Temmuz 30, 2017 07:53 Europe/Istanbul

Birgün: Tahliye kararı verilen Cumhuriyet çalışanları Silivri Cezaevi'nden çıktı

Cumhuriyet:

AKP’de 2019 için Meclis çoğunluğu kaygısı

Evrensel:

Özelleştirmenin yeni adı: Şehir Hastaneleri

Yeni Mesaj:

Sattığımız madeni 10 kat ödeyerek alıyoruz

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Faruk Çakır, 29 Temmuz tarihli Yeniasya gazetesinde, “Reform olmadan asla”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye sağa da baksa, sola da baksa ertelemeyi tercih etse de yapması gereken iş bellidir: Ayak bağı olan hukuksuz uygulamaları bırakıp reform yapmalı.Kimse, “Geçen yıllarda reform yaptık, yetmez mi?” dememeli. Evet belli nisbette reform yapıldı, arka arkaya ‘AB’ye uyum paketleri’ açıklandı, ama ihtiyaçlar da yenilendiği için yapılan reformlar yetmedi. Ayrıca yapılması icap eden ve millete de ilân edilen reformların bir kısmı ve belki de büyük kısmı zaten yapılmadı. Türkiye en başta “Kopenhag Kriterleri”ne uyacağını ilân etmemiş miydi? Peki, bu sözler yerine getirildi mi? “Hadi, reform yapılsın” denildiğinde idareciler; “Bize Ankara Kriterleri yeter” diyerek asfalt yol yerine patika yolda ilerlemeyi tercih etti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Gel zaman, git zaman bu günlere geldik ve Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek de “reform yapılmadan olmaz” anlamına gelen haklı tesbitlerde bulunmuş. Şimşek, A Haber’de katıldığı bir programda gündemdeki konuları yorumlarken “bu sene muhtemelen daha fazla borçlanacağız” da demiş.

Büyüme rakamlarını da değerlendiren Şimşek, şöyle devam etmiş: “Bir şok yaşamazsak veya Almanya gibi ülkelerle yaşadığımız sıkıntılar ekonomide önemli bir yansıma bulmazsa, iç talepte de göreceli bir ivme söz konusu. Tabiî ki Türkiye çok rahat bir şekilde önümüzdeki 10-15 yılda tekrar yüzde 5-6 büyüme patikasına oturabilir, ama bunun ön koşulu var. Bizim gerek rekabet gücümüzü arttıracak ve yatırım ortamını daha da iyileştirecek gerekse hukuk sistemimize olan güveni pekiştirecek ilâve reformlara ihtiyacımız var. Türkiye, gerek performansıyla gerekse yapacağı ilâve reformlarla adalet, hukuk sistemine ilişkin algıyı da iyileştirerek, daha fazla küresel yatırım ve dışarıdan daha fazla kalıcı uzun vadeli kaynak çekerek, içerideki kaynakları da makine-teçhizata, yazılıma, Ar-Ge’ye yönlendirecek yeni bir sistem oluşturması lâzım.”     

Şimşek, faizlerde indirimin söz konusu olup olmadığına yönelik bir soru üzerine de şunları kaydetmiş: “Bu tavuk-yumurta gibi bir konu. Prensip olarak Merkez Bankası’nın ne yapması gerektiği konusunda ben yorumda bulunmuyorum. Şu bir gerçek mi, Türkiye’de faizler yüksek mi? Evet. Nasıl düşürülür faizler? Tasarrufları arttırarak, katma değeri yükselterek, Türkiye’nin yatırım ortamını iyileştirerek, ülkeye uzun vadeli fonu çekerek. Yoksa Merkez Bankası üzerinden yapacağımız tartışmalarla, önlendirmeyle kalıcı bir şekilde faizi aşağıya çekemeyiz.”

Uzun sözün kısası, Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in de ifade ettiği üzere “Hukuk sistemimize olan güveni pekiştirecek ilâve reformlara ihtiyacımız var.”

Ayrıca faizlerin emirle inmesinin mümkün olmadığının ifade edilmiş olması da dikkat çekici. Faizlerin yüksek olmasını netice veren israf denizinde yüzerek “faizler insin” demek bir anlam ifade eder mi?

Bazıları ilgi ve bağ kurmak istemese de Türkiye’nin ekonomisinin düzelmesi için de hukukun iyi işlemesi icap eder. Hak, hukuk ve adalet sisteminin arızalı olduğu bir yerde ekonomi de düzelmez, faizler de inmez.Tabiî ki bunu bilmek ve ifade etmek için uzman olmak da şart değil. Görünen köy klâvuz istemez: Türkiye millet menfaatine olan reform adımlarını atmaktan geri durmamalı.

