Türkiye'den köşe yazarları
Birgün: Kulis: Erdoğan'dan 'genç isimleri başkan yapın' talimatı
Cumhuriyet:
Eski MİT'çi Enver Altaylı FETÖ'den tutuklandı... Eski AKP'li vekil isyan etti
Yeniçağ:
Erdoğan'dan parti yönetimine önemli talimat
Aydınlık:
Almanya’daki Türkler krizden rahatsız
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Saygı Öztürk, Sözcü gazetesinde, “Öksüz skandalında yeni perde” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“15 Temmuz darbe girişiminin “kara kutusu” denilen Adil Öksüz'ün, adliyede serbest bırakıldıktan sonra uçakla meydan meydan Türkiye'yi dolaştığını CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan'ın ortaya koyduğu belgelerle açıkladık. Tezcan da, açıklamasını 491 vatandaşlık numaralı FETÖ imamı olduğu belirtilen Adil Öksüz'le ilgili savcılık yazısına dayandırdı. Buna göre, Öksüz, hiçbir engelle karşılaşmadan yolculuk yapmış. Hatırlayınız, darbe girişiminden sonra havaalanlarında denetimler daha da sıklaştırılmıştı. Alana girişte yapılan denetimden sonra, biniş kartı alırken kimliğinizi gösteriyorsunuz. Yetmedi, biniş kartınızı aldıktan sonra uçağa biniş salonuna girerken yine kimlik denetimi yapılıyor. Kimliğin iki kez göstermekle denetim bitmiyor. Bu kez oluşturulan polis noktasında kimliğinizi veriyor, bilgisayara sizin vatandaşlık numaranız yazılıyor ve GBT'nize (Genel Bilgi Toplama) bakılıyor. Arama kaydı bulunup bulunmadığı ortaya çıkıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Belgeye göre Adil Öksüz, sözde aranıyor ama örneğin 31 Temmuz 2016 tarihinde Elazığ'dan Ankara Esenboğa Havalimanı'na geliyor. Aynı gün, Ankara'dan, İzmir Adnan Menderes Havalimanı'na gidiyor. Bu gerçek Adil Öksüz değil isim benzerliğiyse vatandaşlık numarasının ne özelliği kalıyor. Peki nasıl oluyor da, arandığı söylenen Adil Öksüz kendisine ait kimlikle uçak bileti almasına, binişte bu kartı göstermesine rağmen gözaltına alınmıyor? Akla şu
geliyor: Havaalanları ve limanlarında kimlerin VIP'den (önemli kişi) giriş-çıkış yapacağına ilişkin genelgeler var. Ancak buna hiç uyulmaz. Bakıyorsunuz, iktidar partisinin il, ilçe yöneticileri, hatta bu partiye oy verdiği bilinen ve siyasi kimliğiyle öne çıkanlar VIP'den geçer. Akla şu geliyor: Adil Öksüz, sözde arandığı dönemde VIP'den mi giriş-çıkış yaptı? Ya da “aranıyor” diye bilinen Adil Öksüz o dönem aranmıyor muydu? Başka bir Adil Öksüz olması ise vatandaşlık numarasına göre araştırma yapıldığı için bu olasılık da son derece zayıf. Adil Öksüz'ün, hem Deniz Kuvvetleri hem de Hava Kuvvetleri Komutanlığı “imamlığını” yaptığına ilişkin, 15 Temmuz darbe girişiminden önce de bilgiler var. Bu hiç dikkate alınmıyor, gözaltına alındığında da hakkında iddialar nedeniyle sorgulanmadan serbest kalıyor. 2014 yılından bu yana devam eden FETÖ/ PDY soruşturmalarında Adil Öksüz'ün adı geçtiği gibi, bunun önemli kişi olduğu da vurgulanıyor. Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde açılan ve Akıncı Üssü Davası ile birleşen dosyanın iddianamesinden okuyalım: “Örgüt içerisinde uzun yıllar görev alan Çetin Acar'ın, 9 Ocak 2015 tarihli ifadesinde ‘Adil Öksüz, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde yardımcı doçenttir. Fetullah Gülen ABD'ye gittikten sonra Mustafa Özcan'ın, Türkiye imamlığına geçmesiyle, Hava Kuvvetlerinden sorumlu imamlığı Adil Öksüz'e devretti. Şu anda örgütün Deniz Kuvvetleri imamı olarak faaliyet yürüttüğünü duyduğunu' belirtiyor.” Anlaşılan, Türkiye'den ayrıldıktan ya da kamuoyu gündemine iyice oturduktan sonra Adil Öksüz'ün yakalanması için harekete geçilmiş. Kendi ülkemizde serbest bırakılan, yakalanmayan ya da yakalanamayan Öksüz'ü, şimdi yabancı ülkelerden istiyoruz. FETÖ'cü hakim ve savcılar mı korudu, FETÖ'cü polisler mi onun yakalanmasını engelledi, nerede ihmal var bunu ortaya koyacak olan da Cumhuriyetin savcılarıdır.
