Ağustos 09, 2017 10:15 Europe/Istanbul

Birgün: Kılıçdaroğlundan belediye başkanlarına önemli talimat

Aydınlık:

Erdoğan’dan Kılıçdaroğluna kritik mesaj

Cumhuriyet:

Avukatları yok etme talimatı: Savunmayı susturun

Milli gazette:

TSK’ya zırhlı araç takviyesi

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Cevher İlhan, 9 Ağustos tarihli Yeniasya gazetesinde, “Tarım ve hayvancılıkta iflas”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Gündemin hayhuyunda üzerinde durulmayan konulardan biri de, 29 Temmuz tarihli ve 30138 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan kararla, buğday, arpa, mısır ve pirinç ithalatının yansırıa Et ve Süt Kurumu’nun canlı büyükbaş, küçükbaş ve et ithalatında gümrük vergilerinin düşürülmesiydi.Vakıa şu ki, AKP iktidarının baştan beri hep “millî tarım politikası” iddiasıyla, seçim bildirgelerinde, hükümet programlarında verdiği vaadlerin aksine Türkiye’de tarımı ve hayvancılığı yok eden ve köylüyü, çiftçiyi çökerten emr-i vakilerin ardı arkası kesilmiyor.Bunun içindir ki, çiftçinin tam da 2017 üretim desteklerini beklediği sırada hasat mevsimini üreticiye zehir eden ve çiftçiyi sırtından vuran kararnâme ile hububat piyasasının bozulduğundan, özellikle ekili alanların üçte ikisini oluşturan buğday ve arpa piyasasının işlemez hale gelip tarıma darbe vurulduğundan şikâyetçiler.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Gümrük vergisinin düşürülüp çiftçi-tüccar-sanayici zincirinin kopmasıyla hububat piyasasının bozulduğundan yakınan ziraatçılar, “ithalat kararnamesi”yle piyasada kilogramı 1.30 TL olan buğdayın 80 kuruşa düşmesinde olduğu gibi çiftçinin iki kez zarar ettiğini bildiriyorlar.

Başbakan’ın daha Ekim 2016’da “Söylediğimiz söz senettir, kafa karışıklığı olmasın” taahhüdüyle açıkladığı Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın ”Millî Tarım Reformu” olarak adlandırılan “paket”te, 2009’da tarımda verimliliğin artırılması, ürün deseninin değiştirilmesi için öngörülen ve Türkiye’nin 30 havzaya bölündüğü “havza modeli”nin yedi yıl sonra uygulanmayıp raftan indirildiğinin ortaya çıkması üzerine, Ocak 2017 itibariyle ilçe ve ürün bazında çalışmalarla “havza modeli”nin uygulanmasıyla yıllık 15 milyar liralık ilâve tarımsal üretim elde etme hedefli “tarıma destek” sözü verilmişti.

Keza “Millî Tarım Projesi’nin ikinci bölümünün hayvancılıkta yerli üretimi destekleme modeliyle kendi hayvan varlığımızı artırmak” olduğunu belirtip, “Eti ucuzlatacağım, et ihtiyacını karşılayacağım’ diye bu kadar zengin toprakları olan, bu kadar imkânı olan bir ülkenin, sürekli ithalat yapması akıllı bir iş değil. Onun için 25 ilimizde mera hayvancılığı yetiştirici bölgeleri oluşturuyoruz…” açıklamasıyla hayvancılıkta da “havza modeli”ne benzer alt bölgelerin oluşturulacağı, “yetiştiricilik”, ”besicilik”, “süt ve sanayi bölgesi” olmak üzere üç ayrı ana bölge belirleneceği, her ilin aldığı bölgeye uygun hayvancılık yapıp buna uygun destek alacağı proje ile hayvancılıkta ithalata bağımlılığın azaltılması ve yerli hayvan varlığının artırılmasının hedeflendiği “hayvancılığa yeni destekler” vaad edilmişti.Bu kapsamda özellikle Doğu ve Güneydoğu illerinin ağırlıklı olarak yer alacağı 25 il “Yetiştiricilik Bölgesi” ilân edilerek bu bölgede besilik hayvan yetiştiriciliği yapılacağı, yem bitkileri desteklerinin artırılacağı ve böylece besilik hayvan ithalatı yerine ihtiyacın bu bölgeden karşılanacağı, yatırımcılara yüzde 50 oranında karşılıksız (hibe) desteği sağlanacağı kaydedilmişti. Ne var ki, 28 Haziran’daki Bakanlar Kurulu kararına ilişkin ek kararla tarım ürünleri ithalatında yüzde 130’lara varan gümrük vergilerinde indirimle önü açılan “ithalat rejimi”yle zaten zorda olan sektör bütünüyle krize sokuluyor.Neticede, üretimi ve üreticiyi desteklemek yerine, tahıl ambarı Türkiye’ye her yıl binlerce ton ithal buğday ve tahıl ithaliyle, yine Kurban Bayramı öncesinde tâ Latin Amerika ülkelerinden binlerce canlı hayvan getirilmesiyle tarım ve hayvancılık sektörü resmen katlediliyor.

