Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Kuruluş yıldönümüne katılmayan Abdullah Gül'den AKP'ye kritik uyarılar
Evrensel:
Tek tip için KHK çıkacak
Yeniçağ:
AKP’de Akşner orkusu
Milli gazete:
AKP metal yığınıdır
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
İhsan Çaralan, 15 Ağustos tarihli Evrensel gazetesinde, “Sindirme girişimleri, Kılıçdaroğlu’yu açıkça tehdide kadar geldi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhurbaşkanı Erdoğan artık il il dolaşmaya, AKP’nin “delegeleri”yle, yerel yöneticilerle, çeşitli adlar adı altında toplantılar düzenlemeye başladı.Bu toplantıların başlıca konusu ise; Artık parlamenter sistemin bittiği, seçimi kazanmanın çıtasının yüzde 50+1’de olduğu üstünden, kendisinin “Cumhurbaşkanı yapılması” için tam bir seferberlik durumu yaratmak!Bu amacına varmak için de Erdoğan ve en yakın çeperinin iki hedefi olduğu görülüyor:AKP içinde kendisine muhalefet edecek, en azından partinin kuruluş ilkeleri ve amaçları konusunda kendisinden farklı düşünebilecekleri, “tek adam rejimine” biat etmekte tereddüt edecek olanları, “metal yorgunluğu”, “kişisel çıkarını parti çıkarının önüne koymak”, “FETÖ’cü” olmakla suçlayarak, Erdoğan’a biat etmeme potansiyeli taşıyan herkesi susturup AKP’yi “tek sesli”, “tek adam partisi” haline getirmek. Bu hedefini Erdoğan; “Partimizin çatısı altında FETÖ ile iltisakı olanları asla barındıramayız...Kafasında projesi bulunmayan, ilkelerimize tüm benliği ile bağlı olmayan hiç kimse AK Parti’de yönetici konumuna gelemez. Bu böyle biline” diye yineledi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
“Tek adam rejimi” savunucuları, ülkede az çok dik durabilen her muhalif odağı sindirmeyi, ezmeyi hedefliyor. Bu amaçla eş başkanlarından başlayarak, binlerce Kürt siyasetçiyi tutuklayarak ve belediyelere kayyım atayarak HDP’yi legal siyaset alanının dışına itmek için yargıyı devreye sokan AKP, şimdi de CHP ve onun Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’yu hedef tahtasına koymuş bulunuyor. Kısacası Cumhurbaşkanı ve en yakın çevresindeki derin çekirdek, “Tek parti tek adam rejimi”nin ihtiyacına uygun olarak ve 2019’da yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçiminde muhtemel rakiplerini etkisizleştirmek üzere, muhalefete yönelik mücadelesini yargıyı da kullandığı bir operasyona dönüştürmüş bulunuyor.
