Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: ABD’den Rakka’da sivil katliam
Cumhuriyet:
Bülent Tezcan'dan Erdoğan'a jet yanıt: Kumpasın itirafı
Yeniçağ:
Meral Akşener: Parti kuruluşumuzu erken tarihe aldık
Milli gazette:
Modern kölelik Avrupa’da yükselişte
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Tuncay Mollavisoğlu, 13 Ağustos tarihli Yeniçağ gazetesinde, “İncirlik, Türkiye'yi nükleer hedef yapıyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Kuzey Kore ve ABD arasında yaşanan gerilim; " füzeleri kilitledik" "pişman olursunuz" "vurduk vuracağız..." şeklinde karşılıklı efelenmelerle devam ediyor.İki ülkenin de nükleer silahlarının bulunması, soğuk savaş döneminden kalma korkuları yeniden gün yüzüne çıkardı.Cumhurbaşkanı Erdoğan; "Şu anda dünyada 16 ülke, nükleer silahlanmada ciddi bir boyuta gelmiş durumda. Bunların içinde üç ülke var ki şu anda nükleerde ciddi güçleri var. Temenni ederiz, Amerika-Kuzey Kore arasındaki bu tehditler adeta bir vuruşmaya dönüşmez ve bu, dünyada iki ülke arasında kalmayabilir. Daha farklı bir tehdit sürecini başlatabilir..." dedi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Erdoğan, bir dünya savaşından, nükleer bir savaş olasılığından endişe ile söz etti."Nükleer savaş ihtimali ortaya çıkarsa hedef kim olur?" sorusu geldi aklıma... Yanıtını vereyim: nükleer silahı olan ülkeler ilk hedef olur."Türkiye'nin nükleer silahı yok" diyerek rahatlamayın... ABD'nin, Türkiye'deki İncirlik üssünde nükleer bombaları olduğu herkesin bildiği bir sır!Yani olası bir savaşta ABD'nin nükleer silahları nedeni ile Türkiye de hedef ülkelerden biri olacak... Üstelik nükleer bombalar barındıran ama onlara el süremeyen, yetkisiz bir konumdayız... ABD'nin bir nükleer savaşta İncirlik'teki nükleer bombaları kullanacağına şüphe yok!Peki biz neden hedef oluyoruz?!Devleti yönetenler bunu da düşünmeli; İncirlik'teki ABD'ye ait nükleer bombalar bir dünya savaşında taraf olmasak da Türkiye'yi hedef yapıyor!
…***
Yücel Sayman, 13 Ağustos tarihli Evrensel gazetesinde, “Düşüncemin özgürlüğü”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ne kadar da kanıksanır olduk; “bu memlekette yaşanmaz artık” diye söze başlayan ya da memleketin ahvalinden bahsedip sözünü böyle bağlayan epeyce insan var çevremizde. Yadırgamamak lazım; özellikle örgütsüz ve ‘kendiliğinden’ siyaset algısı çerçevesinde anlaşılırdır bu ‘apolitik’ durum. İstikrarlı bir gelecek umudunu diri tutmak politikanın, özellikle devrimci politikanın işi çünkü. Siyasal sürecin içinde uç veren, gelişme eğilimi gösteren, yeni olanaklar barındıran boyutları saptayabilmek, mücadelenin geleceğini böylesi bir ‘dinamik süreç’ çerçevesinde kurgulamak, mevcut durumun ağır koşullarına ve olumsuz görüntüsüne teslim olmama gücü sağlar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Gerici nesnelliğin bizzat kendi bünyesinde barındırdığı çelişkilerin içinden türeyen yeni mecra ve dayanakların bilinciyle hareket etmek, ezber akıl yürütmelerin çemberinden çıkmak, sürecin hep dinamik olduğunu, ‘değişmeyen bir denge’ esaslı olmadığını ve fakat değişen dengeler üzerinden yürüdüğünü unutmamak... Politik süreci, değişim ve hareketin yeni dengelerini gözeterek okuyunca, en karanlık dönemlerde bile ‘kıpırdayan bir şeyler var’ demek mümkün! Siyaset, o kıpırdayanları öngörmek, hissetmek ve rezervlerini ‘gelişen’ eğilimlere göre konumlandırıp pozisyon almaktır biraz da...7 Haziran sonrasından bu yana sürmekte olan ‘Tek adam rejimi’nin inşa süreci Türkiye’nin geleneksel siyasal zemininde özgün değişimleri tetiklemekte, siyasal haritadaki geleneksel dizilimi değişime zorlamaktadır. Saray odaklı iktidar, artık mecbur kaldığı bu yolda Meclis’i tamamen etkisizleştirmekte, düzen muhalefetini bile ‘merkezden’ süpürebilmekte ve bu da yeni ve özgün pozisyonlara yol açabilmektedir.
