Türkiye'den köşe yazarları
Birgün: AB’den mülteci açıklaması; Türkiye’ye artık daha az bağımlıyız
Cumhuriyet:
OHAL’de mağdur olmayan kalmadı
Milli gazete:
İstanbul’da Beyazıt Meydanı Mescid-i Aksa için doldu taştı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Çiğdem Toker, 21 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Maliye Bakanı’ndan büyük itiraf”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın KDV’yle (Katma Değer Vergisi) ilgili açıklamasını görünce duraksadım. Yanlış okuduğum tereddüdüyle ikinci kez baktım. “Milyonun üzerinde işletmenin hemen hemen hiç KDV ödemediğini” söylüyordu Ağbal. Evet evet. Doğru okuyorsunuz: Resmi verilere göre “milyonun üzerinde şirket” KDV ödemiyor. Tabii bu ifadenin önü, arkası, bir bağlamı var. Maliye Bakanı KDV sisteminden herkes gibi kendilerinin de şikâyetçi olduklarını, yatırım, üretim, istihdamın önünde ciddi engel oluşturduğunu, “az sayıda firmadan KDV toplayabildiklerini” belirtiyor. Bir kere teslim etmek lazım: Ağbal’ın TİM toplantısında söylediği bu sözler, samimiyet kadar cesaret de içeriyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bugüne dek hangi bakandan sorumlu olduğu alana dair bir sistem özeleştirisi duyduk? Tabii Ağbal’ı açık olmak zorunda bırakan bir nesnel olgu yok değil. Ellerindeki veriler. Somut rakamlar gerçekliğin örtülmesine izin vermiyor. Daha önce bu köşede nisan ayı bütçe verileri dolayısıyla değindiğim sorun, kartopu gibi büyüyerek bugüne taşınmış. Haziran ayı gelir rakamlarından söz ediyorum.Muhasebat Genel Müdürlüğü’nce hafta başı açıklanan son gelir rakamları, telaş yaratmayacak gibi değil. Yılın başından bugüne dek tahakkuk eden KDV tutarı: 80 milyar 909 milyon TL. Yaklaşık 81 milyar TL diyelim.Peki, Maliye bu tutarın ne kadarını tahsil edebilmiş? 25 milyar 862 milyon TL’sini. Dikkat ediniz. Maliye, tahsil etmesi gereken 55 milyar TL KDV’yi alamıyor.İşte bu korkunç tutar, Bakan Ağbal’ın itiraf ettiği “milyonun üzerindeki işletme”ye karşılık geliyor. Bir yandan vergi tahsil edemeyip diğer yandan “siyasi talimatla” harcama musluklarını açmaksa Hazine’nin borçlanma ihtiyacını artırıyor. Tabii Bakan Ağbal, o konuşmada kamu harcamalarına eleştirel bir tutum getirmiyor. Siyasi talimatla yapmak zorunda kalınan, “hayır” denilemeyen talimatlar yüzünden bozulan bütçe disiplinine makyajlı bir açıklama getiriyor: “Bu yıl ekonominin ihtiyaçlarını dikkate alarak maliye politikasında bir miktar gevşeme yaptık” diyor. Ama bu durumun Merkez Bankası’nın para politikasına destek değil, köstek anlamına geldiğini ifade etmiyor. Onun yerine “dolaylı vergiler üzerinden fiyat ayarlamalarına neden olacak ve bu yolla enflasyonu yukarıya çekecek bir vergisel düzenlememiz olmayacak” diyor. Sonuçta tahakkuk ile tahsilat rakamları arasında ortaya çıkan bu derin uçuruma, ancak reform zamanının geldiği izahıyla yetiniyor. O vakit, iktidarda 15 yıldır aynı partinin olduğunu biz hatırlatalım. Ve soralım: Tam 15 yıldır KDV’nin tüketimi değil de üretimi ve ihracatı vergilendirir hale gelmesinin önünde CHP mi, yoksa HDP mi engel oluşturdu da 55 milyar TL’lik vergi tahsil edilemiyor?
…***
İhsan Çaralan, 21 Temmuz tarihli Evrensel gazetesinde, “Kabine değişikliği neden yapıldı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Üç aydan beri ha bugün ha yarın denen kabine değişikliği nihayet geçtiğimiz çarşamba günü yapıldı. Bu değişiklikle altı bakan kabine dışında kalırken beş bakanın da bakanlıkları değişti.Gidenler ve gelenlere bakarak eski alışkanlıkla “Bu değişikliler şu anlama geliyor” diyen “derin değerlendirmeler” yapılsa da; epeyce bir zamandan beri kimin gelip kimin gitmesinin kayda değer bir önemi yok. En son yapılan kabine değişikliğinde de “Şu bakan kabine dışında kaldı” diye üzülenler herhalde ailesi, dostları ve ahbaplarıdır! Kabineye girenler için sevinenler de belki aile çevresi yanında, “Bizim milletvekili bakan oldu, belki bize de bir faydası olur” diyen hemşehrileridir. Ama hemşehriler de bakan olan hemşehrisinin “memleketine” artık eskisi kadar bile bir faydası olmayacağını görecekler!”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Öncesini bir yana bıraksak bile Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olup “fiili başkanlık sistemine geçildiğini” ilan etmesinden beri, kimin bakan, kimin başbakan olduğunun, hatta kabinenin kimlerden oluştuğunun bir kıymetiharbiyesi kalmamıştır. Çünkü artık bakanlar Saray’ın “sekreterleri”, “özel kalem müdürleri”dir! En başarılı bakan olarak, Erdoğan’ın kürsüden konuşurken aklına gelip ortaya attığı her şeyi emir telakki edip harekete geçen bakan görülüyor. Bu gidişata ayak uyduramayanlar ise “yorgun” sayılıyor.