Cumhurbaşkanının kendi partisi içinde ne yapacağı, elbette ki daha çok bu parti içindeki az çok ülke sorunlarını düşünen, demokrasi, özgürlükler gibi kaygısı olan partilileri ilgilendiren bir sorundur. Ama sorunun ikinci boyutu; muhalefetin sindirilmesi ve ezilmesi sorunu ise, AKP dışındaki (belki Bahçeli hariç) herkesi, Türkiye’nin demokratik bir ülke olmasını isteyen herkesi ilgilendirmektedir.Nitekim, AKP’nin Antalya Genişletilmiş il delegeleri toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı; bir yandan AKP içinde yapmak istediği operasyon için “alıştırma manevraları”nı sürdürürken, öte yandan da Kılıçdaroğlu’ya yönelik eleştirilerini de açıkça bir tehdide dönüştürdü. Peki, Erdoğan’ın Hükümeti, hedefe varmak için Kılıçdaroğlu’yu tutuklamayı göze alabilir mi?Elbetteki Erdoğan, rakiplerini ve hedefe varmasını engelleyecek olanları önünden kaldırmak için her yolla tasfiyesini isteyebilir; istiyor da görünüyor. Bu yolda ana muhalefet partisinin genel başkanını da tutuklamaktan çekinmez. Ancak, böyle bir tutuklamanın olup olmayacağını içinden geçilen koşullar belirler. Referandum ve Adalet Yürüyüşü göstermiştir ki; halk yığınları nispeten sessiz ve OHAL uygulamaları ile yargıdaki girişimler karşısında henüz anında tepki vermiyorsa da, yapılanlara destek vermemekte dahası fırsatını bulduğunda karşı oluğunu da göstermekten çekinmemektedir. Özellikle Referandum ve Adalet Yürüyüşü göstermiştir ki; halkın önemli bir kesimi, AKP Hükümeti’nin uygulamalarından rahatsızdır ve bir yol bulduğunda bu tepkisini ifade etmekten geri durmayacak bir pozisyon tutmuş bulunmaktadır. Eğer bugün Kılıçdaroğlu ya da öteki muhalif hedefler tutuklanmıyorsa, bunu engelleyen asıl etken iktidarın adalet, özgürlük, demokrasi, hak, hukuk kaygısı değil, budur. Yoksa Cumhurbaşkanı, Kılıçdaroğlu’nun henüz dosyası Yargıtay’da bulunmasına karşın çoktan “casus”, “vatan haini” ilan ettiği Berberoğlu’nun suç ortağı olduğuna hüküm vermiştir. Bu hükmün uygulanmasının önündeki engel ise halk yığınlarının, dünya ve ülkemizin demokratik kamuoyunun muhtemel tepkisidir!
...***
Esfender Korkmaz, 15 Ağustos tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Sorunlu sektör: Gıda”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Gıda sektöründe üretim ve fiyat değerleri aylar ve yıllar itibariyle çok fazla oynaklık göstermektedir. Söz gelimi 2017 Mayıs ayında sanayi üretim endeksi içinde gıda ürünleri endeks değeri 131.5 iken, Haziran ayında 111.5'e geriledi.Gıda yıllık enflasyonu TÜFE olarak, 2016 Haziran ayında yüzde 6.63 iken 2017 aynı ayda yüzde 14.34 oldu.Sanayi ciro endeksi içinde gıda ürünlerinde, Mayıs ayında 252.1 olan endeks değeri, Haziran ayında 205.1'e inerek, bir ayda yüzde 15.21 oranında geriledi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Gıda sektöründe üretim ve fiyatlarda aşırı oynaklık enflasyonu da etkiliyor. Spekülatif piyasa yaratıyor. Aslında, tarım ürünleri iklim şartlarına aşırı bağımlıdır. Söz gelimi bu sene tarımda verim yüksek oldu. Tarımda arz fazla olunca, fiyat artışları daha sınırlı oluyor. Gıda üretiminde en önemli sorun düşük kapasite oranıdır. Haziran ayında imalat sanayiinde kapasite kullanım oranı yüzde 79 oldu. Buna karşılık imalat sanayi içinde gıda sektöründe yüzde 72.4 oldu. Sabit maliyetler değişmediği için düşük kapasite oranı üretim maliyetlerinin artmasına neden oluyor. Bu zamanla perakende fiyatlara yansıyor. Türkiye'nin ithalatı içinde tüketim malları yüzde 13 oranında yer tutuyor. Son bir yılda Euro, TL karşısında yüzde 24.80 ve Dolar da TL karşısında yüzde 19.89 oranında nominal değer kazandı. Bu, ithal tüketim malları fiyatlarının da aynı oranda artması demektir. Tarımda kullanılan gübre ve ilaçların bir kısmı da ithal ediliyor. Mazot fiyatları da yüksektir. Girdi fiyatlarının yüksek olması da gıda fiyatlarını etkiliyor. Gıdada, yaş meyve ve sebzede raf ömrü sınırlıdır. Bu alanda Hükümetlerin soğuk havalı, frigorifik taşımacılığı teşvik etmesi ve hatta bu sektöre bir süre için girmesi gerekir. Hangi ekonomide olursa olsun, gıdada stoklama ve spekülasyon oluyor. Bu yolla gıda fiyatları artırılıyor. Ne var ki bu alanda en büyük görev siyasi iktidarlara düşüyor. İktidarlar ya doğrudan veya dolaylı müdahale ile, stokçuluğun önüne geçebilir. Hükümet genel olarak planlamayı kaldırdı. Tarımda ve gıda üretiminde de planlama yapılmıyor. Bu alanda hükümetin planlama yaparak özel sektöre yol göstermesi gerekir.Özetle gıdanın, orta gelir grubu ve fakir halkın harcamaları içindeki payı yüksektir. Gıda fiyatlarının enflasyonun üstünde artması, fakirin ekmeğinin azalması demektir. Elbette bu bir kader değildir... Hükümetlerin başarısı veya başarısızlığıdır.
