Türkiye'den köşe yazarları
Birgün: Mogherini: Demokraside somut adımlar görmek istiyoruz
Cumhuriyet:
İftiralar tek tek yanıt buluyor
Milli gazete:
Çavuşoğlu: AB ile ilişkilerimizi güçlendirmeliyiz
Yeniçağ:
İbadi'den Barzani'ye: Referandumu tanımayacağız
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Ahmet İnsel, 25 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Rehin alınan Cumhuriyet çalışanları”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Aralarında yabancı ülke yurttaşlarının da olduğu, gazetecilerin ve insan hakları savunucularının tutuklanmasından duydukları endişe ve memnuniyetsizliği bildirmek için hükümetle temas kuran bazı yabancı ülke ve AB komisyonu temsilcilerine söylenen ilk sözlerden birinin, “Avrupa’da ve özel olarak Almanya’da iltica talebinde bulunmuş olanların iadesi” talebi olduğunu birçok yabancı kaynak dile getiriyor. Artık ne söyleyenin, ne dinleyenin ve ne de yargı mensuplarının ciddiye aldığı, herkesin kös dinler gibi dinlediği yargı bağımsızlığı mostralık ilkesinin ardından bu talebin gelmesi, başlı başına anlamlıdır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bazı yabancı basın kuruluşlarının temsilcileri de, Türk hükümeti adına konuştukları kişilerin kendilerine yurtdışında Gülen cemaatinin halen çok etkili bir propaganda ağına sahip olduğunu, 15 Temmuz darbesiyle ilgili etkili dezenformasyon yaptıklarını söyledikten sonra, bu dezenformasyona karşı yabancı basının, hükümetin verdiği bilgileri kullanmasını talep ettiklerini aktarıyorlar. Açıkça söylenmese de, tutuklu gazetecilerin, insan hakları savunucularının serbest bırakılması için Batı basını ve diplomasisinin bu talepleri yerine getirmesinin iyi olacağının ima edildiğini anlıyoruz. Cumartesi günkü yazıda dile getirdiğim rehin alma politikası tam da budur.
Ülke dışında Gülen cemaatinin kısmen etkili olan bir dezenformasyon yürüttüğü doğrudur. Bunun en somut örneği, cemaatin kurduğu Stockholm Center of Freedom’un haziran ayında yayımladığı, “I5 Temmuz, Erdoğan’ın darbesi” başlıklı 191 sayfalık broşürdür. Ne var ki Gülen cemaatine bu dezenformasyon olanağını veren esas unsur, iktidarın 15 Temmuz öncesi ve sırasında ne oldu sorusunu yarım yamalak yanıtlarla geçiştirmeye çalışması, olayların üzerini bir sis perdesiyle örtmeye çalışmasıdır. Hükümet, gazetecileri ve insan hakları savunucularını rehin alıp, kendi doğrusunu dayatmaya çalışmak yerine, 15 Temmuz öncesi ve sırasında ne olduğunun üzerindeki karartma örtüsünü kaldırmakla işe başlarsa, amacına belki daha etkili biçimde ulaşabilir.
Dün mahkeme önüne nihayet çıkan Cumhuriyet gazetesinin 11’i tutuklu 17 çalışanı da aslında bu rehin alma politikasının mağdurudur. Bir yandan Tayyip Erdoğan’ın şahsi kin ve garezinin açık nesnesi olan Can Dündar’ın yurtdışında olması, diğer taraftan Reis’in gazetenin yayın politikasını, havuz medyası veya patron gazetelerinde yaptığı gibi belirleyemiyor olmasının sonucudur açılan dava. Dokuz aydır arkadaşlarımızın tutukluluk cezasına çarptırılmalarının yegâne nedeni de budur. Savcılığın arkadaşlarımıza yönelttiği suçun merkezinde Cumhuriyet’in yayın politikasının değişmiş olması iddiası yer alıyor. Rehin alma politikasının en somut ifadesi bu değil midir? Rehinlere karşılık ne istendiği açıkça ifade ediliyor.
…***
Faruk Çakır, 25 Temmuz tarihli Yeniasya gazetesinde, “Mescid-i Aksa dünyanın da meselesi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Filistin’de yaşananlara gösterilen tepkiler, İsrail’in dünyayı eskisi kadar kolay yanıltamadığını gösteriyor.İçlerinde Musevilerin de olduğu gruplar, dünyanın değişik şehirlerinde İsrail’in hak, hukuk ve kanun tanımaz uygulamalarına itiraz ediyorlar.Mescid-i Aksa’ya girişlerin kontrol altına alınmasını hedefleyen bu adımların bir maksadı da “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” politikası olabilir. İsrail’in uzun yıllardan sonra ilk defa Mesci-i Aksa’da Cuma namazının kılınmasına mâni olması, câminin girişine dedektörler koyması ‘ölümü göstermek’ olarak anlaşılabilir. Tepkiler üzerine bu uygulamanın sona ereceği ifade ediliyor ki mutlaka sırada ‘sıtmaya razı etme’ uygulamaları olabilir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Mescid-i Aksa’ya gerektiği gibi sahip çıkılmaması noktasında İslâm âlemi ciddi eleştiriler alıyor. Maddî ve mânevi zenginliğe sahip bazı İslâm ülkeleri sanki böyle bir mesele yokmuş gibi davranıyor.
Filistin halkının ve İslam dünyasının Mescid-i Aksa’nın kapılarına metal dedektörleri koymasına itiraz etmesi İsrail’in büyük plânını bilmesi ve itiraz etmesi sebebiyledir. İsrail’i iyi tanıyan uzmanların da ifadesiyle İsrail’in meselesi Mescid-i Aksa’nın güvenliğini sağlamak değil. Asıl maksat, Aksa’da tek başına söz sahibi olmak ve orasını istediği gibi yönetmek.İsrail’in bu adımları, daha önce alınan kararları rafa kaldırmak ve uzun dönemde bütün Filistinlileri Mescid-i Aksa’dan uzak tutmak.
Mescid-i Aksa öncelikle İslâm dünyasının meselesidir, ama aynı zamanda dünyanın, insanlığın da meselesidir. Orada yaşanan bir haksızlık, bölgeyi ve dünyayı da doğrudan ilgilendirir.
…***
Saygı Öztürk, 26 Temmuz tarihli Sözcü gazetesinde, “Gazeteciden bakana: işte belgesi, bunlar size dinliyorlar” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“2009 yılında Cemil Çiçek, Başbakan Yardımcısı'ydı. 1989 yılından bu yana bakan-gazeteci ilişkisiyle tanıştığı gazeteci-yazar A.ile zaman zaman Ankara ve İstanbul'da görüşmeleri de oluyordu. Yazar, telefonla Çiçek'i aradı, “Bugünlerde İstanbul'a gelecek misiniz?” diye sordu. Çiçek, önündeki programa baktı, “Bir program gözükmüyor” karşılığını verdi. Yazar A., “Sizinle ilgili bir konu var. Mutlaka görüşelim” dedi. Çiçek, bu sözlerden, konunun önemli olduğunu düşündü. İstanbul'a gelince görüşebileceğini belirtti. Birkaç gün sonra İstanbul üzerinden başka bir kente uçakla gidecekti. Yazarı telefonla aradı. İstanbul'dan yapacağı uçuştan iki saat önce Atatürk Havalimanı'na gelen Cemil Çiçek, gittiğinde yazar da havalimanına gelmişti. Cemil Çiçek ile gazeteci baş başa oturdu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Gazeteci, “Bana, cemaatin önemli isimlerinden H. isimli birisi gelip gider, Irak'la ilgili bilgi de getirirdi. Bir gelişinde naylon torbanın içinde bir klasör dolusu telefon tapeleri getirdi. Baktım, sizing yaptığınız telefon konuşmaları. Örneğin … ile konuşmanızda siz şöyle diyorsunuz, o böyle diyor. Tapeleri okuyunca bunların sizi dinlediğini anladım” dedi. İkili arasındaki konuşma şöyle devam etti:
Çiçek: Ne var bu konuşmaların içinde? Okudun mu?