Madem bir kıymetiharbiyesi yok, o zaman bu bakan değişiklikleri niye yapıldı?
Burada ilk akla gelen Erdoğan’ın partideki hevessizlik ve giderek etkisizleşmenin, itibar kaybının nedeni olarak öne sürdüğü “metal yorgunluğu” sorunu!Yani Erdoğan’a göre AKP, eski dinamizminde değildir; bu partiyle 2019 seçimi kazanılamaz!
“Metal yorgunluğu”nu giderecek yenilemenin de; herhalde önce hükümetten başlaması gerekirdi. Çünkü artık parti deyince sadece “saf AKP”den değil, aynı zamanda Hükümet ve artık büyük ölçüde AKP’lileşmiş yüksek askeri ve “sivil” bürokrasiden söz ediyoruz.
Hükümette başlayan bu “değişim”, AKP’nin devletteki teşkilatı haline gelen yüksek bürokrasiye gelecektir. Tabii partinin “sivil örgütleri”nde de değişim için AKP’nin olağan kongresine giden süreç kullanılacaktır.
Hedefin böylesi kapsamlı olmasına dayanak olması için yandaş medya ve AKP propagandası, altı bakanın değiştiği “yeni” kabineyi, “reform kabinesi” olarak ilan etti.
Ancak burada, kabineye yeni giren bakanların bakanlıkları, “önemli” bakanlıklar değil.
…***
Esfender Korkmaz, 21 Temmuz tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Her şeyin başı eğitim”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Lisans programına bakarken, bizde 4 yıllık lisans eğitiminin boşuna bir yıl kaybetmek olduğu anlaşılıyor.Kaldı ki, özellikle bizde sosyal bilimler fakültelerinde anfi sistemi olduğundan çoğu öğrenci sınavdan sınava geliyor. Üniversitede, eğitim sisteminde reform yapmak istersen, yapamazsın… Çünkü sistem eğitim değil, ideoloji için çalışıyor. Önemli olan eğitimin kalitesi değil, ideolojiye ne kadar hizmet ettiğidir. Üniversite eğitimi önünde en büyük engel YÖK' tür. YÖK 1980 darbesinin eğitim sistemini kontrol etmek ve taraflı eğitim için getirilmiş bir kurumdur. Üniversite eğitimini tek düze bir kalıp içine soktu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Eğitim ve araştırmadan daha çok şekil şartı ön plana çıkardı. Fakülteler YÖK istemese ders koyamıyorlar. Bölüm veya program açamıyorlar. Gerçekte YÖK' tekiler en iyi bilim adamları değildir. Ama bilim kararı verirler.Üstelik bu güne kadar YÖK, hep ideolojik gurupların, siyasi partilerin ve hatta tarikatların hakim olduğu bir kurum oldu. Bunun içindir ki, bu gün birçok Üniversitede FETÖ ile ilgisi olmayan ve fakat rejim muhalifi hocalar işten atıldı. Her Üniversitede listeler yapan, militan yöneticiler var. Bu şartlarda siyasi iktidarların objektif ve tarafsız bir YÖK' istemeleri mümkün görünmüyor… Sonuçta Üniversitelerde reform yapmak olanağı da kalmıyor.Orta öğrenime gelince… Tedrisat değişikliği eğitimi geriye götürüyor… Aklın ve bilimin tek düzeye indirgendiği bir toplumun çağı yakalaması mümkün değildir. Küresel dünyada, artık işgaller yok, ekonomik sömürü düzeni var. Onun anahtarı da cari açıktır. Cari açık kaynak kaybıdır. Son on beş yılda 550 milyar dolar cari açık verdik. Biz kaybettik cari fazla veren ülkeler kazandı. Hiçbir işgalde bu kadar kan kaybı olmaz.Eğitim siteminde Ekonomik anlamda Ulusal çıkarlarımızı nasıl koruruz? anlayışı neden düşünülmüyor ?Sonuç olarak… Sanayi devrimini kaçırdık… Bilgi çağını kaçırdık… Kaybettik… Eğitimde geri düşersek, bu defa kaybımız daha büyük olacaktır.