Türkiye'den köşe yazarları
Evrensel: Bekçilik başlıyor: Özgürlük alanı daha da sınırlandırılacak
Yeniasya:
AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı: Yargı kararlarının hepsinin doğru olduğunu söylemem mümkün değil.
Yeniçağ:
İşsizlik rakamları yüzde 26.2 arttı
Yeni Mesaj:
Koalisyon iki ayda 946 sivil öldürdü
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Nilgün Ongan, 14 ağustos tarihli Evrensel gazetesinde, “TİS görüşmelerinin niteliği”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Kamu görevlilerinin 4. dönem TİS görüşmeleri 1 Ağustos itibarıyla başladı. Grev hakkı olmaksızın sürdürülen görüşmelerin “toplu pazarlık” sayılamayacağı gerçeği bir yana, içinde bulunduğumuz siyasal atmosfer sürecin en temel şekil şartlarını bile ortadan kaldırarak yol alıyor.Darbeyle uzaktan yakından ilişkisi olmadığı gibi darbe karşıtlığı aşikar olan binlerce KESK üyesi ihraç edilmiş durumda. Aralarında darbeye karşı verdikleri mücadele dolayısıyla geçmişte bedel ödeyenler de var, Eğitim- Sen Zonguldak Şubesi sekreteri İsmet Akyol Hoca gibi savcılıktan “FETÖ/ PDY ile irtibatı yoktur” yazısı alarak ne “olmadığını” belgeleyenler de!Ancak ne OHAL son buluyor, ne de herhangi bir hukuksal delil ya da yargı kararı olmaksızın gerçekleştirilen ihraçlar konusunda bir geri adım var. Üstelik ihraçların kapsamı, KHK’lerde düzenlendiği biçimiyle kamu görevinden men etmekle de sınırlı tutulmuyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
İhraç listelerinde adı olanlar başka bir işte çalıştırılmadıkları gibi eğitim hakkından da faydalandırılmıyorlar. Kazandıkları üniversiteye kayıt yaptırmaları da, sendikal faaliyetlerini sürdürmeleri de engelleniyor. Haklarında, bırakın yargı kararını, herhangi bir soruşturma bulunmayanların bile yurt dışına çıkması yasak. Dolayısıyla ihraç edilen kamu çalışanları açısından çalışma hakkından eğitim hakkına, sendikal özgürlüklerden, seyahat hürriyetine kadar temel hak ve özgürlüklerin birçoğu tehdit altında.
İşte 4. dönem TİS görüşmeleri böylesi siyasi koşullarda başlatılmış bulunuyor. Daha da önemlisi; kamu emekçilerinin yüz yüze olduğu bu hak ihlallerinin hiçbiri masada yok! Zira tüm hizmet kollarında yetkili olan Memur- Sen, bu ihlalleri dert etmek bir yana buna alkış tutuyor.Kamu emekçileri AKP Hükümetiyle de, Memur-Sen’le de bugün tanışmış değil. Hem siyasal iktidarın politikalarına hem de yandaşlığı uluslararası raporlarla kayıt altına alınmış olan yetkili “sendika”nın ortaya koyduğu yaklaşıma oldukça alışıklar.
Memur-Sen’in geçmişi, Hükümetin kamu emekçileri için verdiği zammı fazla bulmaktan tutun da, TİS masasında kendisi dışındaki konfederasyonların yer almamasını istemeye kadar varan pek çok güzide(!) taleple dolu. Ve her defasında gördük ki; yaptıkları yapacaklarının teminatı! Zira amacı ve işlevi de bu.Bununla beraber Memur-Sen Başkanı’nın TİS görüşmeleri başlarken “ihraçların ne kadar yerinde olduğunu” vurgulayan konuşması ise bu anlayışın artık emeğin çıkarlarını yok saymaktan geçip, diğer tüm haklarla beraber, doğrudan çalışma hakkını da yok sayma aşamasına ulaştığını gösteriyor.
