Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: 9 ay sonra buruk tahliye: 4 arkadaşımızı da Silivri'den alacağız
Yeniçağ:
ABD gözünü Karadenize dikti
Milli gazette:
İsrail güçleri Aksa'ya giren Müslümanlara saldırdı: Yaralılar var
Aydınlık:
Cumhuriyet’te 7 tahliye
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Ataol Behramoğlu, 29 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Adalet ve Saray”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Adalet sarayı sözü bize Batı’dan gelmiş olmalı. Ne zamandan beri kullanıldığını anımsamıyorum. Sanırım Çağlayan’daki binadan önce bizde adliyelere böyle denmiyordu. Resmi adıyla “İstanbul Anadolu Adalet Sarayı”nın dünyanın en büyük adalet sarayı olduğu söyleniyor. Doğru mu, bilmem. Doğruysa da övünülecek bir şey mi? Gerçekten adalet dağıtılıyorsa, evet. Dava sayısının saray gerektirecek kadar çokluğundansa, ayrı konu… Sonuçta, saray denilebilecek büyüklükte, hizmete Ocak 2013’te açılan bir adliye binamız var gerçekten de… Bir de, Ankara Söğütözü’nde bir başka sarayımız, Ak Saray var… Ona artık kısaca Saray ya da külliye deniyor. Yapımında bazı hukuk usulsüzlükleri bulunduğu iddia edildiğinden kaçak saray denildiği de oluyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
İstanbul Anadolu Adalet Sarayı’na bir kez sanık, birkaç kez de izleyici olarak yolum düştü. Sanıklığımın konusu cumhurbaşkanı hakkında kötü söz söylediğim iddiasıydı. Yargıç, söz konusu köşe yazımdaki sözlerimin kötü niyet taşımadığını görmüş olmalı ki ilk celsede beraatıma karar verdi. Çıkarken kendisine “Kolay gelsin” diye seslendim. Duyup duymadığını bilmiyorum. Fakat sabahın erken sayılabilecek bir saatinde, belli yaşta, belli eğitimden geçmiş bir insanın böylesine ipe sapa gelmez konularla zaman ve enerji harcamak zorunda kalması beni gerçekten üzmüştü…
Birkaç gün önce, bu kez Cumhuriyet yazarı ve çalışanı arkadaşlarımızın sanık olduğu davanın ilk günkü duruşmasını izlerken benzer şeyleri çok daha kuvvetle hissettim… Kürsüde belli eğitimden geçmiş, bir meslek sahibi olmak için nice emek harcamış insanlar; sanık konumunda her biri ayrı ayrı değerli, gazeteci, yazar arkadaşlarım; avukat sıraları tıklım tıklım; salon ise aralarında davayı izlemeye gelmiş milletvekillerinin de bulunduğu tutuklu yakınları ve başka izleyicilerle dolup taşıyor. Neden buradayız? Konu ne? Bunca sıkıntı, telaş, kargaşa, öfke, üzüntü ve zaman kaybı neden? Şu anda bu salonda, benim de içinde bulunduğum bu olay gerçek mi, yoksa çok acemice kurgulanmış saçma sapan bir gösteri mi? Gerçek olduğu, yüzlerini dokuz aydır görmediğim, göremediğim arkadaşlarımın her biri salona tek tek alınırlarken, onlar ne kadar dimdik, pırıl pırıl olsalar da içimden yükselen ağlamak duygusu… Musa, Turhan, Güray, Hakan, tüm ötekiler, hepsi… 1982’de Barış Derneği tutuklamasındaki bizleri görüyorum… Aradaki fark, biz hepimiz aynı koğuştaydık… Bilek hakkıyla almış da olsak içeride yazıp çizme şansımız da olmuştu…Adaletin saray sözcüğüyle anılmayı hak etmesi için gerçekten adalet olması, her hangi bir saraydan buyruk almaması gerekir. Öyle değilse, adalet sarayı isim tamlamasını sarayın adaleti olarak değiştirmek gerekir.
...***
Ender İmrek, 29 Temmuz tarihli Evrensel gazetesinde, “Bir gazeteci daha tutuklandı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Hafta başından beri devam eden Cumhuriyet gazetesi yargılanmasında iktidarın ve onun güdümünde yol alan yargının ipliğini bir kez daha pazara çıkarılmışken, Evrensel yazarı Yusuf Karataş önceki gün Diyarbakır’da tutuklandı.Cumhuriyet yargılamaları boyunca hiç kimse hukuk aramadı...Yusuf’un tutuklanmasında da hukuk yok...Cumhuriyet’ten kimse hukuk kaygısı taşıyarak savunma yapmadı...Tutuklu gazeteciler başta olmak üzere yargılanan tüm “sanıklar” savunma yapmaktan çok, dosyanın ne denli dayanaksız, iddiaların ne denli gülünç ve mesnetsiz olduğunu gösterdiler.Savcıları ve hakimleri çaresiz halde izlemek zorunda bıraktılar.Tutuklu ve tutuksuz herkes güçlüydü... “diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Ahmet Şık ise tarihi bir ders verdi...