Yeni bir durumdur bu ve dönemi ve koşulları içerisinde doğru sayılabilecek tespitler, tahliller, değişen koşullara rağmen aynen tekrarlanıp durulursa ‘apolitik’ sayıklamaların ötesine geçemez. CHP bugün devletin sahibi midir? Adeta sokağa atılmış ve yürümek zorunda bırakılmış CHP mi devletin sahibi!? Yenikapı ruhuna eklenti olup dokunulmazlıkların kaldırılmasına sessiz kalarak ‘eski’yi korumaya çalışan CHP ile şimdi Baykal’ın ifadesiyle, “devlet milletin devleti olmaktan çıkmıştır” diyen, Meclis dışında da kıpırdamak zorunda kalan CHP, devletle ‘iyelik’ bakımından aynı mesafede midir? Burdan CHP’nin devlet karşıtı olduğu anlamı çıkmaz elbette. Ama bir zorunluluktan bahsediyoruz; dışlanan CHP’nin, kendi sınırları, hassasiyet ve öncelikleriyle birlikte eskisi gibi davranamayacak duruma gelmiş olmasından... Duvara çakılmış çivi misali bir diğer ezber ise çözüm sürecindeki diyaloğdan hareketle AKP’nin hep Kürtlerle birlikte ‘iş pişirdiğine’ dair deli saçmasıyla ilgilidir... CHP de dahil ulusalcı kesimleri yıllarca dumura uğratmış bir doğmadır. Şimdi çok dar bir kesim dışında, ‘ulusalcılar’ içinde bile çok da alıcı bulamaz hale gelmiştir bu rezil propaganda. Bugün ise “seni başkan yaptırmayacağız” diyen Demirtaş örneği bile epeyce ikna edicidir artık. “Ben Kürtlerin AKP’yi sevme ihtimalini seviyorum” saçmalıklarının ikna gücü ise yerlerde sürünmektedir. Bu bakımdan, CHP’nin Adalet yürüyüşüne HDP’nin sembolik desteğinden sonra; HDP’nin Diyarbakır ve İstanbul’dan sonra Van’da devam eden ve adeta tecrit koğuşlarına çevrilen Adalet nöbetlerine CHP’nin destek ziyaretlerinde bulunması, bugün için belki küçük ama özgül ağırlığı hiç de küçük sayılamayacak gelişmelerdir.
…***
Ergun Kaftancı 13 Ağustos tarihli Yeniçağ gazetesinde, “AKP'de tüy dökümü”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Genel Başkanlığı, iktidar partisine yaramadı, partide hızlı biçimde tüy dökümüne neden oldu... Geçen perşembe günü Bursa, Yozgat, Karaman ve Uşak il Başkanları istifa etti. Erdoğan'ın yardımcılarından Mustafa Ataş, bugüne kadar 200 civarında ilçe başkanının görevden alındığını, önümüzdeki günlerde ise bu sayıya 350 ilçe başkanının daha ekleneceğini açıkladı... İstifalar sürerken bazı ilçelerin yönetim kadroları tamamen boşaldı. Eski isimlerin yeni kadrolarda yer almaları artık mümkün değil; karar, yeni başkan, yeni kadro... Sonuçta AKP teşkilâtları etfalin eline geçecek... AKP, gençleşir ve müptedi siyasetçilerin ellerine kalırsa iktidar, halkın teveccühünü hatırı sayılır oranda kaybeder. Erdoğan'ın bunu istemeyeceği kesin, ancak yapacak başka bir şey de yok. Mümkün olduğunca şaibesiz isimleri teşkilatlara getirmeye çalışacaklar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Genel Merkez yeni kadroları oluştururken çok önemli dört kriteri öne sürüyor. Bunlar liyakat, sadakat, ehliyet ve emniyet... Teşkilatlara başkan ve yönetici atanırken insanlarda bu dört kriter aranacak ve incelenecek. Şimdiden yığınla isim hakkında araştırma ve soruşturma yapılıyor... Aslında aynı kriterler üst düzey isimlerde var mı, yok mu öncelikle ona bakmak lazım... Üst düzey bu kriterlere göre oluşsaydı herhalde bugün teşkilatlarda kıyım yaşanmazdı... Birleşik kap misali, üst düzey nasılsa alt düzey de öyle... Peki bugüne kadar AKP'de görev yapanlarda bu kriterler aranmıyor muydu? Aransaydı AKP herhalde bu kadar şaibeli bir parti olmazdı... Erdoğan da şikâyetçi olduğuna göre AKP geride kalan 15 yıllık süreçte bu dört kriteri önemsemedi... Hırsızlar kolayca fink atmaya başladı... Para karşılığı her türlü tasarruf yapıldı, isteklere eyvallah denildi. Rüşvet olayını hatırlayınız; bu kriterler o zaman öne çıkarılsa ve ince eleyip sık dokunsaydı rüşvet yiyen dört bakan olur muydu! AKP'nin o günlerdeki ortamı yaşamasından birinci sorumlu herhalde Erdoğan olmalı... Ona yanlış bilgi verenleri ve yön saptayıp yol gösterenleri de hasıl olan zavallılığın, çaresizliğin ve başarısızlığın müellifi olarak göstermek lazım... Kim ne derse desin iktidarı çöküntüye, anonim bir anlayış götürdü!