…***
Servet Avcı, 14 Ağustos tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Yeni parti üzerine notlar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Adalet... Bir arada yaşama duygusu ve birbirine tahammül... Devlet politikalarında millî tavır...2010'lu yıllarda Türkiye en çok bu üç yerden yara aldı... Ülkede yeni partiyi bir ihtiyaç haline getiren enerji bu üç alanda birikti... Dolayısıyla yeni partinin kolonlarının öncelikle buralara dikilmesi gerekiyor...Yeniden 'adalet'i, 'vicdan'ı, 'hukukun üstünlüğü'nü taahhüt edecek program ve inandırıcı kadro... Siyaseti beleşe getiren ama bu yöntemle ülkeye kötülük taşıyan 'bloklaştırıcı siyaset' yerine bir arada yaşama duygusunu yeniden hâkim kılıcı ve tahammülü esas alan bir anlayış... Örselenen millî kimliği devlet hayatında yeniden inşa edecek bir kararlılık...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Görünen o ki yeni parti sağ-sol gibi kavramlardan uzak durup kendisini 'merkez'de konumlandıracak... 'Merkez' tabirine 'olumlu' anlamlar yüklemek mümkün olduğu gibi 'olumsuz' anlamlar yüklemek de mümkün...'Toplumun her kesiminden oy alma, kucaklayıcı olma, iktidarı hedefleme' gibi özellikler 'merkez'i cazip kılarken, 'renksiz, tonsuz, inançlara mesafeli, mensubiyet duygusu olmayan, geleneğe dayanmayan' gibi suçlamalara maruz kalma ihtimali de 'olumsuz' tarafı işaret eder...Burada belirleyici olan, lider ve kadrolarının mazileri ve bugünkü tutumları... 'Gömlek değiştirir' gibi değil, o gömlek korunarak, bu kimlikle başka kimlikler 'ülkeye hizmet' ortak paydasında buluşturulabilir... Ana fikir, ekmeğin içindeki maya gibi bütün politikalara hâkim kılınarak ülkenin normalleşmesine yol açılabilir... Yeni partinin ülkede var olan denklemi bozma potansiyeli çok yüksek... Toplumun farklı kesimlerine mensup, geçmişte temiz kalmış, sicili bozulmamış, ne olduğunu değil, ne olmadığını anlatmaya çalışmayla yorulmayacak, şaibe uyandırmayacak, hayal kırıklığı doğurmayacak, ülke sevdası ve millete hizmet yolunda zerre şüphe uyandırmayacak ehil isimlerle yola çıkmak, bir tercih değil, açık bir mecburiyet...Geçmişin günahlarına ortak veya intikam duygusuyla yanıp tutuşan, toplumsal algıda temize çıkmamış, mazinin kirini pasını taşıyan, hatta bugün ciddi bir muhalif hareketi doğduysa, yanlış uygulamalarıyla öfkenin birikmesine yol açan kişileri uzak tutmak bu işin en önemli şartlarından birisi... Kendisine uygun alan açmak için başkalarını karalayanlar kadar, kendi defolarını umursamayıp hâlâ 'önemli adam' havasına girerek halkı enforme etme görevine soyunanlar da eski hastalıklı yapıların direnme çabasından başka bir şey sayılmamalı ve yüz verilmemelidir...Millet bu yeni partiye teveccüh gösterecekse, sağlayacağına inandığı 'adalet'i, sahip olduğunu düşündüğü 'vicdan'ı ve geçmişin günahlarında parmak izi olmayan 'paklığı' için gösterecektir...Milliyetçi hareketi taşıyan ana kolonlar çökmeseydi, bugün yeni parti arayışının hiçbir anlamı olmayacaktı... Olsa da karşılık bulamayacaktı... O enkazda biriken hayal kırıklıkları, gelecek endişesi, yok olmak korkusu, yeni parti arayışına nefes verdi... Hem bu nefesle nefeslenmek, hem de enkazda payı olanları gelecek yapılanmasında değerlendirmek çelişki olur...Böyle bir tehlike gördüğüm için söylemiyorum ama daha besmele aşamasında bu tür şüphelerin zerrece yer almaması, birilerinin de bunları hatırlatması gerekiyor.
