Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: İstifa eden AKP'li başkan: Şu biline ki biz istifa ettirildik
Yeniçağ:
CHP’nin 2019’daki yedi hedefi
KESK:
Kamu emekçisine ihanet edildi
Milli gazete:
TSK'da 7 general ve amiralin emekliliği onaylandı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Haydar Baş 22 Ağustos tarihli Yeni Mesaj gazetesinde, “Tarımsız Türkiye”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye 2019 seçimlerini konuşmaya başladı ancak, iş ve aş problemi bizce daha acil…Çiftçinin, hayvan yetiştiricisinin, emeklinin, öğrencinin, dulun ve yetimin derdini dinleyen yok.Çiftçi Kayıt Sistemi’ne kayıtlı çiftçi sayısı 2.8 milyondan 2.2 milyona düşmüş durumda. Bu, çiftçilikten ekmek yiyen 600 bin kişinin mesleğini bıraktığını gösteriyor.Nüfusumuz son 14 yılda 13 milyon kişi artarken, tarımın yurt içi hâsıladaki payı yüzde 10’dan yüzde 7’ye geriledi.Türkiye; son 10 yılda ekilen ve dikilen tarım arazilerinin yüzde 8.2’sini, toplam tarım alanlarının da yüzde 5.22’sini kaybetti.Eskiden beri duyarız, “Türkiye, tarımda kendi kendine yeten 7 ülkeden biri” diye. Bu geçmişte kaldı.Şu anda sebzeden meyveye, neredeyse her şeyi ithal ediyoruz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Acı tablo hem ülkemizin bir sömürge gibi açık pazar haline geldiğini gösteriyor; hem de Türk çiftçisinin yok olduğunu…Tabii, işin bir de stratejik tehlikesi var. Savaş teknolojisinin çok ötesinde aç bırakma tehdidi, toptan, tüfekten daha tehlikeli bir durum günümüzde.2016 verilerine göre, Konya ilimiz kadar yüzölçümü olan Hollanda’nın 2015 yılı tarımsal ihracatı 93 milyar dolar olarak gerçekleşirken, Hollanda’nın 7 katı büyük tarımsal alanı olan Türkiye'ninki ise 18.7 milyar dolar oldu.
Ne çiftçimizi koruyabildik, ne halkımıza yerli ve ucuz ürün sunabildik…Tam tersine yurt dışındaki çiftçinin emeğini ve üretimini, vatandaşımızın emeğine tercih ettik.Her zaman diyoruz, ne ekersek onu biçiyoruz.Hal böyleyken, karpuzu tarlada kalan; ürünü ithal mallara karşı çok pahalıya mal olduğu için rekabet edemeyip satmaya bile kalkmadan eşe dosta tarladakileri bedava dağıtan, kendi aç gezen çiftçi halen çözüm aramıyorsa bizim yapabileceğimiz bir şey de yok demektir.Mesela, Karadeniz'deki fındık üreticisi iki yıl önce 20 TL’ye çıkan fındığın bugün 8-9 TL arasında satılmasına memnun herhalde…İthalat her yıl artıyor. 2002'de 148 milyon dolar olan buğday ithalatı, 2007'de 570 milyon dolara, 2014'te 1 milyar 546 milyon dolara yükseldi.
Devlet ürünlere pazar garantisi sağlayacaktı.Çiftçilerimiz emeklilik desteği ve doğal afetlere karşı sigorta desteği alacaktı...”Ancak bunların hiç birini gerçekleştirme şansı bize verilmedi.
Çiftçilerimiz hem açlık, hem de topraklarının elinden çıkma tehdidi ile karşı karşıya.Yabancılara toprak satışının önünü açan düzenlemeler ile topraklarımızın kanuni yollarla yabancıların mülkü haline gelmesi de yakında karşılaşacağımız bir tehlike.Ne diyelim, çıkmayan candan umut kesilmez, belki artık gözlerini açarlar…
…***
Abdülkadir Özkan, 22 Ağustos tarihli Milli gazetesinde, “Memuru enflasyona ezdirmemek”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İşçi, memur ve emeklilerine yönelik zam söz konusu olduğunda ve bu hususta hükümet ile sendikalar masaya oturduğunda hükümet kanadı zam oranının hesaplanmasında yıllık enflasyon rakamlarını ortaya artarak çok düşük zam oranlarını gündeme getiriyor ve gerekçe olarak da, “Memuru ya da işçiyi enflasyon altında bir ücrete mahkûm etmeyeceğiz” deniyor. Böylece milli gelir artışından sanki çalışanlar ve emekler gerekli payı alacakmış gibi bir görüntü oluşturuluyor. Şahsen böyle bir görüntünün gerçeği yansıtmadığını düşünüyorum. Çalışanlar ve emeklerin tek sıkıntısı enflasyon değil. Sözgelimi belirlenmiş olan asgari ücretin sendikalar ve devlet tarafından her ay açıklanan açlık ve yoksulluk sınırını belirleyen rakamlara bakıldığında ne demek istediğimiz rahatlıkla anlaşılacaktır. Çünkü çalışanların bir kısmı yoksulluk, önemli bir kesimi de açlık sınırının altında bir rakamla geçinmek zorundalar.”diyen yazar, yazısının devamında şu satırlara yer veriyor:
…***
Böyle olunca çalışanlara ve emeklilere sadece yıllık enflasyon rakamını baz alarak zam yapılması çalışanların ve emeklilerin büyük bir kesiminin açlık ya da yoksulluk sınırının altında bir ücretle çalışmaya mahkûm edilmesi anlamına geliyor. Yani gelir dağılımındaki adaletsizliğin giderilmesinde enflasyon rakamlarının ölçü alınması hem doğru değil hem de gerçekçi olmuyor.
