Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: Bozdağ’dan erken seçim açıklaması
Birgün:
Demirtaş'ın dava dosyası uyuşmazlık nedeniyle ortada kaldı
Yeniçağ:
Koray Aydın'dan yeni parti ile ilgili önemli açıklamalar!
Evrensel:
Çavuşoğlu, Erbil'den referandumun iptalini istedi
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Özgür Mumcu, 23 Ağustos tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Çürüme” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Çelişki ve tutarsızlık kimsenin umurunda olmadığı için, Başbakan Binali Yıldırım’ın geçen hafta yaptığı açıklama da hak ettiği kadar değerlendirilemedi. Bu belki de sayın Yıldırım’ı kamuoyunun pek umursamamasından kaynaklanıyordur. Şöyle dedi Başbakan, hatırlayalım: “Darbeciler, Balyozcular, Ergenekoncular sırasını savdı, bu sefer FETÖ’cülere görevi devretti.” Balyoz davasının, darbeci subayların ordu içerisinde darbe yapabilecek konuma gelmesi için kurgulandığı açık. Kimlerin nasıl terfi ettiği, kimlerin cemaat tarafından hapse atılan subayların yerlerine geçtiği de öyle. İktidar çevrelerinin bu devasa tasfiye ve orduyu ele geçirme operasyonuna uzun süre destek verdiği de. Zamanın Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, cemaatle iktidarın arası bozulunca “Milli orduya kumpas kurdular” diyerek bu durumu net bir şekilde itiraf etmiştir. Balyoz davası olmasaydı 15 Temmuz darbe girişimi de olmazdı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Başbakan’ın darbenin yolunu açan bu davayı sahiplenmesi izaha muhtaç. Binali Bey neden 2004 raporunu çarpıtmıştır? Bugün hangi sebeple darbeci generallerin önünü açan Balyoz davasını savunmaktadır? Balyoz mağdurlarından emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz’un bu konudaki açıklamaları zannederim Binali Yıldırım’ın bu tuhaf hallerini açıklıyor:
“Gerçeği kabul ettiğinizde yalanlarla ürettiğiniz şatolarınız çöker. Tevil yoluna sapar ve şatolarınızı ayakta tuttuğunuzu sanarsınız. Zihinsel bir kendini kandırma ameliyesidir. Gerçeği bilir ama kabul etmezsiniz. Geri planda ise o davalara ilişkin sorumluluktan kaçma var. İkincisi mağduru oynamaya devam etme arzusu var. Geçmişte belki mağdur oldukları dönemler oldu. Ama artık kendileri mağdur yaratıyorlar. Halkın saflığından da yararlanıyorlar. Kendi vatandaşını istismar ediyor.” Önce kendini sonra da kamuoyunu kandırmaya yönelik bu siyaset tarzı ile memleketi yönetemezsiniz. Ancak memleketi yönettiğiniz konusunda kendinizi kandırırsınız. Bir devlet, kurumları üzerinde durur. O kurumlar zayıflatılıp çökertildi. Bir devlet, hukuktan kaynaklanan meşruiyete dayanarak var olur. O meşruiyeti lime lime ettiniz. Bugün yel değirmenleriyle dövüşür gibi zamanında Gülen’le beraber kurdelesini kestiğiniz bankada hesabı olan gariban memurla, uğruna Türkçe Olimpiyatları sikkesi kestirerek insanları dahil olmaya teşvik ettiğiniz cemaatin kapısından geçenlerle uğraşıyorsunuz. Bir yandan da hâlâ Balyoz davasını savunmaktasınız. Bu çelişkilerle, bu keyfilikle, bu tutarsızlıkla yürünen yol, devlete hasar vermek haricinde nereye varır? Söyleyin sayın Yıldırım, 2004 MGK raporunu neden görmezden geldiniz, bugün hâlâ cemaatin yargı operasyonuna neden sahip çıkıyorsunuz? Yoksa metal yorgunluğu değil de metal çürümesiyle mi karşı karşıyayız?
…***
İhsan Çaralan, 23 Ağustos tarihli Evresnel gazetesinde, “‘En kötü sözleşme’nin bir mücadele dayanağı olması için...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Kamu emekçisi sendikalarıyla Hükümet arasında, ağustos başından beri süren toplusözleşme görüşmelerinde “anlaşma” sağlandı. Taraflar sözleşmeyi imzaladı.Varılan anlaşmaya göre, 3 milyon kamu emekçisi ve 2 milyon emeklinin maaşlarına; 2018 yılı için yüzde 4+3.5 2019 yılı için ise yüzde 4+5’lik bir zam yapılacak.Önce bir düzeltme yapalım. Resmiyette bu sözleşmenin, kamu emekçisi sendikaları ile Hükümet arasında olduğu söylense de gerçekte, durum böyle değil. Tersine bu sözleşmenin; 1 milyona yakın üyeye sahip yandaş sendika Memur-Sen ile Hükümet arasında, “Al gülüm ver gülüm” kıvamındaki ilişkiler içinde yapıldığını söylemek gerçeğe en yakın değerlendirme olacaktır.Bu yüzden de elbette ki, sonuçları 3 milyon kamu emekçisini ilgilendiren bu sözleşme için; “kamu emekçileri alanında bugüne kadar yapılan toplu görüşme ve toplusözleşmelerin en kötüsü”dür demek yanlış olmaz!”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Çünkü yaz aylarında bile resmi enflasyonun “çift haneli” olmaya devam ettiği bir ortamda kamu emekçilerinin maaşlarına yapılan yıllık ortalama zam yüzde 5.75’tir! Ki, Hükümetin 2018’deki beklenen enflasyon hedefi bile yüzde 7-8’dir! Elbette sözleşmeye göre, eğer zam enflasyonun altında kalırsa, aradaki enflasyon farkı da kamu emekçisine ödenecektir!
