, haksızlıklar karşısında susmak istemeyen, bu ülkeyi çok seven insanların adalet için çırpınışlarıydı.

…***

Kazım Güleçyüz, 11 Temmuz, tarihli Yeniasya gazetesinde, ““Tutuklu gazeteciler”de doğru bilgi ne?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Sık sık tekrarladığı “Hangi vatandaşımız OHAL’den zarar görmüş?” lafı üzerine manşetten sorduğumuz “OHAL mağdurlarından haberi yok mu?” sualine cevap olarak mı bilmiyoruz, Cumhurbaşkanı bütün darbe davalarını gün gün izlediğini ifade etmişti.Dediğine göre avukatlarını ve danışmanlarını bununla görevlendirmişti.“Böyle bir takip CB’nın işi mi ve bunun oluşturacağı baskı altında mahkemeler rahat çalışabilir  mi?” gibi sualler bir tarafa...CB özellikle darbe davalarını mı izliyor, yoksa on binlerce kişinin yargılandığı bütün FETÖ davaları da bu takibe dahil mi?Onlar da takip kapsamında ise, soruşturma, yargılama ve infaz süreçlerindeki hukuk ihlalleri de gözlenmeli değil mi?Ama o yönde hiçbir işaret yok.Tersine adeta “Kimi bulursanız toplayın ve iyice burnunu sürtün” mantığıyla hareket edildiği müşahede ediliyor. Yeni doğum yapan anneleri, hasta ve yaşlıları dahi hariç bırakmayan hoyratlıklar bunu gösteriyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

CB’nın tutuklu gazeteciler dosyasıyla da yakından ilgilendiği anlaşılıyor. Son olarak, tarihin en ağır krizini yaşadığımız Almanya’ya G20 zirvesi için gitmeden önce Die Zeit’a söyledikleri bunun ifadesi.Konuyu soran gazeteciyi “yanlış bilgiler üzerinden yanlış kurgu yapmak”la suçlayan CB, o bilgileri şöyle “düzeltiyor:”“Cezaevlerinde mesleğini gazetecilik olarak beyan eden 177 isim var. 48’i başta terör suçları olmak üzere birçok suçtan cezası Yargıtay tarafından onaylanan ve kesinleşmiş hapis cezası alan isimlerden oluşuyor. 5’inin cezası yerel mahkemeler tarafından verilmiş, temyiz süreci devam edenler.” Yani 53’ü hüküm giymiş.

Ama sonraki “bilgi”ler karışık ve çelişkili:“177 isimden 176’sı terörden, bir kişi adlî suçlardan tutuklu. Tutuklu şahıslardan 152’si FETÖ darbe, 3’ü FETÖ paralel yapı, 18’i PKK, 3’ü DHKP-C, biri kasten öldürme suçundan cezaevinde. Sayıları 155. PKK, DHKP-C ve cinayetten içeride olan diğerleri eğer hükümlü ise sayıları 22. Ama CB 53 hükümlüden bahsediyor. Arada 31 fark var.“Yanlış bilgi”lerin “doğru”su bunlar mı?!