...***

Nuray Sancar, 9 ağustos tarihli evrensel gazetesinde, “Yeni devlet mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Ekranda “Yeni bir devlet kuruyoruz lideri de Tayyip Erdoğan’dır” diyen AKP Eski MKYK Üyesi Ayhan Oğan’ın sözü, infial yaratan bütün durumlarda olduğu gibi partinin yetkilileri tarafından “Bizi bağlamaz” denilerek münferit hadiseler çuvalına atıldı. Oğan da ikinci bir açıklama yaparak sözlerinin arkasında durduğunu iddia etti ama yeni devlet kurmaktan değil, 15 Temmuz’dan sonra devleti yeniden tahkim ve inşa etmekten bahsetti. Kuyuya atılan münferit taşlardan AKP icraatının güncel ve uzak hamlelerini tespit etmeye alışık kamuoyu; adım adım başkanlık sistemine geçiş, ‘askeri vesayeti tasfiye ediyoruz’ iddiasıyla tek parti hegemonyasının inşası, toplumsal cinsiyet kalıplarının muhafazakar bir içerikle yeniden kurulmaya çalışılması vb. konularda yetkili yetkisiz şahısların ağzından çıkan sözde münferit kerametlerin siyasal norm değişiminin nasıl ilk habercisi olduğuna defalarca tanık olduğundan haklı olarak yoğun bir tepki gösterdi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

AKP şimdiye kadar devlet işleyişinde hukuki ve siyasi bir dizi değişikliğe imza attı. Ne var ki yeni bir devlet kuruyoruz gibi bir laf, devletle hükümetler arasında geçici bir ilişki olduğuna; AKP giderek bir devlet partisi haline gelse de icraatının devletin “iyi” özüne dokunan nitelikte olmayacağına; devletin hep sınıflar ve siyasetler üstü, konjonktürel müdahalelerin değiştiremeyeceği bir esasa sahip olduğuna inanan geniş bir nüfus açısından ağır bir meydan okumaydı.

Öte yandan belli ki devlet kurumlarının yeniden yapılandırılması, kuvvetler ayrılığının bertaraf edilmesi, Meclisin etkisizleştirilmesi, bu sürecin kadrolaşmayla da taçlandırılması AKP kadroları ve çeperinin yeni bir devlet kurulduğu zehabına kapılmasına yol açıyor. Belli bir seçmen kitlesine de bunu propaganda ediyorlar. O belli seçmen kitlesine dahil olmayan kesimleri de arada bir alarma geçirerek tepki yokluyorlar.

Anayasa’nın değiştirilemez ya da değiştirilmesi teklif dahi edilemez ilk dört maddesinin değiştirilebileceğini tartışmaya açan AKP kadroları, bu cüreti iktidarı boyunca anayasal, hukuki, siyasal, sosyal ve kültürel bir çok şeye rahatça dokunabilmesine borçluydu. Gerçekten de bu bakımdan devlet kurumlarının büyük çoğunluğu bugün tanınamaz durumda.

Ama bu devlet denen mefhumun niteliğini ortadan kaldıran bir değişim değil. Çünkü anayasalarda ne yazarsa yazsın devlet söz konusu olduğunda dokunulamaz olan tek şey devletin biçimini belirleyen ilkeler değil, onun mülk sahibi sınıfları temsil eden bir cihaz olmasıdır.

Kimsenin demokratik, eşitlikçi bir devlete bir itirazı olmaz. Yeni bir devlet kurulacaksa da bu ilkeler temelinde gündeme alınması beklenir. Ama Oğan’ın söz ettiği yeni devlet bu değildir.

...***

Abdulkadir Selvi, 9 Ağustos tarihli Hürriyet gazetesinde, “2018’de seçim mümkün mü”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Cumhurbaşkanı Erdoğan, 16 Nisan akşamı tebrik etmek için arayanlara, “Önemli olan 2019 seçimleri” demişti.Erdoğan 16 Nisan gecesinden itibaren AK Parti’yi 2019 seçimlerine hazırlıyor.17 Nisan tarihinde yapılan Bakanlar Kurulu toplantısında 2017 yılı değişim, 2018 icraat, 2019 seçim yılı olacak şekilde bir yol haritası açıklamıştı.Referandumdan sonra, ‘metal yorgunluğu’nu ortaya atan Erdoğan, bir süredir teşkilatlara yönelik mesajlarının dozunu artırdı.Bencillik batağında çırpınan defolu kişilerle böyle zorlu bir mücadeleyi yürütemeyiz.15-25 yılın öncesinin siyaset baronlarının tarzıyla AK Parti’de etkinlik kurmaya çalışan herkes karşısında bu kardeşinizi bulur.Peki Erdoğan neden her defasında eleştiri düzeyini yükseltiyor?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: