Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: Yenikapı’da büyük Kudüs mitingi
Cumhuriyet:
CHP'den ticaret, sanayi ve esnaf odalarına mektup: ‘Adalet olmazsa iş de aş da olmaz'
Evrensel:
Vicdan ve adalet nöbeti devam ediyor
Yeniçağ:
MHP Gölcük teşkilatında toplu istifa
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Ceren Sözeri, 30 Temmuz tarihli Evrensel gazetesinde, “Bir gazetenin bağımsızlık mücadelesi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhurbaşkanı Erdoğan Die Zeit Yayın Yönetmeni Giovannidi Lorenzo’ya Temmuz başında bir söyleşi vermiş, o söyleşide dünyanın hiçbir yerinde bağımsız medya diye bir şey olduğuna inanmadığını söylemişti. Geçtiğimiz hafta boyu devam eden Cumhuriyet gazetesi davası tam da Erdoğan’ın bu inançsızlığı üzerine kurulmuştu. Bu durum, beş gün boyunca süren duruşmalarda sorulan sorularla da kanıtlandı. Mahkeme heyeti her sanığa ısrarla yaptıkları haberi, yazdıkları yazıyı, hatta iş sözleşmelerinin kim tarafından yapıldığını sordu. Soru sorma biçimleri bir örgüt şeması çıkarma gayretlerini apaçık ortaya serdi. Her soru “kimden emir aldınız”a çıkıyordu çünkü emir-komuta zinciri olmadan gazetecilik yapılabileceğine inanmıyorlardı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Cumhuriyet gazetesi davasını beş gün boyunca izledim, ‘niye?’ diye soranlara verecek ilk cevabım Türkiye’de gazeteciliğin nasıl suç sayıldığına en yakından tanık olma gayretiydi. Mahkeme heyeti ‘adeta’ iletişim fakültesine yeni girmiş bir gazeteci adayının soracağı soruları ülkenin en iyi gazetecilerine sordu, bir gazetecilik ve gazetecilik etiği kursu niteliğindeydi savunmalar, duruşma salonunda dinleyemeseler de tüm gazeteci adaylarına yol gösterecek. Manipülasyon, Murat Sabuncu’ya anlatmak çok ağır gelse de 16 Temmuz’da “Çözüm Demokrasi” manşetini gizleyip altındaki “Türkiye kaosta” haberini iddianameye koymaktır örneğin. Altı milyon oy almış bir partinin genel başkanları Yenikapı’ya çağrılmadığı için “Eksik Demokrasi” başlığını atabilmektir editoryel bağımsızlık, bunun için kimseden icazet alınmaz. Bülent Utku’nun yaptığı gibi “niye” diye soranlara verilecek en iyi yanıt “Sana ne” olabilir.
Mahkeme beş gün boyunca yargılananlara iddianamede geçen haberler, manşetler, köşe yazıları hakkında suç unsuru olabilecek tek bir kanıt gösteremedi. Sonucu biliyorsunuz, tahliyelere sevinmekle birlikte “Vakıf Senedi üzerindeki illiyetleri ile denetim görev ve sorumlulukları ve bu ilkelerden ayrılma çerçevesinde yardım suçunun ana hareket noktasının oluşabildiği” gerekçesiyle Murat Sabuncu, Akın Atalay, Kadri Gürsel ve Ahmet Şık’ın tutukluluğunun devamına karar verildi. Bu, Hürriyet gazetesini “Doğan Yayın Grubu İlkeleri”ne uymadığı için yargılamak kadar saçma bir durum.
Bir sonraki duruşma 11 Eylül’de, mahkemenin tanık olarak dinlenmesine karar verdiği isimlere bakarak Vakıf içindeki tartışmalardan yürüyeceği belli oldu ancak bu durumda Vakıf yönetiminde olmayan yalnızca bir ay yayın danışmanlığı yapmış Kadri Gürsel’in ya da hiçbir yöneticilik görevi olmayan Ahmet Şık’ın neden hala tutuklu olduğu sorusu yerinde duruyor.
