Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Kamu AKP’leşiyor
Evrensel:
Dışarıdaki Gazeteciler’den Cumhuriyet davasına çağrı
Yeniçağ:
15 Temmuz'un kritik komutanı general oldu!
Aydınlık:
AKP’de kıpırdanma
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Remzi Özdemir, 22 Temmuz tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Onlar buna bankacılık diyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Yer İstanbul'un gökdelenlerin bulunduğu bir semt. Her tarafı camlarla kaplı plazanın giriş katındaki konferans salonunu dolduran ağırlıklı olarak bayanlar ellerinde cep telefonları ve kameraları açık bir vaziyette bekliyor.Arka fondaki müzik sesi yükseliyor ve sahneye spotlar eşliğinde 30-35 yaşlarında bir adam çıkıyor. Alkışlarla adeta yıkılıyor salon. Bir kaç dakika daha süren bu alkış tufanı ile birlikte fondaki müzik sesi de yükseliyor.Sahneye çıkan adam kusursuz bir atmosferde sahnenin bir ucundan diğer ucuna gidip geliyor. Sık sık el işaretleriyle tıpkı komedyen Cem Yılmaz gibi seyircilerle temas kurmaya çalışıyor.Fazla da detay vermek istemiyorum ama 2 saat sürüyor bu gösteri.Burası bir tiyatro ya da gösteri merkezi değil.Burası bir banka ve sahneye spot ışılar altında çıkan da sanatçı değil. Yabancı bir bankanın genel müdür yardımcısı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Salondakiler de seyirci değil!Türkiye'nin çeşitli bölge ve şehirlerinden gelen banka çalışanları.Bu gösteri, pardon toplantının amacı nasıl daha çok kâr edilir. Bunun yöntemleri ve hedefler bu genel müdür yardımcısı tarafından espirili bir dille anlatılıyor.Dil espirili ama uygulama acımasız.Bu banka, sektör tarihinde ilk kez ve çok kez mobbinge mahkum edilmiş bir kurum. Şu ana kadar 4 kesinleşmiş mobbing yani psikolojik taciz mahkumiyeti var.Bu banka Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın istihdam seferberliği başlattığı gün yüzlerce kişiyi kapının önüne atan bir kurum. Sırf bu nedenle bile Çalışma Bakanlığı'nın kıyameti koparması gerekirken sadece susuyor.Banka ise bastırıyor 10 bin lira tazminatı ödeyip insanlık suçu olan mobbinge devam ediyor.Onlar buna yeni nesil bankacılık diyorlar.Acımasız hedefler bu bankanın 30-35 yaşlarındaki yöneticiler tarafından adeta dayatılıyor. Banka hakkında açılmış yüzlerce fazla mesai davası yüzlerce işe iade davası ve onlarca mobbig davası devam ediyor.Banka ise inşaat mühendisi, elektrik mühendisi gibi genç yöneticilerle kâr elde etmeye çalışıyor.Bankacılık ve itibar yerlerde sürünüyor ama plazada hayat onlara güzel .Şube personeli bu yöneticilere "icatçı plaza oğlanları" diyor. Çünkü akla mantığa gelmeyecek satış hedefleri türetip zorla yaptırılmasını sağlıyorlar. Gerekirse tencere tava satıcıları gibi kapı kapı dolaş ve sat. İnsanın ve itibarın hiç önemi yok. İtibar onlar için var.Hepsi lüks giyim, lüks yaşam ve lüks araba meraklıları.Bunları elde etmek için ise okulda öğrendikleri matematik bilğilerini kullanıyorlar. Şube personeline verilen imkansız ve acımasız hedefler tutmaz ise 15 yıllık kariyerlerine bakmadan kapının önüne koyuyorlar.Tam bir ahlaksız düzen.Yabancı patron hayatından memnun. Çünkü banka para kazanıyor. Mobbing yapılmış, sosyal faciaya yol açılmış umurlarında bile değil.
şimdi koca sektör bir iki matematikçi, fizkçi ve inşaat mühendisi icatçının elinde itibarsız ve acımasız bir kuruluşlar oldu. Selam bile verdiğinde borçlu çıktığın bazı bankaların önünden bile geçmeye korkan Türk halkı.Türk bankacılığının artık bu icatçı plaza oğlanlarından kurtulma zamanı geldi ve geçiyor. Kâr için her şey mübahtır felsefesi ile sektörü cam kulelerde yönetmeye çalışan bu kişiler aynı zamanda binlerce çalışanın da hayatını zehir ediyor.Türkiye Bankalar Birliği'nin artık bu sürünen itibarı toparlama zamanı gelmedi mi?
…***
Kazım Güleçyüz, 22 Temmuz tarihli Yeniasya gazetesinde, “OHAL’i kaldırmakla övünürken”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“28 Şubat’ın silindir gibi üzerinden geçtiği siyasetteki çöküş ve tahribattan istifade ile aradan sıyrılıp 2002’de girdiği ilk seçimde tek başına iktidar olan AKP, o zaman Güneydoğu’da uygulanmakta olan 12 Eylül ürünü OHAL’i kaldırmakla övünmüştü.Ama şimdi, iktidarının 15. yılında ülkenin tamamını bir senedir OHAL rejimiyle yönetiyor. Üstelik OHAL hukukunu dahi hiçe sayan haksız ve adaletsiz uygulamalarla.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bu dönemde ayyuka çıkan toplu ve yargısız ihraçlar, yaygın ve keyfî gözaltı ve tutuklamalar 28 Şubatçıların yapmak isteyip de bir türlü yapamadığı şeylerdi.Şimdi “millî irade” sözünü dilinden düşürmeyen sivil ve “dindar” görünümlü bir iktidarın eliyle hayata geçiriliyorlar.Allah fırsat vermedi; 15 Temmuz darbecileri başarılı olsalardı ne yapacaklardı? Sıkıyönetim ilan edecek; tasfiye ve kıyım listeleri üzerinden ihraç, gözaltı ve tutuklama furyaları başlatacak; bütün muhaliflerini silmeye çalışacaklardı.
