Ağustos 19, 2017 08:06 Europe/Istanbul

Aydınlık: AKP’li belediye başkanına hapis cezası

Birgün:

Schulz: Erdoğan ölçüyü iyice kaçırdı

Evrensel:

13 gazetecinin davasında 2 gazeteciye tahliye kararı

Sözcü:

Adil Öksüz’ün kardeşine 6 yıl 3 ay hapis cezası

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Ali Sirmen, 19 Ağustos tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “On altı yılın bilançosu çok ağır”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“On altıncı yaşını idrak ederken iktidarının da on beşinci yılını yaşayan AKP’nin dış ve iç güvenlik alanlarındaki bilançosuna bakalım. AKP’nin iktidara gelişi ile Ortadoğu’ya Amerikan silahlı müdahalesi eşzamanlıdır. AKP’yi dizayn edenler de, partinin yerli kurucu ve yöneticileri de, zaten bu müdahale vesilesiyle oluşturulmuş kuruluşun ABD yanında, onun yönlendirmesi altında önemli roller oynayacağı, Washington’ın göstereceği hedefler ve çizeceği sınırlar ile uyumlu olarak, bölgede ağırlık sahibi olacağını düşünmüşlerdi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bu tasavvurlar, daha ilk adımda TBMM’de yapılan tezkere görüşmelerinde darmadağın oldu. Ankara, daha ilk adımda büyük operasyonda kendine düşeni yerine getirememiş ve ABD güçlerinin Türk toprakları üzerinden Irak’a girişini sağlayacak kararı TBMM’den çıkaramamıştı.

Gerçi bu durum Tayyip Erdoğan’ın, BOP eşbaşkanlığına adaylığını teyit etmesine engel olmamıştı ama Washington Ankara’yı artık eşbaşkan olarak görmekten vazgeçmişti.Irak ve ardından patlak veren Suriye krizleri sırasındaki yanlış politikaları sonunda Türkiye bölgede kırmızı çizgileri sürekli çiğnenen, ağırlığı gittikçe azalan, inisiyatifi değişik Kürt güçlerine kaptırmış bir ülke konumuna geriliyordu.

Tayyip Bey’in iktidarının başlangıcında, AB’nin karar vericilerinin de, kamuoyunun da kendi içlerinde görmek istemedikleri hususunda hiçbir kuşku bulunmayan Türkiye, yine de kuruluş ile ilişkilerini düzgün bir çizgide yürütmekteydi. AKP iktidarının on beşinci yılında ise, Türkiye-AB ilişkileri fırtınalı sularda seyrederken, Ankara en fazla antipati toplayan, en çok eleştirilen ve ilişkilerin askıya alınması tartışılan başkent konumuna gerilemiştir.

Siyasiler katında işler zaman içinde düzelecek olsa bile iki tarafın halkları arasında oluşan karşılıklı güvensizlik ilişkilerde uzun süre giderilemeyecek köklü tahribata neden olmuştur. Türkiye’nin şu anda Avrupa’daki itibarı konusunda en iyi fikir verebilecek olan olay ise AİHM’ye aday gösterdiği isimlerin gerekli vasıflara sahip olmadıklarından, ciddi olarak incelemeye dahi alınmamasıdır. Dış ilişkilerde Rusya ile yaşanan kriz yine Ankara’nın geri adım atmasıyla normalleşme yoluna girmiş, ancak Moskova’dan Ortadoğu’da Türkiye’nin umduğu ölçüde bir destek sağlanamamıştır. ABD ile ilişkilerdeki gerilmenin sorumluluğunu Obama’ya yükleyen AKP, büyük umut bağladığı Trump’ın tutumundan da kısa sürede düş kırıklığına uğramış ve bölge ile ilgili beklentilerinin gerçekleşemeyeceğini görmüştür.Ortadoğu’nun kritik döneminde dış politikadaki bu zayıf konum, Türkiye’yi bölgedeki gelişmelerden toprak bütünlüğü açısından bile en fazla etkilenebilecek riskli ülkeler kategorisine sokarken, içeride de 2016 Temmuzu’ndaki TSK ve kamuoyunun büyük ezici çoğunluğunun karşı çıktığı girişim başarı ile önlenirken, FETÖ ile mücadele konusunda gerektiği kadar mesafe alınamamıştır. FETÖ hâlâ ülke için ciddi tehdit olma konumunu sürdürmekte, ülke sürekli OHAL altında olmasına rağmen kesin sonuç elde edilememektedir.İçeride ve dışarıda, “FETÖ ile mücadele”nin daha ziyade OHAL uygulamalarına bahane olarak kullanıldığı yolunda güçlü bir izlenim mevcuttur. Kısacası, toplumsal uzlaşma, ekonomi, eğitim gibi konulara bile değinmeden yapılan kısa bir analiz, kuruluşunun on altı, iktidarının on beşinci yılında AKP’nin bilançosunun negatif olduğunu göstermektedir.

Bu durumda “Harikalar Diyarı”nda neyin kutlandığını anlamak gerçekten güçtür.