…***
Faruk Çakır, 14 Ağustos tarihli Yeniasya gazetesinde, “Pazarda sebze satan teyze”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Aksaray ilinde pazarcılık yapan bir teyzenin ‘bylock kullandığı’ iddiasıyla gözaltına alınması ve sonrasında ‘suçsuz bulunduğu için’ salıverilmesi Türkiye’nin gündemini meşgul etti.Neredeyse canlı yayınlanan gözaltına alma hadisesine değişik kesimlerden tepkiler ve itirazlar geldi. En üst seviyede yapılan açıklamalara göre pazarda sebze satan teyzenin oğlu zaten tutukluymuş ve sebze satan teyzenin adına kayıtlı olan telefonu da gelini kullanıyormuş. Konu ile ilgili olan bürokratlar gazetecileri kabahatli görüp, teyzenin gözaltına alınırken çekim yapmalarına itiraz ediyorlar. Konu ile ilgili olarak soruşturmanın başlatıldığı ve benzer yanlışların olmayacağı da ifade ediliyor.”diyen yazar, yazısının devamında şunlara yer veriyor:
…***
Hemen şunu ifade edelim ki sistemdeki yanlışlık bir değil bindir. Pazarda sebze satan teyzenin gözaltına alınması “Olur böyle şeyler” diye geçiştirilmemeli. Aynı şekilde benzer yanlışlara da itiraz edilmesi icap eder. Aksi halde yanlışların düzelmesini beklemeyelim. Bir kişiyi en ağır ithamlar ile gözaltına almak ve sonra ‘Kusura bakmayın, hata oldu’ demek çare değil. Ayrıntılarını bilmemekle beraber sebze satan teyze hadisesinde önce teyzenin evine gidiliyor. Evdeki kızı ya da gelini “O pazarda sebze satıyor” cevabını verince emniyet kuvvetleri pazara yöneliyor ve teyzeyi tezgâhının başındayken emniyete dâvet ediyorlar. Teyze, şaşkın bir vaziyette “Bir yanlışlık olmasın” dese de derdini anlatamıyor ve emniyete götürülüyor. Bu ve benzeri yanlışlıklar ilk defa olmadığı için daha itinalı ve daha tedbirli olmak icap etmez mi? “Acaba bu telefonu kim kullanıyor?” sorusu en başta sorulup araştırılması icap etmez mi?
Dikkat çeken başka yanlışlar da oluyor. Meselâ bir öğretim üyesi Kanun Hükmünde Kararname ile çalıştığı üniversiteden ihraç ediliyor. İhraç edilen kişi, yeniden üniversite imtihanına giriyor ve aynı üniversitenin başka bir bölümünü kazanıyor. Kayıt yaptırmak için okula gittiğinde ummadığı bir cevapla karşılaşıyor.
“Ön lisans ve lisans eğitim öğretim yönetmeliği”ni değiştiren üniversite, yönetmeliğe “Üniversiteye kayıt hakkı kazanan adayların yükseköğretim kurumundan çıkarma cezası almamış veya herhangi bir nedenle kamu görevinden çıkarılmamış olması gerekir” ifadesini eklemiş.
Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edildiği üniversiteye, “öğrenci” olarak geri dönme hakkı kazanan kişiye bunu yapmak hak, hukuk ve adaletle izah edilebilir mi? Böyle bir uygulama peşin ceza anlamına gelmez mi? Cezaevinde mahkûm olarak bulunanlar dahi eğitimlerini bir şekilde devam edebilirken KHK ile ihraç edilen birinin ‘öğrenci’ olmasını engellemek ciddî hata değil mi? Ki, KHK ile yapılan işlemlerin yargıdan dönme ihtimali de vardır. Hayat hakkı tanımama anlamına gelen işler yapmak yanlış değil mi?