Mart 15, 2016 08:46 Europe/Istanbul

Remzi Özdemir, Taraf gazetesinde, “Bankacılıkta yeni dönem”başlıklı yazısını okıuyucularla paylaşıyor.

“Bankacılık sektöründe bir dönem kapanıyor. Artık Türkiye'de yeni nesil bankacılık dönemi başlıyor.  Hedef baskıları ve kuralsızlık yerini dünya standartlarında bankacılığa bırakacak. Ancak bu süreç sancılı olacak.Bankacılık sektörü 2007 yılından sonra kurallarını yeniden yazdı.Sektör bol ve ucuz para nedeniyle Türkiye'de satış odaklı bir politika ile kontrolsüz bir şekilde büyüdü. 2001 yılındaki krizde aktif şube çalışanı bankacı sayısı 100 binin bile altına düşmüştü. 2007 yılına kadar sektörde personel sayısı hep 150 binin altında kaldı. İşte her şey bu tarihten sonra oldu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Sektör 2009 yılına geldiğinde dünyada para o kadar bollaştı ve ucuzladı ki, bunu fırsat bilen bankalar tüketimi pompalayarak her türlü krediyi sattılar. Bu satışla birlikte 2009 yılında dünya bankaları bir bir batarken Türkiye'de rekor kârlar ortaya çıktı. Bu da yabancıların satın alma iştahını artırdı.
1 milyar dolarlık bankaların fiyatları bir anda 3, hatta 5 milyar dolara kadar yükseldi.
Bir SMS ile banka şubelerine yüzlerce kişi, kredi almak için koştu. Banka yöneticileri tam bir zafer sarhoşluğu ile hızlı büyümeye gittiler. Sandılar ki eşsiz bankacılık bilgileri ile bilançoda kar patlaması yaptırıyorlar.
Daha fazla şube daha fazla personel.
2010 yılına geldiğinde  personel sayısı 200 bine yaklaştı.
2007 yılına kadar personel seçiminde ciddi kriterleri olan bankalar, bu tarihten sonra neredeyse kapılarını çalan herkesi personel yaptı.
Bu süre içerisinde iyi eğitimli personelin yanı sıra bankacılık ile hiç alakası olmayan kişiler de sektöre maalesef girdi.
Satış odaklı bir politika eğitimsiz ve bankacılık alt kültürü olmayan bu insanların bir anda başarılı olmasına neden oldu.
Bilanço dahi okuyamayan kişiler kısa bir eğitimle bankacı olarak şubelere dağıtıldı.
Tüm bu gelişmeler bankacılık sektöründe tecrübe ve birikimi ortadan kaldırdı.
Bankacılıkta son moda sokak satıcılığı. Dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan yöntem maalesef Türkiye'de uygulanıyor. Bankacılar sokaklara salınarak kredi ve kart pazarlamasına gönderiliyor.
İyi de kredi ve sigorta ihtiyaç halinde alınan bir ürün.
Bankacının sokak sokak dolaşarak önüne gelene "sana kredi vereyim, kart vereyim, sigorta yapayım" demesinin mantığı nerede?
Elbette mantığı yok!
Ama bankacılık sektöründe son bir yıldır bu politika hem bankacının canından bezmesine hem de müşterinin artık bankacıdan kaçmasına neden oluyor.
Bankalar artık şubede personelin oturmasını istemiyor.
Sürekli olarak dışarı çıkması için baskı yapıyor.
Bu sistem bankacılık sektörünün de itibarsızlaşmasına neden oluyor.
Şimdi bankalar küçülme sürecinde. Bu süreçte eleman çıkartıyorlar. Bir çok bankacıyı kapı önüne koyan bankalar, maalesef tecrübeli ve yılların deneyimine sahip kişileri de işten çıkartmakta. Mağduriyet oldukça fazla.
Ancak bu sürecin bu yıl tamamlanmasını bekliyorum.
Bu yıl bankaların yüzde 20 ile yüzde 30 arasında küçülmesi kaçınılmazdır. Çünkü banka bilançoları bu oranda küçüldü. Küçülme elbette şube kapatma ve yine personel çıkartmakla olacaktır. Şu anda 200 bin olan bankacı sayısını sistem ister istemez 170 bin seviyesine çekecek.