Memur ve memur emeklileri için hükümetin belirlediği artış miktarı sendikalar tarafından yetersiz bulunarak; bunun müzakere edilecek bir yanının olmadığı açıklandı. Buna rağmen en azından hükümet kanadından yeni bir teklif gündeme gelebileceği gibi sendikalar da ilk tekliflerinde bir indirime gidebilirler. Bunda da sonuç alınamadığında hakem heyetine gidilecek ve orada da büyük bir ihtimalle hükümetin dediği ağırlık kazanacaktır. Gerçekten memurlar ve emeklilerinin rahat nefes alması isteniyorsa her ay açıklanan açlık ve yoksulluk sınırı rakamlarına ulaşabilmek için yapılacak zammın ötesinde özellikle düşük ücretle çalışanlar ve emeklilere seyyanen sabit bir zammın yapılması gerekiyor. Bu rakamın ne olabileceğini elbette hükümetin belirlemesi lazımdır. Ancak her sene emekli ve çalışanlara yapılacak zamda ölçü olarak yıllık enflasyon rakamlarının alınması gerçeği yansıtmıyor.
Hemen belirteyim ki, açıklanan açlık ve yoksulluk sınırı rakamlarının altında bir ücrete memur ve emeklilerinin mahkûm edilmekten kurtulması enflasyon oranında zam da yapılsa mümkün olmaz. Bu bakımdan olayın topyekûn ele alınması, çalışanların ve emeklilerin yoksulluk ve açlıktan kurtarılması lazımdır. Her fırsatta ülkemizdeki milyonerlerin sayısındaki artışın ilan edilmesi, bu artışın tolumun bir bütün olarak gelir seviyesindeki yükseliş gibi takdim edilmesi doğru değildir. Bunun da ötesinde fert başına düşen milli gelirin 2 bin 500’lerden 10 binlere çıkartıldığını söylemek de bir gerçeğin ifadesi olsa bile milli gelirdeki artıştan toplumun adil bir pay almadığını gösterir. Milyonerlerin sayısı artarken çalışanların ve emeklilerin büyük bir bölümü açlık ve yoksulluk sınırının altındaki bir ücrete mahkûm ediliyorsa bu durum o ülkede gelir dağılımında ciddi bir dengesizliğin olduğunu gösterir. Yani, zenginler daha zengin olurken dar ve sabit gelirliler yokluğa mahkûm ediliyor demektir. Bir adım daha atacak olursak dar ve sabit gelirliler sürekli olarak bankalara mahkûm ediliyor, kazandıkları ile geçinemezken bir de bankalara o sınırlı kazançları ile faiz ödeyerek yerli ve yabancı sermaye sahiplerini daha da zenginleştirmek için çalışıyorlar demektir.
…***
Esfender Korkmaz, 22 Ağustos tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Dolara bağımlı ekonomi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Tamamı yurt içinde üretilerek ihracat edilen malların yurt dışı üretici fiyat artışları açıklandı.Yurt Dışı Üretici Fiyat Endeksi (YD-ÜFE)'yi, TÜİK, ''Belirli bir referans döneminde ülke ekonomisinde üretimi yapılan ve yurt dışına satışa konu olan ürünlerin üretici fiyatlarını zaman içinde karşılaştırarak fiyat değişimlerini ölçen fiyat endeksidir." şeklinde tarif ediyor. Bu endeks imalat sanayii, madencilik ve taş ocakçılığı sektörlerini kapsıyor.TÜİK bu fiyatları, ihracat malının navlun, sigorta ve yurt dışında diğer masrafları hariç mal bedeli (FOB) olarak üretici firmalardan topluyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
İhraç mallarının yurt dışı üretici fiyatları endeksi, Temmuz ayında bir önceki aya göre yüzde 2.24 arttı. Bir önceki yılın Temmuz ayına göre yüzde 2.24 oranında arttı. 2013 Temmuz ayında 100 olan yurt dışı üretici fiyat endeksi beş yıl sonra 2017 Temmuz ayında 157.34 oldu. Buna mukabil yine 2013 Temmuz ayında 100 olan yurt içi üretici fiyat endeksi, beş yıl sonra 2017 Temmuz ayında yüzde 138.76 oldu. Özetle, ihraç mallarının üretim maliyetleri, yurt içinde satılan malların üretim maliyetlerinden daha yüksek oldu.Son yıllarda dövizler TL. karşısında değer kazandı... TL. döviz sepetine karşı değer kaybetti. Yani döviz sepeti TL. karşısında değer kazanmış. Bu demektir ki ihracatçının yaptığı her bir dolar ihracat için şimdi eline daha fazla TL geçiyor. Bu şartlarda Türkiye'nin ihracatta rekabet gücü yükselmiş oluyor. Toplam ithalatımızın yüzde 73'ünü ara malı ve ham madde ithalatı oluşturuyor.Kur artışı ithal girdi fiyatlarını artırıyor.Aslında kur artışı bir yandan dış borç yükünü artırıyor... Bir yandan ithalatın daha pahalı olmasına yol açıyor. Bir yandan kişi başına turizm gelirinin düşmesine neden oluyor... Ayrıca ihracatı artırması gerekirken, ithalata bağımlı ekonomi olmamızdan dolayı da ihracat da artmıyor.2025 yılında 500 milyar dolar ihracat diye slogan atanların önce bu hesapları iyi yapması gerekir. İthal ara malı yerine yerli üretimin artması gerekir.