Cumhuriyet davası bir gazetenin bağımsızlık mücadelesi olarak tarihe geçti, yargılananlar için bir onur şüphesiz. Bundan sonraki aşamada bu operasyona kapı açan eski yöneticilerin, iddianame için ifade veren gazetecilerin, tweet’leri iddianameyi güçlendirmek için kullanılan, partisinin lideri adalet için 450 km yürüyen Mustafa Balbay’ın tutumlarını izleyeceğiz. Cumhuriyet bir kale, onun üzerinden gazetecilere çok açık bir mesaj verilmeye çalışılıyor. Bu davada iki taraf yok, bu bir mesleki onur mücadelesi, sonuçları da gazetecileri, siyasetçileri, okuyucuları kısaca hepimizi etkileyecek.
…***
Ahmet Takan, 30 Temuz tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Profesyonel asansörmasyon”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Her AKP'li kendine göre mealen açıklamalar yapıyor. Meclis'teki Milletvekillerinin yaş ortalaması 52. Genç Milletvekili oranı yüzde 1,5. En yaşlı parti 54 ortalama ile MHP. En genç parti ise 46 ortalama ile HDP. TBMM'nin internet sitesine girin bakın. Milletvekillerinin öz geçmişlerine bir zahmet göz atın. Kaç kişi ilk defa mebus olmuş, kaç kişi kaç dönem aralıkla veya üst üste milletvekili seçilmiş.! Efendim, siyaset sadece Meclis'te mi yapılıyor?. Doğru soru. O zaman beldenizden başlayarak alt alta koyun hem oy attığınız hem de diğer partilerin; belde, ilçe, il başkanlarının isimlerini ve onların takımlarını...Aslında profesyonel bir iş haline gelmiştir "siyasetçilik" ülkemde.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Siyasette koltuğu kapan kolay kolay öyle kendiliğinden bırakmaz. Canı pahasına aslanlar gibi savaşır (!) o makam için. O kartvizit var ya o kartvizit... Hani, üstünde falanca partinin il başkanı veya belediye başkanı diye yazar. Bol bol arkalarına "hamili kart yakinimdir" diye yazarsınız, koltuğunuzda iyice bir gerindikten sonra da fiyakalı imzanızı çakarsanız. Maymuncuk gibidir. Her kapıyı açar. Muhalefette misiniz? Hiç fark etmez. İktidar sırasını yılmadan beklersiniz!.. Onun için R. Erdoğan'ın, "Profesyonel deformasyon diye bir hastalık var.Uzun süre görevde kalanlar bu hastalığa yakalanabilirler" tespitine canı gönülden katılıyorum katılıyorum daa... Bizzat kendi eliyle delmedi mi 3 dönem kuralını?..Ne AKP'de ne diğer partilerde kimseciklerin profesyonel deformasyon hastalığını kendiliğinden kabul edeceğine hiç inanmıyorum. İktidar partisi ekibini, kuruluş tarihinden çok öncelerinden beri yakından takip ederim. Ne mebuslar gördüm, ne muhabbetlerine şahit oldum; seçimde kendisini listeye koymadı diye ağız dolusu hakaretler savuran. Sonra da verilen ilk eski mebuslar yemeğine koşa koşa giden. Hem de ne gitmek!.. 3-4 AKP'li eski mebus, bir mekanda bir araya gelmiştir:--Başbakan, eski milletvekillerine parti genel merkezinde yemek veriyormuş. Sana davet geldi mi?..--Geldi. Sana?..--Bana da geldi ama ben kesin gitmeyeceğim. Artık bu partiden de Başbakandan da bir şey olmaz. Halk çok kızıyor...--Ben de siyasetten yoruldum zaten. Partinin yaptığı işler de hiç hoşuma gitmiyor. Hiç içime sinmiyor. Bir daha siyasette düşünmüyorum. Üstelik, gitmem demek bu çirkin politikaları onaylıyorum demek manasına gelir . Ben yokum arkadaş... Kim giderse gitsin. Ben yokum!..Bu muhabbetlerine şahit olduğum AKP'li eski mebusların- istinasız- koşa koşa davete icap ettiklerini... Bir daha listeye konulmadıklarında yine sövmeye devam ettiklerini, yeniden listeye girme şansını yakalayanların ise partisi ve liderine nasıl methiyeler yağdırdıklarına kulaklarımla duyup gözlerimle şahit olmuşumdur. Bir daha mebus listesine konulmayana kadar.Sadece AKP'de değil Türk siyasetin tüm alanlarında profesyonellik böyle bir şeydir işte!.. 30 küsur senedir Ankara'nın siyaset koridorlarında haber kovalayan bir gazeteciyim. Hiç, "Ben yoruldum, artık tamam. Yerime bir başkası gelsin" diyene rastlamadım. Hele "ben yetersizim"i ima edeni bile görmedim. Rastlayacağıma da göreceğime de asla ve kata ihtimal vermiyorum.