...***

Nedim Türkmen, 19 Ağustos tarihli Sözcü gazetesinde, “İstihdam yaratamayan büyüme “başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye İstatistik Kurumu, mayıs ayı işsizlik rakamlarını açıkladı. Geçen yılın Mayıs ayından bu yılın Mayıs ayına 621.000 yeni istihdam sağlandığını, geçen yıla göre sanayide yeni bir istihdam yaratmayı geçtik yüzde 0.4 azalış olduğunu da belirtmemiz gerekmektedir. Yine aynı şekilde, inşaat sektöründe de yüzde 0.2‘lik bir istihdam azalması olmuştur. Tarımda istihdam edilenler, sanayiyi geride bırakmış olup, hizmet sektöründe istihdam edilenlerin sayısı yüzde 54 ve 15.1 Milyon kişi olarak gerçekleşmiştir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Asıl dramatik bir veri de; genç işsiz oranının yüzde 17.4 ‘den yüzde19.8'e çıkmasıdır. Yani her 5 gençten birisi işsizdir. Sanayileşme ve üretim diyoruz, sanayide istihdam yaratamıyoruz. Büyüme rakamlarını yüzde 5 açıklıyoruz, işsizlik yüzde 0.8 artıyor. Genç nüfus istihdam edilemiyor. Bu çelişkilere yanıt bulmaya çalışalım. Türkiye gibi az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde büyüme oranları diğer ülkelere göre, yüksek ve değişken olarak gerçekleşmektedir. Ekonomik büyümenin ulaşılmak istenen nihai hedef olarak belirlenmesi ile beraber, burada yakalanan yüksek oranlara rağmen; büyüme hedefi ile diğer ekonomik dengeler arasında çatışma durumu ortaya çıkabilmektedir. Türkiye'de büyüme oranlarının sürdürebilirliği verimlilik artışları yolu ile istihdam oranlarının artışından geçmesine rağmen bu başarılamamaktadır. Verimlilik artışlarının tüm üretim sektörlerine yayılamaması, en büyük problemdir.

…***

Abdülkadir Özkan, 19 Ağustos tarihli Milli gazetesinde, “Düşmana dost demekten kurtulmak”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“AB’nin kapısında niçin ısrarla durduğumuz sorusunu sıkça dile getiriyor, artık bu kapının terk edilmesi gerektiğine vurgu yapıyorum. Ne var ki, iktidar sahipleri başta Almanya olmak üzere AB ülkelerinin sergilediği bunca düşmanlığa rağmen yaptıkları açıklamalarda bu düşmanları dost olarak nitelendiriyor, yaptıklarını bir dostun yapmayacağını tekrarlayıp duruyorlar. Almanya ve diğer AB ülkelerinin Türkiye’ye karşı sergilediği tavrı bir dost ülkenin yapmayacağına gerçekten inanıyor isek o zaman bu ülkelerden her fırsatta dost olarak bahsetmekten vazgeçmek gerekmez mi?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeler eyer veriyor:

…***

Bunun son örneğini Merkel’in AB’nin Türkiye ile Gümrük Birliği’ni genişletmeyeceğine ilişkin açıklamasının ardından yapılan açıklamalarda da yaşadık. Buraya gelene kadar teröristlere kucak açmaları, 15 Temmuz darbecilerinin pek çoğuna ülkelerinde barınma imkânı vermelerine ciddi bir hukuki gerekçe bile göstermeden tavırlarını sürdürüyor olmaları aslında insanımızın sabrını çoktan taşırmış olmasına rağmen yöneticiler nedense tek yanlı olarak dostluk gösteri ve söylemini sürdürüyorlar. Denebilir ki onların düşmanlığına rağmen Türkiye’nin dostluk elini uzatması düşmanların düşmanlığını törpüleyebilir. Ama böyle olmuyor, biz her seferinden dostluktan söz ederken onlar tavırlarında hiçbir değişiklik yapmıyorlar. Bakanlarımızın toplantısını yasaklarken teröristlerin polis korumasında gösteri yapmasına imkân sağlıyorlar. Kısacası başta Almanya olmak üzere AB ülkeleri Türkiye’ye karşı bırakın dostça davranmalarını, usulen bile dostluk sergilemiyorlar. Ancak, her seferinde bizler bu düşmanlardan dost diye söz ediyoruz. Dost olarak kabul ettiğimiz içinde attıkları kazıklar ağırımıza gidiyor. Hâlbuki düşmanı düşman olarak görmek ve bilmek karşı tedbir almayı gündeme getirecek, en azından onlardan gelecek düşmanlığa karşı tedbirli olacağız. Ama düşmanı dost bilip, dost ilan edince korunmasız kalınıyor ve sergilenen düşmanlıklar karşısında hayal kırıklığımız büyük oluyor. Korunma olarak tek yapılan ise bir takım açıklamalardan ibaret kalıyor. Bu noktada AB Bakanı Çelik’in Merkel’in son açıklamasının ardından yaptığı değerlendirmeye dikkat çekmek istiyorum. Çelik, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra FETÖ’nün ileri gelenlerinin Almanya’da saklandığının açık olduğunu belirterek, “Biz Almanya ile dost bir ülkeyiz, müttefikiz. Tarihsel bir derinliğe sahip ilişkilerimiz var. Tarihsel derinliğe ve bugünkü iş birliğimizin kapasitesine uygun bir tavır bekliyoruz. Hiç bir dostumuz bir katili barındıramaz” diyor.

Elbette hiçbir dost ülke bu ülkenin düşmanları teröristleri, darbecileri barındırmaz, barındırmamalı. Ama biz düşmanlarımızı başta Almanya olmak üzere AB ülkelerini dost ilan etmiş isek muhataplarımıza kızmanın bir anlamı kalmaz. O zaman bizim genelde AB ile özelde ise ülkemize yönelik düşmanlıklarında ısrar eden AB ülkeleri ile ilişkimizi yeniden gözden geçirmek mecburiyetimiz vardır. Aksi halde biz düşmanları dost belleyerek kendi kendimizi kandırıyoruz demektir.