Türkiye'den köşe yazarları
Birgün: AKP’nin idam stratejisi belli oldu
Cumhuriyet:
Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nda ast-üst krizi
Aydınlık:
Polis akademisi sorularını çalanlara operasyon
Evrensel:
Akıncı Üssü davasında Akın Öztürk savunma yaptı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Meriç Velidedeoğlu, 4 Ağustos tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “‘Hukuk’ mu ‘Guguk’ mu?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“R.T. Erdoğan, geçen ayın son haftasında kendisini -yıllarca- el üstünde tutan Batı’lı dostlarına (!) seslendi. “Almanya ya da Amerika’da yapılınca suç sayılan ‘eylem’, Türkiye’de yapılınca niye hak-hukuk oluyor?” sorusunun hemen ardından da -bıyık altından bir “gülümsemeyle” -“Sizdeki ‘hukuk’ da bizdeki ‘guguk’ mu?” diye sordu. Anlaşılan Erdoğan, bu “Hukuk-Guguk” ikilisini seviyor; çünkü geçen yıl da, yine bu dostlarına, “Sizinki hukuk da bizimki guguk mu?” diyerek aynı soruyu yöneltmişti, üstelik dört dörtlük bir “ciddiyetle”. Bu “gülümseme” ve “ciddiyet” ayrımına değinmeden önce, “guguk” söylemine şöyle bir baksak diyorum, değerli dostlar!”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
“1940”lı yıllarda -özellikle- ellili yıllarda, İstanbul Üniversitesi’nde türlü fakültelerdeki öğrenciler, yılda bir kez yayınlanan birer “dergi” çıkarırlardı; bunların içinde en tanınmış olanı, “Hukuk Fakültesi”nin “Guguk” adlı dergisiydi. Bu adın seçilmesinin nedeni, “hukuk” ve “guguk” sözleri arasındaki ses uyumu olmasıyla birlikte, Guguk’ta yalnız hocalara takılmalar, karikatürler yer almaz, “hukuk”un “guguklaştırılması” da örnekler verilerek eleştirilirdi.
Sanırım ellili yıllara ait bir Guguk’ta, tarihçi “Ahmet Rasim”den yapılmış bir alıntı vardı: “Halet Efendi Olayı!” Bu tarihsel olaya daha önce de değinmiştim; izninizle yine kısaca anımsayalım: 1800’lerin ilk yıllarında, İstanbul’da hükümete karşı eleştiriler uluorta söylenmeye, üstelik çoğalmaya başlayınca, önlemek için bir çözüm bulup bunu da Padişah’ın onayına sunmak üzere “Meclisi Vükela” (bir bakıma Bakanlar Kurulu) toplanır. Toplantıda bulunan, dönemin ünlülerinden (danışmanlarından) Halet Efendi: “Şimdi Okçular Başı’ndaki berberin başı kesilsin, bunlara örnek olur korkarlar!” deyince, içlerinden biri: “Aman ha! O benim berberim!” diye itiraz eder. Bunun üzerine Halet Efendi “Eh! O zaman, öte yandaki berberin boynu vurulsun!” der...
Kuşkusuz bu alıntıyla öğrenciler, böyle bir “adalet” anlayışının da, tüm güçlerin “tek kişide” toplanmasıyla oluşan “hukuk”un da, nasıl “guguk”a dönüştürüldüğünü göstermek istemişlerdi.
Demek ki, hukuksuzluğun, yönetimin “pervasızca hukuku çiğnemesi”nin anlatımıydı, ortaya konuşuydu, kısacası göstergesiydi “GUGUK”!..
Böylece geleceğin hukukçusu olacak gençlerin armağanı olan “guguk”, “guguklaşma” hep bu anlamda, “olumsuz” anlamda kullanıldı yıllarca...
Ve şimdi, Batı’nın, ülkemizdeki durumu, yaşananları, imza atıp kabul ettiğimiz “Evrensel İnsan Hakları”nın çoğunun hiçe sayılmasını, basın özgürlüğünün göz göre göre çiğnenmesini, “dikta” rejiminin temelini oluşturan tüm erklerin bir kişinin avucuna almasını, söylemeleri, eleştirileri yeter de artar Türkiye’nin ne halde olduğunu ortaya koymakta... Dolaysiyle onların bu eleştirilerine “yanıt” vermek için de, Erdoğan’ın ülkemizde uyguladıkları “hukuk”u, “guguk”a benzeterek yapması, unutulmayacak, üstelik acı bir gülümsemeyle anılacak; sanırım tarihsel bağlamda da...
…***
Burhan Ayeri, 4 Ağustos tarihli Yeniçağ gazetesinde, “YAŞ'ın doğru ve yanlışları”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türk Silahlı Kuvvetleri'ndeki yeni düzenleme ve emeklilikler tartışılır hale geldi. En çok Deniz Kuvvetleri üzerinde duruluyor. İki yıllık Koramiral Adnan Özbal'ın kuvvet komutanlığına getirilmesi şaşırttı. Önündeki ondan kıdemli üç amiralin devre dışı bırakılması kimilerine göre sürpriz. Medyada TSK'dan haberlerdeki başarısı ile tanınan Fikret Bila bile şişti. Oysa mantıklı düşünülse 15 Temmuz'da zaaf gösteren iki unsurdan biri Deniz Kuvvetleri idi. Bu yüzden Donanma Komutanı ve altındaki iki ismin devre dışı bırakılması normal. Darbe teşebbüsünde aktif rol alan savaş gemilerini hatırlayın.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Ayaklanmacılar eğer başarsa, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı bunlardan birine götüreceklerdi.Hava Org. Hasan Küçükakyüz'ün Hava Kuvvetleri Komutanlığı'na atanması da normal. Abidin Ünal'ın bu zamana kadar yerinde kalması bile beklenmiyordu. Ona bağlı gözüken uçaklar her tarafı bombalamıştı.Hani şimdi birileri çıkıp "Ya istihbarat zaafı" diye sorarsa. "MİT ayrı konu" cevabını veririm. Kaldı ki bunca atalete rağmen Erdoğan "Darbeyi eniştemden öğrendim" diyebiliyorsa sebebini başka yerlerde arayın. En başta da "kara kutu"da. Anlayacağınız işler TSK'daki istihbarattan sorumluları emekli etmek kadar kolay değil!
Yeni atamalar içerisinde bir ismin hakkını vermek istiyorum. Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Güler'i Tuğgeneralliği döneminde tanıma imkânım oldu. Ali Öncü sayesinde. Gazeteci kardeşim, Güler'i daha tek yıldızlı generalken "Geleceğin Genelkurmay Başkanı" ilan etmişti. Bu tahmin rotasında ilerliyor. Org. Güler son dönemde üstlendiği Jandarma Genel Komutanlığı'ndaki çabasıyla en tepedeki puanı aldı.
…***
Murat Yetkin, 4 Ağustos tarihli Hürriyet gazetesinde, “Ankara’da olağandışı gelişmeler”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ankara’dan son birkaç hafta içinde gelen haberlere topluca bakarsanız, icra gücünü halk oylamasıyla elinde toplamış bir cumhurbaşkanı altında kurulmuş bir tek parti hükümetinden beklenecek kestirilebilirlik düzeyinde olmadığını görebilirsiniz.
Mutlaka birbirleriyle doğrudan ilintili olması gerekmez ama topluca baktığınızda tabloyu başka türlü okuyabileceğiniz gelişmelerden bazıları şunlar:
- Başbakan Binali Yıldırım’ın 15 Temmuz’un yıldönümünde Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Fikret Bila’ya söyledikleri, aslında bitmemiş bir tartışmayı yeniden alevlendirdi. Başbakan o gece MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a ancak 22.40 gibi ulaşabildiğini ama bir darbe girişimi olduğuna dair bilgi alamadığını, bu kanıya Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile görüştükten sonra varıp halka duyurduğunu söylüyordu. Bu saat bilgisi, Hürriyet köşe yazarı Abdülkadir Selvi’nin “Darbeye Geçit Yok” kitabında istihbarat kaynaklarını esas alarak verdiği ve köşesinde de yazdığı saat akışından farklıydı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
- O tartışma içinde 15 Temmuz gecesi Ankara, Yenimahalle’deki MİT karargâhındaki bir yemeğe dair yeni ayrıntılar, yine Selvi’nin yazılarıyla ortaya çıkmaya başladı. MİT Müsteşarı, öğleden sonra gelen MİT’e helikopterle saldırılacağı ihbarına ve bu ihbarı Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar ile paylaşmış olmasına karşın tarihi daha önceden belirlenmiş bir yemeği ertelemeye gerek duymamıştı. Yemekte Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez ve Suriyeli muhaliflerin temsilcisi Muaz el-Hatib’i ağırlıyordu.
- Selvi, Görmez’in verdiği bilgilere dayandığı anlaşılan yazısında “daha çorbadan iki kaşık almadan” Fidan’a gelen telefonla yemeğin bittiğini, Fidan’ın “Acil bir durum var” dediğini, zaten yemeğe oturmadan önce de böyle bir ihtimalden söz ettiğini, “darbe” sözünü ise ilk defa eşinin telefonuyla duyduğunu aktardı. Buradaki olağandışı durum yalnızca o olağanüstülük içinde yemeğin iptal edilmemesi değildi akşam yemeğine –bildirime göre- saat 22.00’de başlanmasıydı da.
- Bu arada 21 Temmuz’da Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Almanya ile zirve yapan krizi görüşmek üzere mevkidaşı Sigmar Gabriel ile bir telefon görüşmesi yaptı. Görüşmenin içeriği üzerine her iki taraf da bir açıklama yapmadı. Almanya ile krizde öne çıkan iki konu vardı. Biri, malum, 15 Temmuz kanlı girişiminden sonra Almanya’dan siyasi iltica talebinde bulunan Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının iadesi konusu. Diğeri ise her iki ülkenin birbirini casuslukla suçlaması… Türk kamuoyu daha çok Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamaları üzerinden Alman gazeteci Deniz Yücel ve insan hakları savunucusu Peter Steudner’in PKK adına casusluk yaptığı suçlamasına aşina. Oysa Almanya da bazı Diyanet görevlilerinin Almanya’da yaşayan Türkler hakkında MİT adına Fethullahçı faaliyet fişlemesi yoluyla casusluk yaptığı iddiasında.
- Görmez 31 Temmuz’da istifasını verdi, hükümet de kabul etti. Görmez’in henüz ne zaman kurulacağı açıklanmayan İslam üniversitesinin başına geçeceği bildirildi.
- 2 Ağustos’ta toplanan Yüksek Askeri Şura, Orgeneral Akar’ı yerinde tutup üç kuvvet komutanını emekliye sevk etti. Başbakan Yıldırım, 16 Nisan referandumuyla geçilen Cumhurbaşkanlığı sisteminde Türk Silahlı Kuvvetlerinin de yeniden yapılandırılacağının işaretini verdi.
- 3 Ağustos’ta yapılan dev rüzgâr enerjisi ihalesini, Türkiye’deki geçmişi 160 yılı bulan Alman Siemens liderliğindeki konsorsiyumu kazandı.
- Aynı 3 Ağustos’ta Alman ARD’ye demeç veren AB Komsiyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, Türkiye ile müzakereleri kesmelerinin söz konusu olmayacağını söyledi ve Türkiye komşumuz, unutulmaya terk edemeyiz” dedi; siyasette az rastlanan, olağandışı bir deyim kullanarak.
Tekrar etmek gerekiyor, bu gelişmeler birbiriyle doğrudan ilgili, ya da tamamen ilgisiz olabilir. Ancak toplu halde baktığınızda Ankara’da kapalı kapılar ardında ilginç gelişmeler olduğu anlaşılıyor.15 Temmuz dosyaları açıldıkça yeni gelişmeler de beklenebilir.Bu pilav daha epey su kaldıracak gibi görünüyor.