Ağustos 22, 2017 09:13 Europe/Istanbul

Aydınlık: Suriye’nin Kuzeyi için tarihi anlaşma

Yeni Mesaj:

7 ayda en az 190 tarım işçisi öldü

Yurt:

'Almanya ekonomik baskıyı artıracak'

Birgün:

MHP’de toplu istifa depremi

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Batuhan Çolak, 22 Ağustos tarihli Yeniçağ gazetesinde, “AKP çatırdıyor!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“2002 seçimlerinde yüzde 34 oy alan AKP, Meclis'teki temsil oranı bakımından yüzde 70'lere ulaşıyordu. DYP, ANAP, MHP gibi partilerin baraj altında kalışı, AKP'ye büyük bir iktidar fırsatı tanıdı. Daha sonrasında FETÖ'nün güçlendirilerek siyasetin nasıl tepetaklak edildiğine şahit olduk. FETÖ'nün güçlenmesiyle birlikte AKP'nin demokrasiden uzaklaşma süreci ortaya çıktı. Partilere düzenlenen kaset operasyonları, TSK'ya yönelik kumpaslar, sivil toplum kuruluşu yöneticilerine atılan haksız suçlamalar...Siyaset, FETÖ'nün yöntemleriyle dizayn edilirken; iktidar, kendisine açılan yeni alanlarda daha sert bir "yandaşlaşma" operasyonu başlatıyordu. FETÖ, ahlak ve siyaset dışı yöntemlerle iktidara alan açmıştı açmasına ama karşılığını da fazlasıyla alıyordu. Adalet katledilmiş, devletin en kritik kurumları onların eline geçmişti.Ancak bu birliktelik fazla sürmedi.”diyen yazar, yazısının devamında şunlara değiniyor:

…***

FETÖ'nün kendisini Erdoğan'ın üzerinde konumlandırmaya çalışması ve beraberinde başlayan kavga, Türkiye'yi bambaşka bir atmosfere taşıdı.AKP'ye haksız yoldan siyaset alanları açan FETÖ'nün aradan çekilmesiyle sandık ve demokrasi güçlenmeye başladı. Bunun ilk örneğini de 7 Haziran 2015 seçimlerinde yaşadık. Halk, AKP'nin tek başına iktidarda kalmasını istemiyor, koalisyondan yana irade gösteriyordu.AKP'yi tek başına iktidarda tutmak isteyenler son kozlarını henüz oynamamıştı. AKP'nin sıkıştığı her siyasi krizde imdadına koşan Bahçeli, tıpkı 2002 erken seçimlerinde olduğu gibi Türkiye'yi 1 Kasım seçimlerine götürdü. Koalisyon olursa partinin gözleri önünde eriyeceğini anlamıştı. Netice itibariyle AKP yeniden tek başına iktidara geldi.Ancak köprünün altından çok sular akmıştı. Davutoğlu ve ekibi tasfiye edilirken, AKP'nin içinde küskünlerin sayıları da yüzlerle ifade edilmeye başladı. 7 Haziran'dan daha vahim bir tabloyla karşılaşabilirlerdi. Aynı zamanda şehirli seçmen ve gençlik de AKP'yi terk etmeye başlamıştı.Tam da böyle bir dönemde FETÖ'nün darbe girişimi patlak verdi. Darbe bastırıldı, AKP ise ciddi bir kamuoyu desteği almıştı. O günlerdeki ılımlı mesajlar, 1 ay içerisinde yerini çok daha sert bir söyleme bıraktı. Söylemler de bir süre sonra uygulamaya dönüştü.Ama büyük bir sorun vardı. FETÖ'yü bugünlere getiren siyasilere karşı hukuk işlemiyor, sistem çalışmıyordu. En nihayetinde, 16 Nisan'da tartışmalı bir referanduma gidildi. AKP, Türkiye'nin en önemli şehirlerini kaybetmişti. Parti içinde büyük bir panik havası oluşmaya başladı. Erdoğan sıkıntıyı "metal yorgunluğu" olarak açıklayıp, yıllarını teşkilata vermiş isimlerin istifasını istedi.Görevden alınan isimlerin büyük çoğunluğu, 15 Temmuz gecesi Erdoğan'ın talimatıyla çoluk-çocuk sokaklara dökülen partililerdi. Dolayısıyla referandum başarısızlığı bir kıyıma dönüştü. Tıpkı MHP'de değişim isteyen il başkanları gibi, AKP'de "başarısız" görünen il başkanları gerekçe gösterilmeden istifa ettirilmeye başlandı.Oysa durum bambaşkaydı. Gerçek, üzeri örtülmek istenen bir lider başarısızlığıydı. AKP teşkilatlarla seçim kazanan değil aksine lider davranışları ve söylemleriyle başarılı olan bir parti. Erdoğan'ın olmadığı dönemde düşen oylar nasıl ki teşkilatlarla bağlantılı değilse bugün de öyle. Dolayısıyla suçlunun sadece il başkanları nezdinde görülmesi makul değil. Öte yandan iktidar medyasının kendi içindeki kavgası Erdoğan'ın "racon" çıkışıyla artık resmiyet kazandı.AKP'deki bu çatırdama devam ederse, 2019'da üst üste gelecek yerel-genel ve başkanlık seçimlerinde çok farklı sonuçlar ortaya çıkabilir. Daha da ötesi sürpriz transferlere şahit olabiliriz.

