Ağustos 02, 2017 10:42 Europe/Istanbul

Birgün: CHP'den HDP'nin başlattığı Vicdan Nöbeti'ne destek

Cumhuriyet:

Vekil sayısının artması kime yaradı... AKP bunu hesaplamış mıydı?

Yeniasya:

Katar’a yeni çağrı

Evrensel:

Ankara'da eylem ve etkinliklere bir aylık yasak!

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Kamil Tekin Sürek, 2 Ağustos tarihli Evrensel gazetesinde, “Düşünce özgürlüğü”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Cumhuriyet gazetesi davasında Ahmet Şık’ın sözleri bitti. Hakimler soru sormaya başladı. Bir iki sorudan sonra Mahkeme Başkanı, “PKK ve DHKP-C sence terör örgütü müdür?” diye sordu. Aklıma Hulki Cevizoğlu geldi. Programına bazen “solcu” aydın ya da siyasetçi çağırır ve programın bir yerinde onlara mutlaka “PKK’ye terör örgütü” diyor musun?” diye sorardı. Sonraları bu sorular bazı başka TV programlarında da sorulmaya başlandı. En son, Hakan Çelik, CNN’deki programında İngiltere’nin Türkiye Büyükelçisine “Sizce PYD terör örgütü mü?” diye sordu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bu soruların amacı, karşısındakini hizaya getirmek, devletin resmi görüşüne katılmaya zorlamak, izleyiciler karşısında hedef haline getirmeye çalışarak insicamını bozmak vs. Başta, bu sorulara “Hayır terör örgütü değildir” diyenler sadece tecrit edilir, bir daha programlara çağrılmaz, gazetelerde hakkında birkaç küfürlü yazı yazılır, sonra olay unutulurdu. Sonra, devletin terör örgütü kabul ettiklerine terör örgütü demeyenlere dava açılmaya başlandı. Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’ye CNN’deki programında aynı soruyu soran Ahmet Hakan olumsuz yanıt alınca, Elçi apar topar gözaltına alınmış, Diyarbakır’dan İstanbul’a uçakla getirilmiş ve savcı karşısına çıkarılmıştı. Daha sonra olanları biliyorsunuz.

Halbuki, demokrasi iddiası olan ülkelerde böyle sorular televizyonlarda, panellerde sorulmaz. Hele mahkemelerde hiç sorulmaz. Çünkü, PKK’nin terör örgütü olmadığını düşünen biri, PKK yandaşı ya da üyesi olmayabilir. Ya da örneğin “FETÖ en alçak terör örgütüdür” diyen biri gizli Fethullahçı olabilir. 

Mahkeme Başkanı bu soruyu hukuki bir saikle sormuyor. Farz edelim ki Ahmet Şık “Her iki örgüt de terör örgütü değildir” dedi. Ne olacak? Mahkeme Başkanı bu cevaptan önündeki dosya ile ilgili nasıl bir sonuç çıkaracak? “Ha demek ki Ahmet Şık da teröristtir”  diye mi düşünecek? Bunu hukuki sınırlar içinde diyemez. Ceza verirken gerekçeli karara mı yazacak? Yazamaz.  Sanıyorum oradaki o soruyu sorma amacı Hulki Cevizoğlu’nunki ile aynı. Ahmet Şık uzun uzun iddianamenin ne kadar hukuk dışı, mantık dışı ve AKP yanlısı olduğunu anlattı ya… FETÖ’ye en büyük yardımın AKP yöneticileri tarafından yapıldığını ispatladı ya… Duruşmayı izleyenler de Ahmet’i ellerini patlatırcasına alkışladı ya…İşte, başkan o izleyicilere ve salondaki gazetecilere, “Siz Ahmet Şık’ın savunmasını çok beğendiniz, alkışladınız ama; O, o kadar da masum değil, bakın terör örgütlerine terör örgütü demiyor, terörü fikren destekliyor” demeye getirdi sözü. Hulki Cevizoğlu’nun yaptığı gibi, devlet gibi düşünmeyen birini, devlet gibi düşünen, düşünmeye zorlanan çoğunluğun dışına atmaya ve o çoğunluğa hedef göstermeye çalıştı. Herkesin, devletin resmi görüşü gibi düşünmeye zorlandığı bir ülkede demokrasiden söz edilemez. Çoğunluğun görüşüne katılmayanlara saygı gösterilmeyen ülkelerde düşünce özgürlüğü yoktur. Resmi görüşe katılmayanların ya da devlete biat etmeyenlerin cezalandırıldığı yerde faşizm vardır.

…***

Faruk Açkır, 2 Ağustos tarihli Yeniasya gazetesinde, “Çocuklar değil biz suçluyuz!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) ve Jandarma Genel Komutanlığı’ndan alınan rakamlara göre güvenlik birimlerine gelen ya da getirilen çocuk sayısı her geçen gün artıyor ki bu tablonun asıl sorumlusu, asıl suçlusu, asıl kabahatlisi çocuklar değil büyüklerdir; yani bizleriz.Zihninizi rakamlara boğmak istemeyiz, ama hadiseyi görebilmek için tabloyu kısaca özetlemekte fayda var. Mağdur, fail veya şahit olmak üzere güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocuk sayısı, 2012 yılından bu yana kesintisiz bir şekilde artıyor. İşte rakamlar: 2012 yılında 245 bin, 2013 yılında 274 bin, 2014 yılında 290 bin, 2015 yılında 303 bin, 2106 yılında ise 333 bin kişiye yükselmiş.TÜİK verilerine göre, yalnızca 2015 yılından 2016 yılına artış yüzde 10’u bulmuş durumda. Güvenlik birimlerine 2016 yılında gelen veya getirilen çocukların; yüzde 54.8’i 15-17 yaş grubunda, yüzde 23.2’sinin 12-14 yaş grubunda, yüzde 21.9’unun ise 11 yaş ve altındaki çocuklar olduğu anlaşılmış.”diyen yazar, yazısının devamında şu satırlara yer veriyor:

…***

Güvenlik birimlerine 2016 yılında gelen veya getirilen 333 bin çocuğun; yüzde 47.5’i mağdur olarak, yüzde 32.6’sı kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiasıyla, yüzde 12.3’ü bilgisine başvurma amacıyla, yüzde 3.5’i kayıp, yüzde 4.1’i ise bu sebeplerin dışındaki nedenlerden dolayı geldi ya da getirildi. Mağdur olarak gelen çocukların yüzde 87.6’sı ailesine, yüzde 3.2’si sağlık kuruluşuna yüzde 2.6’sı da sosyal kuruma teslim edilmiş. Çocukların yüzde 72.9’unun sigara, yüzde 8.6’sının sigara ve alkol benzeri kötü alışkanlıklar kazandığı anlaşılmış.

TÜİK’in ortaya koyduğu tablo farklı yönleriyle yorumlanmayı ve değerlendirmeyi hak ediyor. Başta Türkiye’yi idare edenler olmak üzere hepimizin “Bize ve çocuklarımıza ne oldu?” diye sormaya ve düşünmeye ihtiyacımız vardır. Her geçen yıl suça karışan çocukların sayısının artması alarm zili olarak görülmesi gerekir. Bu tablo aynı zamanda eğitim sisteminin sıkıntılarını da ortaya koymuş olmuyor mu?İlk okuldan başlayarak lise son sınıfa kadar çocuklarımızı mecburî eğitime tâbi tutuyoruz ve suça karışan çocuklar da ekseriyetle bu yaş aralığında bulunuyor. Suça karışan çocuklarımızı konuşurken aynı zamanda eğitim sistemini de masaya yatırmamız icâb etmez mi? Yılın çoğunu okulda geçiren öğrenciler nasıl oluyor da bu kadar suça bulaşabiliyor?Çocuklarımızı itham etmeden kendimizi suçlamalıyız. Onların akıllarını ve kalplerini ikna edebilecek bir eğitim sistemi kurabilmiş olsaydık acaba suçlu listesi bu kadar kabarık olabilir miydi?Yarını beklemeden bu meseleyi enine boyuna konuşmak ve tartışmak durumundayız. Bugün gerekli tedbirleri almaz ve yayılma istidadı gösteren bu yangını söndürmezsek Allah muhâfaza çok geç kalmış oluruz.Eğitimciler ve sosyologlar bu tabloyu çok iyi tahlil etmeli ve çözüm aramalıdırlar. En kötüsü de bu feci tablolara rıza göstermek ve normal kabul etmektir. Bu fenalığı hem kendimize hem de çocuklarımıza yapmayalım..

…***

Murat Yetkin, 2 Ağustos tarihli Hürriyet gazetesinde, “Darbecilerle hesaplaşmanın en iyi yolu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“15 Temmuz darbe girişimiyle hesaplaşma adına en önemli davalardan birisi Ankara 4’üncü Ağır ceza Mahkemesinde başladı: Akıncı üssü davası.Davada 486 sanık askeri darbe girişiminde bulunmak, Meclisi, Cumhurbaşkanlığını, polis özel harekât karargâhı, uydu yer istasyonu ve başka yerleri F-16 uçakları ve saldırı helikopterleri ile bombalamak, toplam 77 kişiyi öldürmekle suçlanıyorlar.Aralarından 45 sanık hakkında 330’ar kere ağırlaştırılmış ömür boyu hapis isteniyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bu sanıklar arasında, darbe girişiminin askeri harekât sorumlusu olmakla suçlanan eski Hava Kuvvetleri Komutanı Akın Öztürk de bulunuyor.Akın Öztürk, Fethullah Gülen’in “Hava Kuvvetleri imamı” olduğu iddia edilen ilahiyatçı Adil Öksüz ve onun ekip arkadaşı Kemal Batmaz’dan talimat almakla suçlanıyor.Batmaz hâkim karşısındaydı. Ama onunla benzer şekilde 16 Temmuz sabaha karşı Akıncı üssü etrafında yakalanıp sonra serbest bırakılan Adil Öksüz yoktu; onu serbest bırakanlar hakkında “Fethullahçı Terör Örgütü- FETÖ üyesi olmak” suçlamasıyla ayrı bir soruşturma yürütülüyor.

Bir numaralı sanık Fethullah Gülen, malum ABD’de yaşamaya devam ediyor; hükümetin bütün çabalarına karşın da iadesi, hatta orada yasal işlem yapılması yönünde henüz bir işaret yok.

15 Temmuz darbe girişimiyle de, Türkiye’nin çok çektiği asker ve sivil darbeci zihniyetle de hesaplaşmak için bu davalar önemli birer fırsat.Ancak bu hesaplaşmanın en iyi yolu aslında bağımsız mahkemelerin adalet dağıtmasına izin verecek siyasi iklimi ve milletin mahkemelerin gerçekten adalet dağıttığına inanmasını sağlamak.Ne yazık ki hâlihazırdaki durum bu değil. Hatta AK Parti tabanın dörtte üçünün mahkemelerin adalet dağıttığına tam olarak inanmadığı, hem de CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü sırasında yapılan bir araştırmada anlaşılmış, bu basına yansımıştı.