Peki, meş’um 15 Temmuz kalkışması yekvücut halde silah ve tanklara karşı duran halkın demokrasi nöbetleriyle püskürtüldükten beş gün sonra 20 Temmuz’da ilan edilen OHAL rejiminde yapılan ne?
OHAL’in hedefi, iddia edildiği gibi darbecileri tasfiye ve demokrasiyi korumak idiyse, darbeyle de, terörle de hiçbir alâkası olmayan on binlerce insanın aileleriyle birlikte mağduriyetine yol açan toplu ihraç, gözaltı ve tutuklamalar neyin nesi?
Bazıları ters kelepçeyle gözaltına alınıp tutuklanarak tıkış tıkış cezaevlerine doldurulan, aralarında yeni doğum yapmış gencecik annelerin veya evlilik hazırlığındaki nişanlı genç kızların da yer aldığı, çoğu tesettürlü 17 bin kadın mı terörist ve darbeci?!! Yoksa ağır kalp ve böbrek hastası 87’lik Topal Hafız mı?!!
Bu ülkede hukuka ve demokrasiye inanan hiç kimse, gözü dönmüş darbecileri savunmuyor, asla da savunmaz. Ama masumların darbeci ve terörist gösterilmesine de hiçbir vicdan sahibi razı olmaz.İktidar hâlâ “Mağduriyet yok” teranesiyle işin bu cihetini “görmeme” inadını sürdürse de, bu noktadaki farkındalık yaygınlaştıkça zulmün sonu yaklaşıyor.
…***
Özgür Mumcu, 22 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Cumhuriyet’i yargılamak”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhuriyet gazetesinde her gün gazetenin yazar ve yöneticilerinin kaç gündür tutuklu olduğu yayımlanıyor. Bugün ilk tutuklamaların üzerinden 265 gün geçti. İlk duruşma ancak 24 Temmuz’da bu pazartesi yapılacak. İddianameyi aylarca bekledik. Duruşmanın sayın Erdoğan’ın zamanında “Geçmiş yıllarda ifade özgürlüğüne uygulanan tehdit ve baskıların ceremesini yaşamış biri olarak, ifade etmek isterim ki, hiçbir basın mensubunun mesleki faaliyetleri dolayısıyla baskı görmesine, bu baskılar yoluyla basın özgürlüğünün tehdit edilmesine müsaade etmeyiz” diyerek kutladığı Basın Bayramı’na denk gelmesi ise bizimki gibi kendiliğinden trajikomik haller yaratan rejimlere özgü bir şirinlik.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Cumhuriyet hakkındaki iddianame ortaya çıkmadan evvel, iktidar medyası sabah akşam çeşit çeşit komplo teorileriyle gazeteye saldırıyordu. İddianameyle beraber bir şey yazamaz oldular. Cumhuriyet’i linç etmek isteyenlere en güzel cevabı savcılık makamı içi bomboş bir iddianame hazırlayarak verdi.
Bugün, Cumhuriyet davasından ancak iddiaların saçmalığı ve temelsizliği bağlamında bahsedilebiliyor. Bunun sayısız örneklerini Cumhuriyet’teki yazı dizilerinden ve bu köşe de dahil yazarlarından takip etmişsinizdir.İleride cemaatin siyasi davaları hukuk fakültelerinde nasıl sahte delil üretme konusunda ders olarak okutulacaksa, Cumhuriyet davası da delilsiz iddianame örneği olarak senelerce derslerde işlenecek. Delil yetersizliği bile değil, delil yokluğuyla karşı karşıyayız. “Evindeki parkeleri değiştirdiğin adamın oğlu soruşturma geçiren bir şirkete mal satmış”, “On küsur sene önce aynı büroda bir sene çalıştığın avukat sonradan milletvekili olup Meclis Başkanvekilinin hesabına para göndermiş” gibi sözde delillerle süslü bu metin bir gün hukuk devleti hâkim olursa, hukuk fakültelerinde neşeli ders saatlerine konu olacak. Cumhuriyet, yayın politikasını değiştirmekle suçlanıyor. Bir defa bunun suç olmadığının altını çizelim. Ancak asıl meselenin bu olmadığını da belirtelim. Bakın çok uzun süre sayın Erdoğan’ın metin yazarlığını yapmış AKP milletvekili Aydın Ünal, gazetemiz yazar ve yöneticileri gözaltına alındıktan sonra ne yazmış: “2002 sonunda AK Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte Cumhuriyet gazetesi darbe desteklemekten darbe yapmaya evrilmek ister. Ergenekon, Balyoz gibi darbe girişimlerinin içinden Cumhuriyet, İlhan Selçuk ve diğer başka Cumhuriyet yazarları çıkar.” Cemaatin kumpas davalarına sahip çıkan, Cumhuriyet gazetesini bu davalarla mücadele ettiği için suçlayan metin yazarı ağzından baklayı da çıkarıverir: “1960’lardan beri büyüttükleri FETÖ’yü kaybettiler, 1970’lerden beri büyüttükleri PKK zor durumda, şimdi sıra, 1924’ten beri büyüttükleri Cumhuriyet Gazetesi’nde.” Cumhuriyet’i terör örgütü gibi göstererek aslında kimi ve neyi hedef aldıkları açık değil mi?Bugün Çağlayan’da sadece Cumhuriyet gazetesi değil Cumhuriyet’in kendisi de yargılanacak.