…***

Yusuf Karataş, 22 Ağustos tarihli Evrensel gazetesinde, “İş cinayetindeki parmak izi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

““Sakarya Hendek’te fındık işçilerini taşıyan traktörün devrilmesi sonucu 7 işçi öldü, 9 işçi yaralandı.”Her yıl yerlere saçılmış işçi cesetleri eşliğinde benzer birçok haber izliyoruz. Bu haberlerde “fail” yoktur, “kader” vardır. Çünkü mevsimlik tarım işçileri “en alttakiler”dir. Onlar sadece 30-40 lira yevmiye için insanlık dışı yaşam koşullarında kölece çalışmazlar. Aynı zamanda kamyon-traktör kasalarında ya da tıkış tıkış dolduruldukları minibüslerde her gün ölümüne bir yolculuk yaparak giderler çalışacakları tarlalara...Devlet-İktidar için bu cinayetler sıradan bir “kaza”dır. Bu cinayetleri “vakayı adiye”den görmek, mevsimlik tarım işçilerinin İş Kanunu kapsamına alınması için yapılan çağrılara, verilen yasa tekliflerine gözünü-kulağını tıkayan bir iktidarın “fıtrat”ına da uygundur zaten.”diyen yazar, yazısının devamında şu satırlara yer veriyor:

…***

 “Şüphelinin Viranşehir’de mevsimlik tarım işçileri ile ilgili yapılan kurultaya katıldığı anlaşılmıştır. DTK tarafından 2013 yılında Urfa ili Viranşehir ilçesinde Mezopotamya Mevsimlik Tarım İşçileri Kurultayı altında toplantı yapılmıştır.”

Emek Partisini temsilen Demokratik Toplum Kongresi (DTK) çalışmalarına katıldığım gerekçesiyle tutuklanmıştım. Hazırlanan iddianamede en büyük “suçum” DTK’nin “Emek, Göç ve Yoksulluk” çalışma grubunda yer almam ve bu kapsamda yapılan “Mezopotamya Mevsimlik Tarım İşçileri Kurultayı”na katılmış olmam.

Türkiye’de sayıları 1 milyonu aşan mevsimlik tarım işçilerinin büyük çoğunluğunu kentlerin varoşlarına “zorunlu göç” ile gelmiş olan Kürt yoksulları oluşturuyor. Son yıllarda bunlara Suriye’den gelen mülteci işçilerin katıldığı biliniyor. En fazla mevsimlik tarım işçisinin Urfa ve Diyarbakır’da olması bu işçilerin kimliği konusunda yeterince bilgi veriyor. İşte bünyesinde siyasi partileri, emek örgütlerini, çeşitli kurum-kuruluşları barındıran DTK, nisan 2013’te “Mezopotamya Mevsimlik Tarım İşçileri Kurultayı”nı yapmıştı. Bu kurultaya katılan mevsimlik tarım işçileri, ulaşımdan temiz içme suyuna, barınmadan sağlığa ve elektrikten çocuklarının eğitimine kadar hiçbir insani ihtiyaçlarının karşılanmadığı koşullarda gün doğumundan gün batımına kadar 12-13 saat nasıl kölece çalıştırıldıklarını anlatmışlardı. Üstelik ülkedeki siyasi duruma -Kürt sorunundan kaynaklı gerilim ve çatışmalara- göre uğradıkları ırkçı saldırılarda cabasıydı.

