Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: Perinçek: Hükümet alternatifi yaratmalıyız
Birgün:
İçtüzük dayatması yapan AKP, dilekçesini unuttu
Milli gazette:
Bakan Özhaseki: Bu FETÖ'cüler hepimizi kandırdı
Evrensel:
Seferberlik lafta kaldı, işsizlik 6 yılın zirvesinde
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
İhsan Çaralan, 18 Temmuz tarihli Evrensel gazetesinde, “Konuşana değil konuşturana bakma zamanı!”başlıklı yazısını okuıyucularla paylaşıyor.
“Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan, önce TÜSİAD toplantısında, OHAL’in devamını savunurken, “Artık grev, ıvır zıvır olmuyor. İşler yürüyor” diyerek işçinin grev hakkını ayaklar altına almayı bir hükümet icraatı olarak sunmuştu. En son ise, uluslararası yatırımcıların TOBB’de yaptığı toplantıda “OHAL’le grev yasağı” arasındaki konuya yaklaşımını daha net biçimde ortaya koydu.Konuşmasında biraz da “OHAL kalksın” diyen TÜSİAD’ı da ima ederek Erdoğan; “Soruyorum iş dünyanızda herhangi bir sıkıntınız, bir aksamanız var mı? Biz göreve geldiğimizde 15 sene önce Türkiye’de OHAL vardı, ama bütün fabrikalar hep grev tehdidi altındaydı. Ama şimdi böyle bir şey var mı? Tam aksine, şimdi grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifadeyle anında müdahale ediyoruz. Diyoruz ki, hayır, burada greve müsaade etmiyoruz, çünkü iş dünyamızı sarsamazsınız. Ee bunun için kullanıyoruz biz OHAL’i!” diyerek OHAL’in en azından bir yanıyla grevleri engellemek için sürdürülmesi gerektiğini açıkça söyledi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Cumhurbaşkanının açıkça, “OHAL’i grevlerin önlenmesi için kullanıyoruz” açıklamasına gazetemizin yazarları başta olmak üzere emekten yana çevrelerden, Türk-İş ve DİSK yönetiminden tepkiler geldi. Grevde olan, grevleri yasaklanmış olan işçilerden, bazı illerdeki sendikal platformlardan, kimi sendika yöneticilerinden Cumhurbaşkanının emek düşmanı sözlerine eleştiriler geldi.
Türk-İş’in Genel Başkanı Ergün Atalay, yaptığı açıklamada; “Sayın Cumhurbaşkanımız konuşmasında ‘Grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifade ederek anında müdahale ediyoruz’ ifadesini kullanmıştır. Grev hakkı, işçilerin büyük mücadeleler sonunda elde ettiği bir haktır. Onayladığımız uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmıştır. Anayasamızın da güvencesi altındadır...” diye yanıt verdi.
DİSK Genel Başkanı Kani Beko ise DİSK Yönetimi adına yaptığı açıklamada; “AKP iktidarı döneminde 13, OHAL döneminde 5 grev yasaklanmıştır. Grev 1961 Anayasası’ndan beri bir hak olarak Anayasa’da yerini almaktadır... Öte yandan OHAL Hükümete grev erteleme/yasaklama yetkisi vermemektedir...” diyerek grev hakkına yönelik olarak Cumhurbaşkanının söylediklerini eleştirmiştir.
Elbette emek dostu çevrelerden, aydınlardan, gazetecilerden gelen ve OHAL’in grev hakkını önlemek için kullanılmasına ve bu konuda Cumhurbaşkanına yönelttikleri eleştiriler doğrudur ve yerindedir.
