Ağustos 29, 2017 09:31 Europe/Istanbul

Birgün: Erdoğan: İstihbaratın başı devletin başına bağlı olmalı

Yeniasya:

Kutuplaşmayla birlik olmaz

Yeniçağ:

Koray Aydın, yeni partinin ismini açıkladı

Evrensel:

Tarım işçileri için yapılan Meclis araştırması rafta kaldı!

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Çiğdem Toker, 29 Ağustos tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “2019 seçimleri adil ve eşit mi geçecek?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Önce “kitabın ortasından” iki soru: 2019 seçimlerinin adil ve eşit yapılacağına inanıyor musunuz? Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) güveniyor musunuz? İki soruya cevabınız “hayır” ise otoriter tek adam rejiminin oylandığı referandum günü, ne olduğunu da hatırlıyorsunuz demektir. YSK, 16 Nisan’da hepimizin hayatlarına, çocuklarımızın geleceğine doğrudan etki eden bir karar aldı. Seçimlerin adil, eşit güvenli gerçekleştirilmesinin yegâne sorumlusu olan bu anayasal kurum “mühürsüz pusulaların geçerli olduğunu” duyurdu. “Duyuru” diye özellikle altını çiziyorum. Karar alındı denilmesine rağmen, ortada karar falan yoktu çünkü. Karar arkadan geldi. Oylarına sahip çıkmak için her türlü önlemi aldığını düşünen kişi ve kurumların hiç beklemediği bir durumdu bu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Sandıkların kapanmasına iki üç saat kala, mühürsüz oyların geçerli sayılması kimin aklına gelebilirdi ki? İşte bu kanuna aykırılık soğukkanlılıkla işlendi. YSK mühürsüz oyları geçerli sayarak, otoriter tek adamlığı getiren halkoylamasını şaibeli kılmış olmadı sadece. Kurumsal olarak da kendisini imha etti. Bugün YSK, güvenilir bir kurum olmanın çok uzağında. Temel nedeni, 16 Nisan’da “hayır” oylarının önde çıkacağının görüldüğü saatlerde, sonucu tersine çevirecek bu kararı alması için müdahale edildiğinin düşünülmesidir. Kimsenin çıkarıp belgesini koyamadığı, ancak “hayır” diyen 24 milyona yakın yurttaşa hâkim bir kanaatten söz ediyoruz. YSK’ye dair bu kanaatte, o karara “evet” demiş mevcut Kurul kompozisyonunun birinci derecede önem taşıdığı kuşkusuzdur. Başka bir anlatımla, mevcut komposizyon görev başında olduğu sürece yapılacak hiçbir seçimin, adil, eşit ve güvenilir geçmeyeceği yönündeki inancın yaygın bir karşılığı bulunmaktadır. Bu kadar hatırlatmayı yaptım. Çünkü sanki parlamenter bir rejim altında yaşıyormuşuz, OHAL yokmuş, güçler ayrılığı düzgün çalışıyor gibi 2019 seçimlerinin alt ihtimaller üzerinden ferahfeza makamında tartışılmasını tuhaf buluyordum. Bu tuhaflık hissinde yalnız olmadığımı Adalet Kurultayı’ndaki çalıştaylarda fark ettim. Çalıştaylarda belirlenen konularda, o alanın uzman ve emek vermiş kişilerini bir araya getirip özgür bir tartışma zemini amaçlanmış. Biri katılımcı diğeri izleyici olarak yer aldığım iki çalıştayda bu amacın gerçekleştiği söylenebilir. 2019’a normal olmayan koşullar ve OHAL altında gittiğimizin farkında olunması ve bu dönemin karakterine uygun talep ve önceliklere odaklanmanın zorunlu olduğu işte bu çalıştayda tartışıldı. İzmir milletvekili Murat Bakan’ın yönettiği “Siyasi Parti ve Seçim Sistemleri” başlıklı çalıştaya davet edilen akademisyenler; Murat Sevinç, Fatih Yaşlı, Burak Cop, Faruk Şen, Tanju Tosun, Kürşad Soylu işte bu ve seçimlerin güvenliğini ilgilendiren diğer birkaç başlıkta, dikkat çekici ve yaşamsal önem taşıyan görüşler paylaştı. Muhatabı, bütün muhalefet cephesi diye nitelenebilecek aktörler olan bu öneri ve değerlendirmelerin birkaçı şöyle:

Bu çalıştayda; seçimlerde adalet, eşitlik ve güvenliğin sağlanmadığı ortamda, sandığa gitme oranında dramatik düşüş yaşanma ihtimali de konuşuldu. Evet, yakın gelecekte bir seçim gerçeği mevcut. İçinde bulunduğumuz iklimde, önceliğin 2019’da yarışacak adayları çıkarmaya mı yoksa, bu seçimin gerçekleşeceği -şu an son derece kaygan ve riskli görünen- zemini sağlamlaştırmaya mı verilmesi gerektiğinin cevabı ise ortada.