Bu kurultaydan sonra mevsimlik tarım işçilerinin dernekleşmesi-sendikalaşması için bir-iki girişim yapıldıysa da bu girişimler sonuçsuz kaldı. Çünkü bu kurultay “görüşme süreci”nin etkisiyle “normalleşme”nin yaşandığı koşullarda yapılmış ama sonra bilindiği gibi ülke hızla yeniden bir çatışma ortamına sürüklenmişti. Oysa mevsimlik tarım işçilerinin hakları için örgütlenmesi amacıyla yapılan bu çalışma ve girişimler sonuçsuz kalmasaydı, bugün belki Hendek’teki iş cinayeti yaşanmayacaktı.

Bir yanda Sakarya Hendek’te yollara saçılmış işçi cesetleri öte yanda mevsimlik tarım işçilerinin sorunlarının çözümü için yapılan çalışmalardan “suç” icat eden zihniyet.Peki, sizce bu cinayetin parmak izi kimi işaret ediyor?

…***

Kazım Güleçyüz, 22 Ağustos tarihli Yeniasya gazetesinde, “Sayın hâkimler ve savcılar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bu seslenişimizin muhatabı, 15 Temmuz ve OHAL öncesi başlayıp sonrasında yoğunlaşan malûm soruşturma ve davalara bakmakla görevli sulh ve ağır ceza hâkimleriyle savcılarıdır.Yanı sıra, bu davalarla ilgili talep, şikâyet ve itirazlar için karar vermek durumunda olan AYM ve Yargıtay üyeleridir.Öncelikle ifade edelim ki, demokrasi ve hukuka kast eden menhus 15 Temmuz kalkışmasına karşı hukuk zemininde bir hesaplaşmanın yapılması elbette ki demokratik hukuk devletini korumanın gereğidir. Ama darbe girişiminin sorumlularıyla sınırlı tutulması gereken bu hesaplaşmanın başka maksatlara alet edilmesine fırsat verilmemesi de bir diğer gerekliliktir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Yaşanan OHAL sürecindeki uygulamalarda üzülerek görüyoruz ki, bu hassas denge endişe verici bir şekilde bozulmuş durumda ve son derece yaygın, ağır, vahim hak ihlallerine meydan veriliyor.Hukukun ve ceza yargılamasının en temel ilkeleri göz göre göre çiğnenirken, bu prensipleri gözetmekle birinci derecede sorumlu olan yüksek yargı organları bile söz konusu ihlallerin başını çekiyor.

AYM gibi bir kurumun MGK kararlarını referans göstererek hukukun üstünlüğü ilkesini geri plana itmesi, OHAL uygulamalarındaki hukuksuzlukları frenleme ve engelleme görevinden istinkâf etmesi ve yoğun hak ihlallerine onay anlamına gelen bir tavır sergilemesi, bunun düşündürücü ve kaygı verici örneklerinden biri.

Bir hukuk devletinde “bağımsız” yargı organının MGK’ya “biat” ederek hukuktan taviz vermesi söz konusu olabilir mi?Keza AYM ve Yargıtay’dan, istihbarat kaynaklı ve birçok yönüyle tartışmalı Bylock listelerini “kesin delil” sayan kararların sâdır olması kabul edilebilir mi?Dahası, mahkemelerin, gerek bu davaları yakın takipte tutan Saray, gerek siyasî müdahalelere açık bir yapı ve işleyişle yürüyen HSK, gerekse iktidar medyasında yapılan tek taraflı yayınlar üzerinden sürekli ve ağır bir baskıya maruz bırakılması, hukuk devletinde olacak şeyler mi?Bütün bunlar, zaten çok zor olan işinizi daha da zorlaştırıyor. Ancak buna rağmen önceliğiniz hukuk ve vicdan olmalı.