…***
Çiğdem Toker, 16 Ağustos tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “İhalenin kaybedeni kim?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ağırlıkla “duble yol” projelerinde yoğunlaşan davet yöntemi, son dört yıldır artan bir ivmeyle ciddi bir proje stoku ve mali büyüklüğe erişmiş durumda. Proje listesi ve bütçe kaynaklarından aktarılan ihale bedelleri, davet yönteminin, siyasi ve ekonomik bakımdan iç içe girmiş kilit rol oynadığını gösteriyor: AKP hükümeti ile belli müteahhitlik firmalarına karşılıklı olarak birbirlerinin ömür ve olanaklarını genişletme fonksiyonu. Davet yöntemine bu üstünlüğü kazandıran bir özellik, İdare’ye “istediğini çağırma” yetkisi ise, diğeri pazarlıkların ilansız olması nedeniyle gözlerden uzak yapılması. Bu da, yüz milyonlarca TL’lik ihalelerin, bir kez bile “yanlışı eksiği var mı” sorusu sorulamadan sonuçlandırılması anlamına geliyor. Böylece kamu görevlisi konumundaki bazı kişilere sağlanması muhtemel kişisel çıkarlar da gizli kalmış oluyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Geçenlerde, bütçeden müteahhitlere ayrılan paylardaki artışları aktardığım bir yazının başlığı “Ak müteahhit cumhuriyeti” başlığını taşıyordu. İronik görünen bir başlığın, bütçeyi kullanma tercihleri ve iktidar kadrolarıyla “simbiyoz” ilişkileri dikkate alınırsa, gerçekliği yansıttığı da anlaşılacaktır. Bu çerçeve içinden bazı ilginç örnekler, bize fikir verebilir: Akkuyu Nükleer Santralı’nın yüzde 49’unu Cengiz-Kolin-Kalyon ortaklığının satın alacağı açıklamasını hatırlarsınız.
Üç firma bu satın almaya, adeta atanmışçasına “talip oldurulmuş” olabilir mi? Cengiz Kolin Kalyon, 3. havalimanının da ortakları. Hani iktidar medyasının günlerce “Almanya kıskanıyor” yazdığı projenin. Ne hikmetse Almanya ile siyasi gerginliğin sürdüğünü sandığımız bir anda aniden Siemens’in kazandığı açıklanan YEKA ihalesinde Alman firmasının yanında yer alan iki Türk firmasından biri de Kalyon. Üstelik, Türk devletinin kilovatsaatini 12.35 dolar/sent’ten satın alacağı nükleer enerjinin ortağı ile, kilovatsaatini 3.48 dolar/sent’ten alacağı rüzgâr santralları konsorsiyumunun ortağı o. Devletin alım garantisi verdiği iki enerji projesi arasında, kilovatsaat başına 9 sentlik bir fark var. Ve iki projenin de Türk ortağı aynı firma.
Kaybeden kim peki sizce?