Bu noktadan sonra sektör de yeniden 2001 öncesine dönecektir.  Bankaların kontrolsüz satış politikasının da önümüzdeki yıldan itibaren bitmesini bekliyorum. Bu konuda Çalışma Bakanlığı da dur diyen yasal düzenlemeye gidecektir.
…***
Hikmet Çetinkaya, Cumhuriyet gazetesinde, “Ankara üçüncü kez vuruldu.”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ankara’yı yine kalbinden vurdu kör terör... Saatler 18.45’i gösteriyordu, bu alçak saldırıyı duyduğumda... Terörün adresi Kızılay’dı... Kızılay, Ankara’nın simgesidir, insanlar dostlarıyla, arkadaşlarıyla, yakınlarıyla bu alanda toplanır. Önce Suruç, ardında Ankara Garı, Sultanahmet, yine Ankara’da TBMM’ye 100 metre ötede, Genelkurmay, Kara, Hava, Deniz Kuvvetleri’ne yakın bir cadde... Yazımı yazmaya başladığım saatlerde RTÜK televizyon ve radyo kanallarına “yayın yasağı” koydu...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Ankara’dan aldığım bilgiye göre çok sayıda yurttaşımız 14 ayrı hastaneye kaldırıldı. Çok sayıda ağır yaralı insanımız olduğu bir gerçek. Yapılan resmi açıklamaya göre 34 kişi yaşamını yitirdi. 125 yurttaş yaralandı. Bu acı haber yüreğimi darmadağın etti, içim acıdı!
Terör nereden gelirse gelsin bir insanlık suçudur.
Yeter artık, yeter!
Patlamanın olduğu yer Gama alışveriş merkezinin, Güvenpark’ın çıkışına yakın bir yer.
Günlerden pazar, insanlar duraklarda otobüs ya da minibüs bekliyor...
Terör belası hayatımızı çalıyor... Toplumu sindirmek istiyor...
10 Ekim 2015’te Ankara’da yapılan “Barış Mitingi” öncesi Ankara Garı’nda 102, 17 Şubat’ta yine Ankara’nın en işlek caddesinde 29 kişi can verdi.
Bu seferki saldırıda ölü sayısının yükselmesinden korkuyorum. O hayatı çalan terör, bir hafta sonu açık olan mağazalarda alışveriş eden yurttaşlarımızı hedef aldı...
Teröristler, hesabı kitabı iyi yapmışlar...
Alçak, kanlı eylemi gerçekleştirdikleri yer Başbakanlığa, Milli Eğitim Bakanlığı’na yakın bir bölge.
Aynı zamanda Güvenpark’a yakın yerde Çevik Kuvvet polisleri de bulunuyor...
Acımız büyük toplum olarak...
Terörün bir insanlık suçu olduğunu söyledik, yazdık, kimseye anlatamadık. Peki Türkiye Cumhuriyeti devletinin istihbarat birimleri yok mu? Var!
İstihbarat birimlerinin görevi bu tür terör eylemlerini önceden saptayıp, teröristleri yakalamak. Haklarını yemeyelim, ara sıra eylem öncesi yakalanıyorlar... Suruç’tan başlarsak Ankara’da üç eylem oldu, İstanbul’da bir... Alçak saldırı sivil yurttaşlarımıza ilişkindir... Bombalı aracı patlatanlar, dışarıdan ve içeriden yardım almışlar mıdır? Sakın yılgınlığa düşmeyin, evlerinize kapanmayın, inadına dışarıya çıkın... Alanlara milyonlar toplanmalı ve haykırmalı:
“Terör nereden gelirse gelsin insanlık suçudur!”
Unutmayın, terörün iyisi, kötüsü yoktur... Bırakalım ideolojik çatışmaları, siyasal kavgaları, birlik olalım.
Günlerdir, gazetelerde çıkan haberde Ankara ve İstanbul gibi kentlerde “bombalı” araçların dolaştığı belirtiliyordu.
Demek ki istihbarat birimleri böyle bir eylemin duyumunu almışlardı. O zaman teröristler neden yakalanmadı? Acımız büyük...Canım sıkkın... Ülkemizi yönetenler oturup düşünmeli...