“Bu bir savunma değil, ithamdır...”“Bayrağın arkasına gizleyecek suçumuz, dinin arkasına gizleyecek günahımız yok.” Ahmet hem güçlü bir gazeteci hem cesur hem de geleceğe güvenle bakan bir devrimci olarak iktidarı ve onların bu gün hedefe koydukları eski kader ortaklarıyla yaptıklarını bir çok yanıyla çarpıcı olarak ortaya yere serdi.“Bu darbe bize Allah’ın bir lütfüdür” diyen Erdoğan’ın Fethullah Gülen ile kader ortaklığını ve “Kontrollü darbe” sürecinden iktidarın ve gerici zihniyetin nasıl yararlandığı izah etti.Meclis bombalanırken Fidan ve Gülmez’in rahatça yemek yediklerini de aktarılanlar ortaya çıkarmış oldu.Cumhuriyetçiler, iddianameyi suratlara çarpmakla kalmadı, itham etti, yargılamanın nasıl bir iktidar organına dönüştüğünü gösterdiler.Bir hafta boyunca süren duruşmalardan sonra; “Bir gün gelecek ve bu savunmalar hukuk fakültelerinde ders olarak okutulacak” yargısı genel bir kabul gördü.Cumhuriyetçiler, ne denli gülünç iddialarla düzmece bir yargılama yapıldığını dünya alem gösterdiler.Ancak Savcılar ve Hakimler yaşananlardan hiç sonuç çıkarılmamış olmalı ki, Evrensel yazarı Yusuf Karataş DTK soruşturma kapsamında gülünç iddialarla tutuklanabildi.Savcının ifadesini bile almadığı, Emniyet ifadesiyle tutuklama talebiyle mahkemeye sevk ettiği arkadaşımız polis fezlekelerine dayanarak tutuklanabildi. Cumhuriyet iddianamesindeki iddialar gerçekten de gülünçtü...Pideciye verilen sipariş, parkeciye çıkarılan havale suç sayılarak gazeteciler aylardır hapiste yatırılmıştı... 2009 yılından itibaren fiziki ve teknik takip altında olduğu açığa çıkan Evrensel yazarı Yusuf Karataş ise katıldığı “Mevsimlik Tarım İşçi Kurultayı” “terör” faaliyeti olarak gösterilerek tutuklanabiliyor.
…***
Remzi Özdemir, 29 Temmuz tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Bankacılığın sendika sınavı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bundan 2 yıl önce İtalya'nın Turin kentinde gezerken büyük bir yürüyüşe şahit oldum.Banka çalışanları çalışma koşullarının iyiliştirilmesi ve çalışma saatlerinin düşürülmesi için 1 günlük greve gitmişlerdi.Yüzlerce bankacı ellerinde pankart ile Turin caddelerinde şarkı söyleyip slogan atıyordu.Caddenin etrafındaki halk ise grevci bankacıları alkışlıyorlardı.İtalya, Türkiye'ye çok benziyor aslında. Kuralsızlık ve daha bir çok yönüyle Türklere benziyor. Bu nedenle İtalyanlar için tam Avrupalı denilmez.Ama banka çalışanlarının greve katılışı, hakkını araması ve bu insanlara vatandaşların desteği bizim görmediğimiz bilmediğimiz bir kültür.Yani kimse bankacıları grev yaptıklarından dolayı , "senin yüzünden faturam yatmadı, çekim ödenmedi, şunum olmadı" diye dövmeye kalkmıyordu. Tam tersi Demokratik haklarını kullandıkları için alkışlıyordı.Bizde olsaydı her halde bu bankacıları müşteriler linç ederdi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
…***
THY grevinde olanları hatırlayın.Uçuşlar aksıyor diye yolcular THY personeline saldırmıştı. Bundan cesaret alan THY yönetimi çok sayıda grevciyi işten atmıştı.Dikkatinizi çekerim işçiler anayasal haklarını kullandıkları için işten atıldı.Mahkeme "bu işçiler atılamaz suçtur" diyerek işe iade kararı verdi. O dönem THY'nin başındaki isim olan Hamdi Topçu mahkeme kararını tanımadı ve bu işçileri geri almadı.Gerçi daha sonra da Hamdi Topçu'yu işten attılar o ayrı bir konu.Bu örneği bir ülkedeki grev kültürü ve yasalara bakış açısını anlatmak için verdim. Cumhurbaşkaı Erdoğan OHAL sayesinde grevleri ertelediklerini söyledi.Bu açıklamadan sonra işveren elbette sendikayı takmaz.Nitekim Akbank grevinde de gördük. Grev ilanının asılmasından saatler sonra devreye Bakanlar Kurulu girdi ve grevi erteledi. Üstelik banka öyle bir mahkeme kararı da çıkarttı ki sendikanın açıklamalarını yayınlamak bile yasaklandı. Tüm bu gelişmeler olurken yerli sermayeli bir banka açık açık sendikasızlaşma operasyonu sürdürüyor. Özellikle bölge müdürleri şube personelinin sendikadan çıkması için baskı yapıyor. Hatta bazı şubelerden çıktıklarına dair ekran görüntüsü bile istemişler.Bu bölge müdürleri ve yöneticileri aslında anayasal suç işliyorlar. Oturdukları o koltuk yarın mutlaka gidecektir. İşte o zaman ciddi davalarla muhatap olabilirler. Nitekim sendika bu yöneticiler hakkında Savcılıklara suç duyrusunda bulundu.Baskıdan kurtulmak için sendika şart. Sendikacılıkta bir söz var: En kötü sendika sendikasızlıktan iyidir. Nitekim işverenlerin sendikadan kurtulmak istemeleri de bunu gösteriyor. İstedikleri gibi at koşturma ve baskı için sendikadan kurtulmak istiyorlar.Bankacılık sektöründe malesef şu an sendikal alt kültür yok. Banka yönetimi bankacıları adeta köle gibi çalıştırıyor, istediği zaman kapının önüne koyuyor ve halen sendikasına sahip çıkmıyor. Oysa sektörde genel bir sendika olsaydı bugün mobbing olur muydu.