Yazar: Okudum, okudum. Genelkurmay, MİT, emniyet yetkilileri, eşiniz, çocuklarınızla yaptığınız bütün konuşmalardan örnekler var. Bu yaptığınız konuşmalar nedeniyle sizi ‘Derin devletin adamı' gibi gösteriyorlar. Ben, Başbakan Yardımcısı olarak Terörle Mücadele Kurulu Başkanlığı'nı da yürütüyorum. Bu konuşmalar gayet normal. Herhangi bir olay olduğunda bunları ararım. O tapelere baktığınızda benim neredeyse her sabah aradığım kişiler devlet yöneticileri. Bu konuşmalara dayanarak beni ‘Derin devletin adamı' göstermek istiyorlar. Bunun için de Fetullahçılar bir kampanya yürütüyor.Peki, bunlar yayımlanırsa?
– Yayımlanmasında benim için hiçbir mahsur yok. Yaptığım görevin tercihi bana ait değil. Bu görev verildi. Terörle Mücadele Kurulu'nun başkanı olarak arayacağım kişiler terörle mücadele eden, istihbarat sağlayan kuruluşlar olur. Her gün Meteoroloji Genel Müdürü'nü arayacak halim yok. Tarım bakanı olsam tarımcıları, sanayi bakanı olsam arayacağım sanayiciler olur. Bunları yayınlayabilirler.
– Sizi dinlediklerini öğrenince ürktüm, endişe ettim. Bu durumdan sizing haberinizin olmasını istedim. Terörle Mücadele Kanunu benim istediğim gibi çıkmadı. O tasarıyı hazırladığımız günden beri bana ‘derin devletin adamı' yaftası yapıştırılmaya çalışıldı. ‘Derin devletin kurumları' denilince akla Genelkurmay Başkanlığı, MİT Müsteşarlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü gelir. Yaptığım konuşmalar da olaylarla ilgili arayıp-sormadır.Cemil Çiçek, gazeteci-yazardan öğrendiği isimle ilgili olarak ilgili birimden “bilgi notu” istedi. Bu kişiyle ilgili 6 sayfalık not gelmişti. Çiçek, telefonunun cemaatçiler tarafından dinlendiğini öğrendiğinde çok şaşırmıştı. Çiçek, bu durumu H.'nin yazarı olduğu Zaman Gazetesi'nin Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı'ya bildirdi. Dumanlı, Çiçek'in hemşehrisi ve uzun süredir tanıdığı biriydi. Ekrem Dumanlı, H. ile birlikte TBMM'ye geldi ve Cemil Çiçek'le görüştü. Dumanlı, “Bu dinlemenin bizimle ilgisi yok” dedi. Çiçek'in telefonlarının dinlendiğini söyleyen ve yaptığı konuşmalardan örnek aktaran hükümete yakın gazeteci, Zaman Gazetesi'nin Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, telefon dinleme tapelerini yazar A.'ya verdiği öne sürülen H. ile görüşmesini o zamanki Adalet ve İçişleri bakanlarına da söyledi. Ancak o dönem Fetullah cemaatiyle ilişkiler iyi olduğu için kimseye dokunulmadı hatta bir işlem bile yapılmadı. Bu ülkede başbakan yardımcısını bile açıkça dinlemişler. Ülkede yasal olarak telefon dinleyen kuruluşlar belli. Ne yazık ki telefon dinlemeleriyle ilgili bugün hiçbir denetim yok. Cezaları artırmakla yasadışı dinlemelerin önleneceğini sananlar yanılır. Önemli olan etkili bir denetim. Dün, cemaat dinliyordu, bugün kimler dinleniyor ve ne zaman kimin karşısına çıkarılacağı da belli değil.