Az daha unutuyordum... Bir soru daha geliyor aklıma: “Birilerinin istifa etmesi gerekmiyor mu?”
…***
Ünal Emiroğlu, Yeni Mesaj gazetesinde, “Cumhurbaşkanı yanlış söyledi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ya da eksik bilgilendirilmiş. Erdoğan, Burdur’daki toplu açılış töreninde Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) Can Dündar ve Erdem Gül hakkında verdiği kararın gerekçesi hazırlanmadan açıklanmasının doğru olmadığını öne sürerken, AYM Başkanı’nın önceki başkanı, kararları gerekçesi yazılmadan, hızlı bir biçimde açıkladığı için eleştirdiğini oysa şimdi kendisinin de aynı şekilde davrandığını ve bunun dürüstlükle bağdaşmadığını ifade etmiştir. Çok üzüldüğünü ve kırgın olduğunu da eklemiştir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Anayasayı korumak benim görevim, yetki sınırlarının dışına kim çıkarsa beni bulur, açıklamasını da yapmıştır. Nihayetinde Anayasayı hatırlamış Erdoğan. Ne var ki, aynı zat korumakla görevli olduğu anayasayı yok sayarak ve de ihlâl ederek, geldiği partinin tarafını tutarak icraatta bulunmuştur. Tarafsızlık vasfını anayasanın açık hükmüne rağmen taşımamıştır.
Üstelik bir anayasal kurum ve en üst yargı mercii olan AYM kararına uymayacağını söyleyerek yargıya meydan okumuştur. Mahkeme kararlarına Yasama, Yürütme ve idare makamları uymak zorundadır (Anayasa, madde:138). Yine Anayasanın 101.maddesiyle başlayan ikinci bölümünde Cumhurbaşkanı, Yürütmenin başına yerleştirildiğinden, sen de mahkeme kararlarına uymak zorundasın. Cumhurbaşkanı olarak Erdoğan, AYM kararına uymam derken, korumakla görevli olduğu anayasaya karşı gelmektedir.
Cumhurbaşkanının iki yanılgısı vardır:
1) Kendisi anayasayı korumak değil, uygulanmasını gözetmek durumundadır.
Anayasayı koruma görevi, hukuk devletini uygulama, Anayasa Mahkemesi’nin yetki alanı içindedir;
Yetki sınırlarını aşan kim olursa olsun Tayyip Erdoğan’ı değil, karşısında Yargı’yı bulur. Dahası AYM, Yüce Divan sıfatıyla Cumhurbaşkanını da yargılama yetkisine sahiptir.
Yetkisini aşan AYM değil, asıl kendisini yargı yerine koyarak ahkâmda bulunan Tayyip Erdoğan’ın bizzat kendisidir.
AYM, Anayasa’nın kendisine tanıdığı yetkiye dayanarak bireysel başvuruları değerlendirmiş olup Dündar ve Gül’ün yargılandığı 14.Ağır Ceza Mahkemesi’nin yerine geçmemiş, sınırlarını aşmamıştır. Beraat ya da mahkûmiyete hüküm yetkisi, ilk derece mahkemesi olarak, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne aittir. Bu noktada da Erdoğan anayasayı ihlâl etmiş, AYM kararını eleştirirken tutukluluk kararını kaldıran ve asıl davanın görüldüğü ağır ceza mahkemesini de yönlendirmeye çalışmıştır. Anayasa’ya göre, hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.
2) Erdoğan, AYM kararlarının gerekçesi hazırlanmadan açıklanamayacağını iddia ederken ya kendisine yanlış ve eksik bilgi verilmiş, ya da kendisi kamuoyunu yanıltıcı beyanda bulunmuştur;
Zira:
“Anayasa Mahkemesi kararları” başlığını taşıyan, anayasanın 153.maddesi hükmüne göre, sadece iptal kararlarının gerekçesi yazılmadan açıklanamaz. AYM’nin açıkladığı karar iptal kararı olmayıp, hak ihlâline dair tespit kararıdır; bu nedenle de açıklanması için gerekçesinin hazırlanma koşulu yoktur.