Elbette Türk-İş ve DİSK’in Cumhurbaşkanı için söyledikleri de çok yerindedir; grev hakkını savunan sözleri de doğrudur.Ama sendika konfederasyonlarının, Cumhurbaşkanının sözlerini eleştirmekle, “Doğrusu şudur!” demekle görevlerini yerine getirdikleri, “İşte sendikanın tutumu böyle olur!” denecek, sendikalara yakışan bir mücadele hattına girdikleri anlamına gelmiyor. Çünkü sendikalar, bir “sivil toplum örgütü” değil, bir sınıf örgütüdür; sömürüye ve sermayeye karşı mücadele örgütü olarak kurulup sınıfın 200 yıla yaklaşan mücadelesi içinde, sınıf mücadeleci çizgi izledikleri ölçüde adlarına layık olabilmiştir.Bu yüzden de Türk-İş ve DİSK’in söylediklerinin doğru olması yetmez, bu söyleme uygun olarak bir tutum almaları da gerekir. Örneğin bu konfederasyonların en azından OHAL’in kaldırılması ve KHK’lerin iptal edilmesi için bir kampanya başlatmaları ya da doğrudan işçilerin gücüne dayanarak, “protokol icabı”, “yasak savma” olmayı aşan eylem ve etkinliklerle bir tavır ortaya koyabilirler.
...***
Arslan Bulut, 18 Temmuz tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Her şey iktidarı kaybetmemek için!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Tayyip Erdoğan, 15 Temmuz'u, kendi hayalindeki "Yeni Türkiye Cumhuriyeti"nin kuruluş günü gibi değerlendiriyor. Bu durumu, açılım sürecini halka anlatmakla görevlendirilen "akil"lerden Hilal Kaplan, "Yaşadığımız yüzyıldaki Türkiye'nin kurucu söylemi, 15 Temmuz Destanı'dır." diye ifade ediyor. Tabii yeni bir devlet kurulurken, halkın onayını almak şart!Halkın onayı derken, seçimleri veya referandumu kazanmaktan söz etmiyorum!Halkın onayı, gayri meşru bir oylamayla alınış gibi görünse de 51'e 49, böyle bir dönüşüm için yetmez!Yetmeyince, muhalefeti; PKK, FETÖ ve hatta DHKP-C gibi terör örgütleriyle özdeşleştirerek halk nazarında saf dışı etmeye çalışıyorlar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeler eyer veriyor:
...***
Yazık ki ana muhalefetin kullandığı söylemler de bu derin yarılmaya hizmet ediyor.Oysa ""eşit vatandaşlık", "halklar" gibi PKK söylemlerini, açılım sürecinde ve daha öncesinde AKP kutsallaştırıyordu! Cumhuriyette iki yazar, hal ve gidişin tespitini yaptı. Ergin Yıldızoğlu "Zaman muhalefetten yana işlemiyor" başlıklı yazısında, Darbe Araştırma Komisyonu raporuna CHP'yi FETÖ ile paralel hareket etmekle suçlayan bölümlerin eklenmesinin hedefini sorguladı:"Yeni siyaset rejimi, toplumun, siyasal İslâmın iradesini kabul etmeyen kesimini, siyasi alanın dışına iterek daraltmayı; amaçlıyor."Yıldızoğlu'na göre AKP'nin totaliter devlet biçimi için bir "kurucu anlam" yüklediği 15 Temmuz anlatısı, yeni "siyaset rejiminin" sınırlarını çizmekte kullanılıyor. "Cumhurbaşkanı'nın, parti merkezinde yaptığı konuşmada, '15 Temmuz'u anlamayan gafillerin başında ana muhalefet partisi başkanının geldiğine ilişkin' sözleri, sokakta protesto hakkının kullanılmasını devlete yönelik bir tehdit olarak tanımlaması.Nuray Mert de "15 Temmuz'un anlamı" başlıklı yazısında aynı endişe içinde:"Çeşitli vesileler ile daha önce de yazdım, söyledim, artık söz konusu olan son referandum ile teyit edilen bir rejim değişikliği, 15 Temmuz darbe teşebbüsü ve ardından yaşananlar, Yeni Türkiye'nin 'kurucu mit'ini oluşturuyor. Yani durum çok ciddi, artık fikir ayrılığı gibi bir kategori yok, 'milletten ve onun kurtarıcı liderinden yana olmak' veya 'milletin düşmanı olmak' gibi iki kategori var." İki yazar da endişelerinde haklı ama AKP, bu yöntemleri parti okulunda ders olarak okutuyordu! 21 Şubat 2014 tarihli "AKP'nin gel gitleri!" başlıklı yazımda tam da bu durumu izah etmiştim.AKP'nin AR-GE'sinin, "Siyaset Akademisi 10. Dönem Ders Notları" başlığı altında yayınladığı kitapta Prof. Dr. Taner Demirel'in şu tespitine yer veriyordu:"Ayrıca, siyaset sadece demokratik yollarla yapılmaz, ya da siyaset denilince akla sadece barışçı yollar gelmez. Kendi politikalarınızı yürütmenize engel olabilecek muhalefeti fiziken ortadan kaldırmak, hapsetmek, tehdit etmek, korkutmak, sindirmek de, siyasi faaliyetin kapsamı içinde görülebilir."AKP, yıllardır işte bunu yapıyor!Yalnız aynı yazar, makalesinde "Şark kurnazlığı veya köylü kurnazlığı kültürüne sahip toplumlarda, iktidarı ele geçirenler, onu sınırsız bir biçimde kullanma eğilimi gösterir, iktidarı kaybetmemek için yasallığı tartışılan yollara gidebilmekten en ufak bir ahlâki rahatsızlık duymaz" diyordu.Bu yollara başvurmanın kimseye bir hayır getirmeyeceğini zaman gösterecek!
…***
Kazım Güleçyüz, 18 Temmuz tarihli Yeniasya gazetesinde, “Adalet ve huzur istiyoruz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“15 Temmuz kalkışmasının birinci yıldönümü, salâlar, hatimler ve dualarla maç kutlamalarına benzer şamatalı şenliklerin birbirine karıştığı “demokrasi nöbetleri”ndeki anma-kutlama karması “etkinlikler”le geride kaldı.Bir hafta önce 25 günlük adalet yürüyüşünün finali olarak yapılan Maltepe mitinginin yankıları da hâlâ devam ediyor.Orada seslendirilen taleplerden biri, yaygın ve ciddî mağduriyetlere yol açan OHAL uygulamasına son verilmesiydi.Ve 15 Temmuz’dan beş gün sonra ilan edilen ve bir yılını tamamlamak üzere olan OHAL’in bilânçosu son derece ağır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeler eyer veriyor:
…***
OHAL hukukunu da hiçe sayan keyfî ve hukuksuz uygulamalarla ortaya çıkan hukuk enkazı dehşet verici boyutlarda.Buna rağmen yakın zamana kadar OHAL’in sadece “teröristler” için geçerli olduğunu ve halka hiçbir zarar vermediğini iddiaya devam eden Cumhurbaşkanı, çok sınırlı tuttuklarını öne sürmekten yine vazgeçmediği OHAL için nihayet “Çok uzak olmayan bir gelecekte kaldırılması mümkün” deme noktasına geldi.Ama bir yıllık uygulamanın ardından üç aylık bir uzatma daha yine gündemde. Bakalım, bu uzatma devam edecek mi?!Gerçek şu ki, toplumdan yükselen adalet talebine rağmen KHK ihraçları ile keyfî ve haksız tutuklulukları devam ettirme ısrar ve inadı, hiç kimseye hayır getirmez.
Türkiye’nin bir an önce normalleşmeye ihtiyacı var. Bunun için de tam bir akıl tutulması ve çılgınlığa dönüşen gözaltı ve tutuklama furyasına bir nokta konulup, keyfî şekilde habire uzatılan tutukluluklar sona erdirilmeli ve sonu gelmeyen KHK ihraçları artık gündemden kalkmalı.Toplumun çok büyük bir kesimini korkutup sindirirken devletin işleyişini de fena halde tıkayan bu hukuk dışı ve anormal süreç artık tarihe karışmalı ve yol açtığı mağduriyetlerin telâfisine odaklanılmalı.Adalet için yürüyen, toplanan ve onlara destek veren milyonların talebi de bunu gerektiriyor. Bu talep asla gözardı edilemez, geçiştirilemez ve ertelenemez.Türkiye adalet ve huzur istiyor.