Tabii emekçilerin enflasyonunun resmi enflasyonun iki katı dolayında olduğu ve “büyüme”den kamu emekçisine bir pay verilmesi hiç akla getirilmeden! Bu “en kötü toplusözleşme”nin elbette bir tek nedeni yoktur.Bu nedenleri şöyle sıralayabiliriz:
Hükümetin, OHAL’i kullanarak 100 binden fazla kamu emekçisini ihraç ederek, on binlercesini açığa alarak, kamu emekçilerini korkuyla kuşatarak, onları önemli ölçüde sindirmesi, kamu emekçilerinin çoğunluğunun Memur-Sen’e geçirilmesi ve Memur-Sen karşısındaki sendikal konfederasyonların güçsüzleştirilmesi, kamu emekçilerinin son yıllarda sendikaların kuruluşundaki en önemli talep olan, “grevli toplu sözleşmeli sendikal hak” talebini unutup, görüntüde bir sözleşme hakkını yeterli gören bir çizgiye çekilmesi, kamu emekçileri sendikalarının kuruluşunda başlıca dinamizm olan kamu emekçisi kitlelerin talepleri etrafında birleşip mücadele etme çizgisinin dışına çıkmaları, merkezi kimi mitingler ve giderek en öndeki kadroların eylemine indirgenmiş olması, masada yer alma hakkı olan Kamu-Sen’in ve KESK’in bu dönemde önceki dönemlerdeki kadar bile Memur-Sen ve Hükümet karşısında etkili olamamaları.Dolayısıyla gelinen süreç, toplusözleşme görüşmelerini giderek daha çok ve daha kötü bir “orta oyunu”na dönüştürmüştür.
…***
Arslan Tekin, 23 Ağustos tarihli Yeniçağ gazetesinde, “AKP'de artık ne olabilir?!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Erdoğan yine Ak Parti için, il il, ilçe ilçe dolaşmaya başladı. 7 Haziran 2015 seçiminden daha önce, seçim yükünü üzerine alan Erdoğan, o zaman partili cumhurbaşkanı olmadığı hâlde, Ak Parti için meydanlara inmiş, televizyon kanallarını canlı canlı neredeyse yarım gün kaplamıştı.Dozu kaçırılmış propaganda ters tepti; Ak Parti, hükûmet kuracak sayıya ulaşamadı. Başbakan o zaman, Ahmet Davutoğlu idi. Seçimde AKP'yi tekleten kim sizce?Çok geçmeden aynı yılın 1 Kasım'ında seçime gidildi. AK Parti, Anayasa'yı değiştirecek çokluğa ulaşamazsa da bir başına hükûmeti kuracak sayıyı fazlasıyla aldı. İki seçim arası, Erdoğan pek meydanlarda görünmedi. Davutoğlu biraz koşturdu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Koşturmak o kadar mühim değildi. Halk istikrar istiyordu. Mecburen Ak Parti'ye o verdi. Yalnız bunu bilen Ak Parti'nin tecrübeli tepe isimleri hesaplarını çok iyi yaptılar. CHP'yi, koalisyon kurduk, kuruyoruz gel-gitleriyle oyaladılar. Bir bakıma tuzağa düşürdüler. Balgat MHP'sinden hiç bahsetmeyelim! Neyine güvendiyse, halkın talebine rağmen koalisyon için görüşmeye bile gerek görmedi. Rejimi değiştirdik... "Tek Adam"a ram olduk. Bir darbeyi savuşturduk. "Cumhuriyet"in temelleri çatırdatılıyor.Bu netameli günlerde, halk yeni bir parti kuruyor. Evet, halk kuruyor. Şiddetli arzu olmasaydı, neyle suçlanacaklarını bile bile insanlar Yeni Hareket için ortaya çıkarlar mıydı? Ak Parti Hükûmeti hangi hamleyi yaparsa yapsın, yalnızlığa mahkûm.Yeni Hareket'in güçlü ayak sesleri, Ak Parti teşkilâtındaki aşırı stres, yine dozu kaçan, bıktırıcı propaganda insanları bunaltıyor. Eski Ak Parti milletvekili, bir arkadaşının ağzından şu tespitte bulunuyor:"Bu teşkilatlardaki değişim galiba biraz abartılıyor, hatta fazla anlam yükleniyor. Oysa her dönemde bu tür değişiklikler olur, ayrıca teşkilatta görev alanların dünyanın sonuna kadar orada kalacak halleri yok. Bizim esas derdimiz, 2012'ye kadar millette karşılık bulan o coşkumuzun kaybolması... Sahada insanların bize gösterdiği ilgide eski sıcaklığı pek göremiyoruz, aslında bir şeyler söylemek istiyorlar ama sanki çekiniyorlar. Geçmişte 70 milyonu kucaklayan, kardeşlik ve özgürlük ikliminden beslenen ve insanların yüreğine dokunan o coşkulu sesimiz soldu sanki. AKP'de coşku tükenmiş. Bırakın 16 Nisan hezimetini, sadece menfur, meş'ûm 15 Temmuz'un yıldönümünde olanlara bakın... Darbe sırasında bütün Türkiye, Saray'ın arzu ettiği dille söylersek, "milletin bayrağı"yla donatılmıştı. Yıldönümünde, ne kadar bayrak gördünüz?! Ya heyecan... İşte size ölçü!