…***

İzzettin Önder, 29 Temmuz tarihli Evrensel gazetesinde, “Kanıt mı istiyorsunuz!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“6 bin 337 akademisyen, 41 bin 667 öğretmen, 115 bin 94 kamu çalışanı, 4.034 yargıç ve savcı işinden uzaklaştırılmış, 195 medya örgütü kapatılmış ise, FETO ile ilişki içinde olmanın ve bu gerekçe ile, ahireti ileriye bırakalım da, bugün bağımsız yargı karşısında hesap verme gereğinin bundan daha güçlü kanıtı olur mu? Bu kişiler ve örgütler bir gecede mi işe girdi (alındı) ya da faaliyete geçti de, devlet denen, elinde istihbarat örgütü, içişleri bakanlığı teşkilatı, asker ve polisi olan devasa kuruluşun hiç haberi olmadı da, şimdi de toplumdan anlayış ve af dilenerek canla başla ülkeyi selamete çıkarmaya çalışıyor? Siz inandınız mı?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bir dönemler siyasi kadro desteği ve bir meczubun robotları marifetiyle ordunun parçalanması rampaya koyuldu ve bu trajediye savcılık rolünü de üst düzey siyasi yetkililer üstlendi. Müşterek düşman(!) halledildikten sonra, şimdilerde de temizleme faaliyeti bizzat ortağa yöneltilirken, dikensiz gül bahçesinde tek adam hâkimiyetinin kurulabilmesi için toplumun aydınlıkçı ilerici kesiminin sesi kesilmeye çalışılmaktadır. Eğer dünkü temizliği siyasi erkle birlikte Gülen robotları yaptı ise ve bugünkü temizliği de siyasi iktidar robotları Gülencilere karşı yapıyorsa, muhakkaktır ki, yarınki temizlik de bugünün toplumsal cinayetini işleyen siyasi kadroya yapılacaktır. Çünkü tarih geriye yürümez ve gelecek de gelecek ve bu zillet sona erecektir. Görünürdeki bu iç kavga, içi birbirine düşürerek ülkeyi parçalama amacı güden emperyalizmin ajanı vasıtasıyla kurguladığı senaryodur.

Akademide kıyım uygulanırken, sesi çıkmayan YÖK, bu emre itaatte de kusur etmediğine göre, o da ancak bir sekreterlik makamıdır.

İktidarın durmadan dillendirdiği Türkiye’yi kıskanıyorlar ve ne zaman kalkınmacı bir hamle yapılsa ülkeyi bölmeye çalışıyorlar mealindeki cümlede yanlış ve doğru ifadeler yanyana olduğu gibi, eylemin faili de yanlış tanımlanmaktadır. Belki amaçtan bağımsız, ama Türkiye’yi gerçekten bölme çabaları var ve bu çabalar artık aşikâr oluyor. Bu doğru bir saptama, ama bu işlem Türkiye’nin kalkınma çabaları ile doğrudan ilgili olmadığı gibi, bölme işini doğrudan ya da taşeron olarak yapan ya da yapmaya yeltenen fail olarak da yanlış hedef gösteriliyor.

…***

Ali Sirmen, 30 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Bağımlı yargının ‘yarı adil’ kararı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Cumhuriyet davasını görmekte olan İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi beş günlük duruşma sonunda, nihayet ara kararını verdi, arkadaşlarımızdan yedisi tahliye olurken, beşinin de tutukluluk halleri devam etti. Hemen belirtmeliyim ki bu olayda, hukuken açıklanabilecek hiçbir gelişme beklemediğim için, karar beni hiç şaşırtmadı, herhangi bir başka karar da şaşırtmayacaktı. Ama kimileri haklı olarak soruyor: Şimdi bu karar karşısında ne denebilir? Acaba beş kişiyi içeride tutarken yedi kişiyi tahliye eden bu karara bakıp da “bardağın yarısı daha doğrusu yüzde 71’i dolu, yüzde 29’u boş” mu diyeceğiz? Tutukluluk halleri sürdürülen sanıklarla ilgili kararı sert biçimde eleştirenlere “Yahu insaf ama adamlar yedi kişiyi de tahliye ettiler, kararın sanıkların yüzde yetmişi için adil olan yanını görmemek de haksızlık değil mi” diyenlere ne yanıt vereceğiz? “Hiç de haksızlık değil, karar baştan sona adil değildir” yanıtı vermekte haklı olacağımızı baştan söyleyeyim.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Yüzde yetmişi adil, yüzde otuzu gayrı adil bir karar olmaz.Pilav üstü yarım döner gibi, yarım adil bir karar olamaz. Adalet bir bütündür. Bir karar da ya tümüyle adildir ya da hiç adil değildir. Eğer biri hariç bütün sanıkların tutukluluk hallerine son verilmiş olup da yalnız biri içeride tutulsaydı da yine yargılamanın adil olup olmadığı konusundaki saptama değişmeyecekti. Yargının adil olup olmadığı kararların yönüne değil, içeriklerine, hukuki gerekçelendirilme ölçütlerine, müsnet suçların gerçekte sabit olduğunu saptayacak delillerle kanıtlandırılıp kanıtlandırılmadıklarına, kararı veren yargıçların yürütme veya hehangi bir başka güce bağımlı olup olmadığına yani tarafsızlıklarına bağlıdır. Bu ölçütlere uygunluk açısından bakıldığında, Cumhuriyet davasında tutukluluk halleri devam eden arkadaşlarımız hakkında verilen kararların hukuki dayanaklarının olmadığı veya kararda açıklanmadığı görülmektedir. Tutukluluk hallerinin devamıyla ilgili olarak ileri sürülen, artık alışılmış formalite formülü haline gelmiş klişeler, AİHM’nin bu konuda aradığı ölçütlerden yoksundur.Ara karara bakıldığı zaman, tutukluluk haline son verilenler ile tutukluluklarının devamına hükmedilenlerin hangi ölçütlere göre ayrıldıklarını kestirmek imkânı yoktur. Örneğin hakkındaki gözaltı kararını yurtdışındayken haber alınca onurlu bir davranışla, mahkeme önünde hesap vermeye gelen Akın Atalay’ın kaçma şüphesinden söz edilemeyeceğine göre hangi ölçütlerle tutukluluğunun devamına karar verildiğini anlamak imkânsızdır. Herhalde, Kadri Gürsel’in tahliye edilmesi halinde FETÖ’cülüğüyle ilgili delilleri yok etmesinden söz etmek mümkün değildir. Zira bunların zaten mevcut olmadıkları dosya mündericatından anlaşılmış olup olmayan bir şeyin yok edilmesi de mümkün değildir. Kısacası İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi’nin ara kararı adil olduğunu kanıtlayacak gerekçelerden yoksundur.