…***
Mehmet Kara, 30 Temmuz tarihli Yeniasya gazetesinde, “Normalleşme nasıl olur?”başlıklı yazısını kaleme almıştır.
“20 Temmuz 2016 tarihinde ilân edilen Olağanüstü Hal (OHAL) bir yılını doldurduktan sonra 4. kez uzatıldı. OHAL sonrası Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de askıya alınmıştı.
Muhalefet partisi olmasına rağmen hükümetin neredeyse bütün icraatlarını tasvip eden, 18 maddelik anayasa değişikliğini ve 18 maddelik içtüzük değişikliğini beraber hazırlayan MHP’nin genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin OHAL’i hükümetten daha fazla desteklediği malûmunuz.Bahçeli şimdi, “Normalleşmemiz ve demokrasimizi zenginleştirmemiz gerekiyor” diye bir açıklama yaptı.Peki, Türkiye’nin normalleşmesi yani, “olağan hal”e geçmek için olağanüstü halin kaldırılması gerekmez mi? Demokrasimizi geliştirmenin yolu da buradan geçmiyor mu? Bunların cevabı verilebilmeli…”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Tuğrul Türkeş’in yeni kabinede yer almaması değişik yorumlara sebep oldu. 7 Haziran 2015 seçimlerinde AKP tek başına iktidar olamayınca, koalisyon hükümeti kurma çalışmalarına girişilmişti. Koalisyon kurulamayınca da dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu muhalefet partilerinden bazı isimlere bakanlık teklif etmiş, bu isimlerden Tuğrul Türkeş bakanlığı kabul etmişti. Türkeş sonrasında AKP’den milletvekili seçilmişti. Türkeş bu dönemde partisinden de (MHP) ihraç edilmişti.
Türkeş kabineye giremeyince, bunun AKP-MHP yakınlaşması sonrasında Bahçeli’nin istediğinin olduğu kulislere yansımıştı. Türkeş’in bakan olamamasında bunun etkisi ne kadar oldu bilemiyoruz. Bahçeli’ye, Türkeş’in kabine dışı kalması sorulunca, “Gidişinden haberimiz yokken, gelişimizden nasıl haberi olacak? Onu Ahmet Davutoğlu ölçüsüyle birilerinin izah etmesi lâzım” diye bir açıklama yapması Davutoğlu’nu hayli sinirlendirmişe benziyor.
Davutoğlu, Bahçeli’ye cevap verirken, “Her zaman yaptığı gibi nezaketsiz bir şekilde şahsım üzerinden gündem değiştirme çabasına girmiştir” diye sert ifadeler kullanırken, “Bahçeli ise uzlaşmaz tavrının karşılığını sandıkta görmüş ve MHP parlamentoda dördüncü parti konumuna gerilemiştir” ifadeleri polemiği daha da büyüttü.
…***