Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Hulusi Akar ve Erdoğan'dan Akıncı Üssü davasına müdahillik talebi
Yeniçağ:
NATO'dan Rus jetlerine müdahale
Aydınlık:
Mescidi Aksa hedefte
Hürriyet:
MHP'de Akşener'in partisi için 625 istifa
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Esfender Korkmaz, 2 Ağustos tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Memur masada doğru temsil edilmiyor” başlıklı yazısını okuyuucularla paylaşıyor.
“Memur maaşları için toplu görüşmelere, hükümetle memurlar adına en fazla üyesi olan Memur-Sen katılacak. Toplam 3 milyon 200 bin memur var. Memurların ancak yarısı sendikaya kayıtlıdır. 2015 yılında sendikalı memur sayısı, 1 milyon 679 bin iken 78 bin artarak 2016 yılında 1 milyon 756 bin olmuş. 2015'ten 2016'ya diğer sendikalarda üye sayısı azalırken, Memur-Sen'de üye sayısı artmış.Memur-Sen 2018 ve 2019 yılları en düşük memur maaşları için kümülatif olarak sırasıyla yüzde 16.60 ve 16.69 oranında artış teklif ediyor. Ayrıca görüşmelere katılacak Memur-Sen haksız olarak, kendi üyeleri için toplu sözleşme ikramiyesinin diğer memurlara göre bir kat daha fazla, yani iki kat verilmesini istiyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bu tür haksızlıkları ve yanlışlıkları önlemek ve ayrıca tüm memurların masada temsil edilmesi için memur maaşları ile ilgili temel sorunlar çözülmelidir. Toplu sözleşmeye en fazla üyesi olan tek sendika yerine, belli bir büyüklüğün üstünde, örneğin 200 bin üyesi üstünde üyeye sahip sendikalar katılabilir. Yasada değişiklik yapılarak, bu sendikaların 200 bin üyesi başına bir temsilci olmak üzere, bir temsilci heyeti seçilebilir. Söz gelimi bugünkü şartlarda, Memur-Sen'den 5 üye, Kamu-Sen'den 2 üye ve KESK'ten de 1 üye olmak üzere, toplam 8 kişilik bir temsilci heyeti oluşturulabilir. Memur maaşlarını hesaplayan programlar var ve fakat hiçbir memur hangi maaşı neden aldığını bilemiyor. Çünkü maaş hesabı, aşırı karışık. Sistem değiştirilmeli ve basite indirgenmelidir. Belki bir hatırlatma olabilir diye söylüyorum... Memurların ödediği vergiler, bir yandan bütçeye gelir kaydediliyor, öte yandan gider kaydediliyor. Yani fiilen bir hareket olmuyor.SONUÇ: Siyasi iktidarlar memurları önce sendikalara bölüyor, sonra kendinden yana olanları alıp masaya oturuyor. Memur hakkını savunacaksa ve adil bir artış istiyorsa, sendikalar konusunda daha bilinçli olmalıdır.
...***
Kazım Güleçyüz, 2 Ağustos tarihli Yeniasya gazetesinde, “Yargıdaki tıkanma”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Yargıdaki tıkanma bir sonuç ve en önemli sebebi de bu tesbitle ifadesine çalışılan acı gerçek.Krizin yargı boyutunda, ülke gerçekleriyle inatlaşan resmî ideolojinin, bu çerçevede bizzat yargıyı kullanması da çok önemli bir role sahip.Hiçbir tesir altında kalmadan sadece adaleti tecellî ettirmekle görevli bir kurumun resmî ideoloji bekçiliğine soyunup muhalifleri cezalandırma misyonunu üstlenmesi büyük bir talihsizlik.Bunun, şimdi iş yükünün ağırlığından yakınanlarca, “ideolojik” maksatlarla açılan dâvâları öne çekip sür’atle sonuçlandırarak yapılmış olması, adalet kavramı açısından ayrı bir skandal.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
17 Ağustos depreminden sonra, binlerce insana mezar olan çürük binaların müteahhitlerine açılan dâvâların—“günah keçisi” olarak seçilen Veli Göçer hakkındaki hariç—hemen hepsi zaman aşımından düşerken, aynı depremi “İlâhî ikaz” olarak yorumlayanlara açılan dâvâların olağandışı bir sür’atle görülüp mahkûmiyetle sonuçlandırılması, bunun en tipik örneklerinden.
Aynı şekilde manevî tazminat dâvâlarında verilen kararların, dâvâcı ve dâvâlıların kimliğine göre yüz seksen derece değişebilmesi ve ister istemez çifte standart eleştirisine konu olması da.
Bu da toplumdaki adalet duygusunu zedeleyerek yargıya güveni sarsan çok ciddî bir problem.
Son tartışmalarda, köklü bir yargı reformunun kaçınılmazlığı ve âciliyeti en yetkili ağızlardan bir kez daha tekrarlandı. Ancak bu yöndeki söylemlerin hiçbir yeniliği ve orijinalliği bulunmuyor.
Dahası, şimdiye kadar defalarca tekrar edildikleri halde gerekleri yapılmadığı ve icraata aksetmediği için, inandırıcılıkları kalmadı. Artık lâf değil, uygulama bekleniyor.
Ve yaşanan derin sistem krizinin yargı cenahındaki yansımalarını sona erdirmek için, gösterişli adalet sarayları inşa edip, yeni mahkemeler kurmak, yüksek yargı organlarında yeni daireler ihdas etmek, AYM ve HSYK’yı tekrar yapılandırmak yetmiyor. Hukuk fakültelerindeki eğitime neşter atarak, hukuk anlayışını adalet ve demokrasi temelinde yenilemek de icab ediyor.
…***
İhsan Çaralan, 2 Ağustos tarihli Evrensel gazetesinde, “Yusuf Karataş neden tutuklandı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Yusuf Karataş arkadaşımız, geçen hafta, Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı tarafından sürdürülen “DTK soruşturması” kapsamında tutuklandı. Önceki gün jet hızla hazırlanan iddianameyle de hakkında “Terör Örgütü Yöneticisi” olmak iddiasıyla 22,5 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Elbette Türkiye’nin halkları, az çok siyasetteki gelişmeleri izleyen Türkiye ve dünyanın her ülkesinden insanlar, dün suç olmayanın bugün suç sayıldığı konseptler oluşturularak tek suçları barış, özgürlük, demokrasi istemek, hak, hukuk mücadelesi içinde olmak olan insanların tutuklandıklarını, bazılarının uzun tutukluluktan sonra serbest bırakılırken bazılarının da yine konsept gereği ağır cezalara çaptırıldığını biliyorlar, biliyoruz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelee yer veriyor:
…***
Yusuf’un tutuklanmasının da aslında dün suç olmayan eylemlerinin bugün suç sayıldığı bir konsepte geçilmesi nedeniyle ve “Biat etmeyenlerin yargı yoluyla hizaya getirilmesi” politikası kapsamında gerçekleştirildiği artık hiç kimse için bilinmez değildir.
Yusuf’un savcılığa çağrılıp tutuklanmasına konu olan “suçların” önüne koyulmasıyla bunu daha iyi öğrendik.
Bu tutuklamanın, genel yaklaşım ötesinde, “özgün” nedenlerini görmek için, “Yusuf Karataş kimdir?” sorusu etrafında bir köşe yazısı çerçevesinde verilecek şu yanıtlar yeterli olacaktır.
Yusuf Karataş, kuruluşundan beri Evrensel gazetesine haberler yaparak, köşe yazıları yazarak, yaklaşık son bir yıldan beri de gazetenin Diyarbakır Ofisinde profesyonel olarak da görev yapan, bölgenin ağır koşullarında gerçeğin peşinde koşan bir gazetecidir.
Yusuf Karataş, ilk gençlik yıllarından beri, Türkiye halklarının sorunlarını kendisine sorun edinen, demokrasi mücadelesinin, emek mücadelesinin içinde ve yanında yer alan, sözcüğün gerçek anlamıyla bir aydındır.
Yusuf Karataş, Kürt sorununun demokratik çözümünden yana tutum almış; Kürt sorununun demokratik çözümünü, Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesinin önemli bir unsuru olarak görmüş, Kürt sorununun çözümü için bölgedeki faaliyetlere kendisi ve partisinin politikaları doğrultusunda katkı yapmak için çaba göstermiştir.
Bu ülkede köşe dönmeyi, çalıp çırpmayı değil de ülkesini düşünen, demokrasi mücadelesi ve emek mücadelesine gönül ve güç veren bir kişi, ülkenin polisinin, savcılarının dikkatini çekmezlik edemezdi. Eğer ederse; ülkesi ve halkı için iyi bir şey yapan herkesi mutlaka cezalandırmayı ilke edinen egemen sınıfların siyasi temsilcilerinin gözüne giremez; o mevkilere, makamlara da gelemezdi. Gelen de bu gelişlerini hak ettiklerini kendilerini oralara getirenlere göstermek zorundaydı. Nitekim bugün bu makam sahipleri getirildikleri makamı hak ettiklerini göstermek için ellerinden geleni yapıyorlar!
İçinden geçilen bugün; gerçeği yazan gazetecilerin, halkın sorularını sorun edinen siyasetçilerin, aydınların, demokratların, insan hakları savunucularının, emek mücadelesinin ön safında yer alanların hedefe konduğu, tutuklanıp yargılandığı bir dönemde, Yusuf’un tutuklanması hiç de şaşırtıcı olmuyor; hani yukarıda belirlemeye çalıştığımız her “sıfatı” için ayrı ayrı “tutuklama” yapmadan savcıların öfkesi yatışmaz gibi geliyor insana!
Şimdi, savcılığın Yusuf’un tutuklanması sırasında sorduğu sorulardan anlaşılıyor ki; Yusuf 2009-2013 yılları arasında, “fiziki ve teknik takibe” alınmış, ortam dinlemesi yapılmış. Karataş’a emniyette, bu takibin sonucu olarak elde edilen bilgilere dayanılarak, Roboskî Katliamı ve YSK’nin bağımsız milletvekili adaylarını veto etmesi protestosu , DTK Sosyal Politikalar Komisyonu Emek, Göç ve Yoksulluk Çalışma Grubunun 6-7 Nisan 2013 tarihlerinde Viranşehir’de düzenlediği “Mezopotamya Mevsimlik Tarım İşçileri Kurultayı”na katılması sorulmuş, bu faaliyetler “terör faaliyeti” olarak gösterilerek de tutuklanmıştır! Öyle anlaşılıyor ki; o günkü (2008-2013 yılları) koşullarda, suçlama konusu olacak bir durum söz konusu olmadığı için olacak 2013’te teknik takip kaldırılmıştır.
Böyle durumlarda yasa gereği, Karataş’a, “teknik takip” yapıldığı ve bir suç unsuruyla karşılaşılmadığı için özür dilenip, takibin kardırıldığının bildirilmesi gerekirken bu yapılmamış, bunun yerine emniyet ve savcılık, “zamanı geldiğinde” kullanmak üzere bir köşeye kaldırmıştır! 2015’te değiştirilen TMY ve OHAL’in ilanı, dahası Kürt sorununda barışçıl çözüm girişimlerinin “terör” sayıldığı yeni konsept içinde Yusuf’u bu, “Eskiden suç sayılmayan suçları”ndan dolayı, şimdiki yasalara da aykırı olarak tutukluyor! Ve bütün bunlar mahkeme safhasında daha ayrıntılı tartışılacak!