…***

Esfender Korkmaz, 29 Ağustos tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Fakirin gıdası azaldı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, gıda enflasyonunu önlemek için, gıda arzını artıracak yapısal önlemler alacaklarını açıkladı.Gıda fiyatları genel olarak bütün dünyada oynaktır. Türkiye'de hem oynak hem de TÜFE artışından daha yüksektir. Bugüne kadar hükümetin aldığını söylediği kısa vadeli önlemlerin de bir yararı olmadığı açıktır. Söz gelimi son üç yılda  Temmuz ayında gıda fiyatlarındaki artış, TÜFE oranından daha yüksek oldu.Dünyada geçen seneye kadar düşme eğiliminde olan gıda fiyatları da yeniden artmaya başladı.Gıda fiyatları hava şartlarından etkilenir... Ancak Türkiye'de verimli yıllarda da aynı şekilde gıda fiyatları artıyor. Türkiye'de gıda fiyatlarının artma nedeninin başında, piyasada oligopol yapılar olması, gıda stokçularının kartelleşmesi geliyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Aracılar stok yaparak, piyasa arzını kontrol ediyor. Bu nedenle üretici malını ucuza satıyor, tüketici ise pahalı yiyor. Girdi fiyatları pahalıdır. Tarımda ithal girdi olan ilaç ve mazot fiyatları kur artışından etkileniyor. Aslında yalnızca etkili kur değil, vergi de mazot fiyatlarını etkiliyor. Siyasi iktidarın tarım politikası bir planlamaya bağlı değildir. Seçim tarihlerine ve günübirlik kararlara dayanıyor. Bilgilendirme ve teknik destek verilmiyor. Bunun için verimlilik düşük kalıyor. Düşük verimlilik ürün fiyatlarına yansıyor. İşlenmiş gıdada en önemli sorun, düşük kapasite oranıdır. Temmuz ayında imalat sanayiinde kapasite kullanım oranı yüzde 78.8 oldu. Buna karşılık imalat sanayii içinde gıda sektöründe yüzde 72.4 oldu. Sabit maliyetler değişmediği için düşük kapasite oranı üretim maliyetlerinin artmasına neden oluyor. Bu da zamanla perakende fiyatlara yansıyor.Neler yapılmalıdır? Girdi fiyatlarına verilen destekler artırılmalıdır. Hükümet her sene bazı kararlar alıyor ve fakat bunu uygulamıyor. Söz gelimi 2017'de mazotun yarı fiyatına verileceği açıklandı ve fakat 2018'e ertelendi. Hangi ekonomide olursa olsun, gıdada stoklama ve spekülasyon oluyor. Bu yolla gıda fiyatları artırılıyor. Ne var ki bu alanda en büyük görev, siyasi iktidarlara düşüyor. İktidarlar ya doğrudan veya dolaylı müdahale ile, stokçuluğun önüne geçebilir.Söz gelimi Et ve Balık Kurumu'nu özelleştirdik. Et ve Balık Kurumu 1952 yılında kuruldu. 1990 yılında 35 iş yeri vardı. Kurum sayesinde üretici ve köylü malını uygun fiyatla bu kuruma satıyordu. Tüketici de uygun fiyatla et yiyordu.  Böylece bazı kötü niyetli aracıların ve stokçuların spekülasyon yapması önleniyordu. 1995 yılından 2004 yılına Et ve Balık Kurumu kadar 19 iş yeri özelleşti. 5 iş yeri devredildi. 3 iş yeri kapatıldı. Et ve Balık Kurumu, piyasayı tanzim eden kamu altyapı yatırımı niteliğinde idi. Bu ve benzer altyapı kurumlarının özelleştirilmesi, halkın aleyhine oldu. Netice olarak; gıda harcamalarının, işçi ve memurun ve düşük gelirli grupların harcamaları içindeki payı yüksektir. Gıda fiyatlarının enflasyonun üstünde artması fakirin ekmeğinin azalması demektir. Bu bir kader değil, siyasi iktidarın başarısı veya başarısızlığıdır.

…***

Faruk Çakır, 29 Ağustos tarihli Yeniasya gazetesinde, “Eğitimi konuşmadan olmaz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Yirmi milyona yaklaşan öğrencisi, bir milyonun üzerinde öğretmeni olan bir ülkenin eğitimi konuşmaması, tartışmaması ve daha da iyileştirmemesi düşünülemez.Türkiye de bu meseleyi konuşuyor, tartışıyor ama doğru teşhis koyup doğru tedavi uyguladığı pek söylenemez.En başta şunu ifade edelim ki Türkiye’yi idare edenler de eğitim ve kültür noktasında iyi durumda olmadığımızı ara sıra ifade ediyorlar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Geçen yılın sonlarında düzenlenen “Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri Töreni”nde konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle demişti: “Sadece iki alanda arzu ettiğimiz seviyeye ulaşamamış olmaktan dolayı fevkalâde üzgünüm, bunlardan biri eğitimdir, diğeri kültür sanattır. Önümüzdeki dönem bu iki alanı önceliklerimizin en başına çıkarmak mecburiyetinde olduğumuza inanıyorum. Eğitimle kalıcı hâle getirilmemiş, kültür sanatla tahkim edilmemiş bir kalkınmanın bizi götüreceği yer zevksizliktir, sevgisizliktir, karanlıktır. Nitekim bunun sancılarını her alanda yaşıyoruz.”

Eğitim konusundaki sıkıntıların herkes farkında. Öğrencisinden velisine, öğretmeninden idarecisine kadar herkes hâl ve gidişten yana şikâyetçi. Neticede bu şikâyetlere çare olması bakımından müfredat değişikliği yapıldı.Keşke eğitimdeki hâl ve gidiş ‘eleştiri yapılan bir iki konu’ ile sınırlı olsa. Eğitimde çok ciddi problemler var ve doğru teşhis edildiği kanaati de hâkim değil. Uzun yıllar bu meseleye para, bütçe, bina yenileme penceresinden bakıldı. Elbette sağlam bina ve para eğitim için gereklidir ama tek şart değildir. Uzmanların da ifade ettiği üzere en önemli mesele ‘iyi öğretmen’lere sahip olmaktır. Okullarda okutulan kitapların muhtevası da çok önemlidir. İyi öğretmenlerin kötü müfredatla kıskaca alındığı bir sistemde arzu edilen kalitede eğitim verilebilir mi?