…***
Ali Sirmen, 27 Ağustos tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Bu çatışma kolay kolay bitmez”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Almanya ile Türkiye Dışişleri Bakanları arasındaki tartışma gittikçe tırmanıyor. Gün geçmiyor ki Alman Sigmar Gabriel veya Türkiye’deki muadili Mevlüt Çavuşoğlu karşılıklı birbirlerini suçlamasınlar. Son olarak Alman Dışişleri Bakanı, hedeflerinin Türkiye olmayıp Tayyip Erdoğan olduğunu belirtmiştir.Bu açıklamanın Ankara tarafından Berlin’in umduğu şekilde algılanması beklenmemelidir. Ankara’da egemen zihniyet, Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin ta kendisi, Türkiye’nin varması amaçlanan değerleri kişiliğinde yansıtan bir ideal ve kutsal önder olduğudur.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Peki, Almanya’nın ve de genelde Avrupa’nın Erdoğan’ı nefretin hedef tahtasına yerleştirmesinin nedeni nedir? Salt Reis’in iç politikada olduğu gibi diplomaside de gerginlik politikalarını çıkarına daha uygun bulduğundan, ileri geri konuşmasının devlet adabıyla bağdaşmayan davranışlarının yarattığı antipati mi? Yoksa ne yapacağı belli olmayan, tümüyle kontrolsüz bir güç haline gelmiş olmasının doğurduğu tepki mi?
Bunların her ikisinin de olumsuz Erdoğan imajının doğmasında payı olmakla birlikte, asıl neden daha derinde yatmaktadır. Aslında Erdoğan şu anda Avrupa’yı Avrupa yapan ilkeler ve değerlere karşı, hem ülkesinde hem de dünya çapında savaş açmış bir liderdir. Başka deyişle Erdoğan, Merkel’den çok “Avrupa değerleri”ne karşıdır.
Peki bu durumda Batı’nın bir ortak yapım olan, AKP ve Reis modeline destek vermesini nasıl açıklayacağız? Olayın açıklaması basittir. ABD gibi, Avrupa’nın da Türkiye’deki iktidarın, çoğulcu demokrasinin kazanımlarını içselleştirmiş “Batılı” bir yapıda olup olmaması umurunda bile değildir. Onlar için dünyanın en kritik noktalarından birinde bulunan Türkiye’deki iktidarın, gerektiğinde, kesinlikle Batı’nın çıkarları doğrultusunda davranacak bir konumda, yani “Batı”cı olması ve bu konuda yalpalamayacağı hususunda güven vermesi yeterlidir.
Hatta bağımsız “Batılı” kafalı bir iktidar yerine, Batı’nın idealleriyle değil, emperyalist çıkarlarla bütünleşmiş “Batıcı” bir iktidar Batı tarafından tercih edilmektedir. AKP bu tercihi yaşama geçirmek üzere dizayn edilmiş ve başta da Avrupa tarafında baş tacı edilmişti.
Ama modelin kendi iç dinamikleri, bir yandan Batı değerlerinin kendi ülkesinde antitezi olan yapının, Batı’nın çıkarlarının bekçiliğini başarıyla yürütmesini engellemiş ve denetim dışı davranış ve yönelişlerin benimsenmesi sonucunu doğurmuştur. Görülüyor ki Avrupa ile Erdoğan çatışması, dönemsel olmayıp yapısaldır ve kolay kolay da bitmeyecektir.
…***
İhsan Çaralan, 27 Ağustos tarihli Evrensel gazetesinde, “Kurultay adalet mücadelesinde yeni bir adım olsun!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Adalet Kurultayı, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşmasıyla başladı.Adalet talebi Türkiye’de her zaman önemli bir talep oldu. Ama özellikle sıkıyönetim ve darbe koşullarında adalet talebi siyasi gündemin ön sıralarına çıktı; bazen de bütün diğer taleplerin önüne geçti. Ama şu da bir gerçek ki; ülkemizde adalet talebi, hiç bir zaman son yıllardaki kadar önemli hale gelmedi. Öncesinde de vardı ama Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden beri adalet talebi hızla öne çıktı. Daha seçildiği günün hemen ertesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “fiili başkanlık dönemi”ne geçildiğini ilan etmesinden beri, adalet talebinin, giderek büyüyen bir önem kazandığına tanık olduk.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Özellikle adaletin kurumlaşmış hali olan yargıda, 2010’dan beri yapılan düzenlemelerle yargının yürütmeye bağlanması girişimleri, bu girişimlerin yargının partizanlaştırılması olarak ilerlemesi, partizanlığın devletle vatandaş ilişkisini belirler hale gelmesi, vatandaşların yasalar önündeki eşitliğinin bile artık “eskide kalan bir ilişki” olması, “adalet talebini” giderek büyüttü.
HDP Eş Başkanları ve vekillerin tutuklanması, seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınıp yerlerine kayyım atanması,Pek çok gazete, TV ve yayınevinin kapatılması, 170 dolayında gazetecinin tutuklanması, yazar ve yöneticileri tutuklanarak Cumhuriyet gazetesine yönelik bir operasyon başlatılması, CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun “MİT TIR’ları haberi” dolayısıyla müebbet hapis cezası istenerek yargılanması, yargı-adalet konusunda toplumda infiale yol açacak tepkiler oluşturdu.
Nitekim, CHP’nin “adalet” talebiyle düzenlediği Adalet Yürüyüşü”, İstanbul-Maltepe’deki “Adalet Mitingi”ne her kesimden halkın gösterdiği ilgi, bu talebin nasıl acil, yakıcı, bütün diğer talepler için de bir dayanak yaratacak kadar güçlü bir talep olduğunu hem bu talebi savunanlara hem de karşıtlarına gösterdi.
Adalet Kurultayı, adalet talebi etrafında olmuş ve bitecek bir toplantılar dizgesi olmayı aşan, sonraki mücadelelerin ileriye doğru atılacak adımlar için yeni bir imkan olarak görüldüğü ölçüde amacına hizmet edecek, adalet mücadelesine, demokrasi mücadelesine önemli bir dayanak sağlayacaktır.