Türkiye'den köşe yazarları
Evrensel: ABD, Erdoğan'ın korumaları hakkında soruşturma açtı
Milli gazete:
Arakanlı Müslümanlara zulüm devam ediyor
Karar:
Rusya PYD ile anlaştı
Aydınlık:
ABD: Kürdistan referandumuna karşı değiliz.
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları
...***
Rahmi Turan, 30 Ağustos tarihli Sözcü gazetesinde, “Geçimde de adalet yok” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye'de hukuk yok, adalet yok, tamam da… Peki “Geçimde adalet” var mı? Yoksul ile varsıl arasındaki uçurum nedir? Gelir dağılımındaki dengesizlik düzeliyor mu? CHP'nin dört gün süren Adalet Kurultayı'ndaki panellerden biri “Geçimde Adalet” başlığını taşıyordu. Konuşmacılardan biri olan Zekeriya Temizel: “Türkiye'de işsiz sayısı, resmi olmayan rakamlara göre 10 milyonu buluyor” dedi. Müthiş bir rakam bu… Ürkütücü… İktidar yandaşları bir de hâlâ işsizliğin azaldığından dem vuruyor! Gizlenen işsizlik devletin resmi raporlarında yer almıyor ve kâğıt üzerinde düşürülerek açıklanıyor! Ne kadar makyaj yapılırsa yapılsın, gerçekler saklanamıyor! Ülkemizde, özellikle her dört gençten birinin işsizlik girdabında çırpınması çok hazin bir durum!”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Aynı panelde konuşan önceki Başbakan Yardımcılarından Abdüllâtif Şener de ülkemizi nasıl endişe verici bir geleceğin beklediğini gözler önüne serdi. Şener'e göre: “En yoksullarla, en zenginler arasındaki farkın kapanabileceğini düşünebilecek misiniz? Bu imkânsız. İçinde bulunduğumuz kurumsal yapıda böyle bir felâket görüntüsü varken, ‘geçimde adalet' ile ilgili bir beklenti zayıf demektir.” Yani, ülkemizdeki adaletsiz gelir dağılımının düzelmesini ümit etmek saflık olur! Bunu, devlet yapısını ve Türkiye'nin sorunlarını çok iyi bilen eski AKP'li Başbakan Yardımcısı Abdüllâtif Şener söylüyor. Kılıçdaroğlu'nun başarılı “Adalet Yürüyüşü”nden sonra yapılan “Adalet Kurultayı” ülkemizin, insanlarımızın, geleceğimizin nasıl bir tehlike çemberi içinde olduğunu gösterdi. Peki, çözüm ne? Çözüm, ulusun bilinçlenip gerçekleri görmesinde yatıyor… Umut 2019'da… Toplum, 3 Kasım 2019 seçimlerinde, uyurgezer gibi dolaşmayı bırakıp eski hatalarını tekrar etmezse düzelmeye doğru umutlu adımlar atılır. Bildim bileli, her devirde kazığı işçiler ve memurlar yer. Tabii emekliler de bundan nasiplerini alırlar. Memur-Sen'in hükümetle yaptığı anlaşma adaletten çok uzaktır. 2018 yılında memur maaşlarında toplam yüzde 7 buçuk, 2019'da ise toplam yüzde 9 artış olacak. CHP İzmir Milletvekili Dr. Aytun Çıray memurun acımasızca ezildiğini söyleyerek: “Bu, sendikanın iktidarla danışıklı dövüşüdür ve memurumuza öncekilerden çok daha pahalıya patlayacaktır” dedi. Memurların iki açıdan kıskaca alınacağını söyleyen Aytun Çıray'a göre: “Memur bir yandan TÜİK tarafından sürekli makyajlanan enflasyon rakamlarının gerçek etkileri altında ezilecek… Diğer yandan makyajlı enflasyon rakamlarını dahi karşılamayan küçük maaş artışlarıyla yoksulluğa sürüklenecektir. Bu hazin durum, Türk memurunun fakirlikle imtihanıdır! İktidar, ne yazık ki memurlarımıza bunu lâyık görüyor! Yazık!”
…***
Kamil Tekin Sürek, 30 Ağustos tarihli Evrensel gazetesinde, “Soru sorulmayan röportaj”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesinin üçüncü yıl dönümü nedeniyle röportaj yapmışlar. Fakat, her zaman olduğu gibi röportajda gazeteci soru soramamış. En son Kadir Çöpdemir “gemicikler”, Ruşen Çakır da, Artvin’de polisin kullandığı biber gazı sonucu yaşamını yitiren Öğretmen Metin Lokumcu ile ilgili soru sorabilmişti. Son röportajlarda “Sorular da gazetecilere Saray tarafından mı veriliyor acaba” diye düşünmeye başladım.
MİT’in Başbakanlıktan alınarak cumhurbaşkanına bağlanmasına Erdoğan: “Devletin başı istihbaratta en önemli bilgileri, istihbaratları alması gereken kişi değil midir? İstihbaratın başı devletin başına bizzat bağlı olmazsa devlet hareket kabiliyetini kaybeder” demiş. Karşısındaki gazeteci ise “İyi de şimdiye kadar MİT size bilgi vermiyor muydu?” diye sormamış.”diyen yazar, yazısının devamında şunlara yer veriyor:
…***
MİT, yasasındaki hükümlere göre Başbakanlığa bağlıdır ama MGK, Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlığa düzenli bilgi verir. Hatta, Genelkurmay Başkanlığına da verir. Cumhurbaşkanı her istediğinde bilgi vermek zorundadır. Pratikte MİT son üç senedir Başbakanlıktan çok Cumhurbaşkanlığına bilgi vermiştir. Gazeteleri şöyle bir tarasak, Cumhurbaşkanı ile MİT Müsteşarının ne kadar sık görüştüğünü görürüz. Yani, Cumhurbaşkanının gerekçesi tatmin edici değil. Röportajı yapan gazeteci de bunları gayet iyi biliyor ama soru soramıyor, itiraz edemiyor.
Cumhurbaşkanının yaptığı nedir? Pratikte olanı bir KHK ile “yasal” duruma çevirmiştir. Her zaman yaptığı gibi, önce uygulama sonra yasal düzenleme gelmiştir. Cumhurbaşkanı 2019’a kadar sabredememiştir. Muhtemelen bir gün “MİT’i bana bağlayın” demiştir. Onca Anayasa profesörü danışmanlar, parti yöneticileri “Sayın Cumhurbaşkanım böyle bir şey ancak 2019’da, sizin yürütmenin başı olduğunuz, Başkanlık sisteminin Anayasa’ya göre başladığı zaman olabilir” diyememişlerdir. Yine, kimse, “Bu işler KHK ile olmaz” diyememiştir.
Erdoğan’ın şu sözleri ise daha vahim: “Çankaya’da bir harekat merkezimiz yoktu ama Beştepe’de bir harekat merkezimiz var. Burada sadece bakanlarımızın değil önemli kurumlarımızın da temsilcileri var ve burası 24 saat çalışır. Ne oluyor ne bitiyor. Hangi bakanlıkta ne oluyor hepsi anında bu merkeze bunu geçerler biz de bütün Türkiye’yi bu merkezden izleriz. Zaman zaman çat kapı yaparım. Bu merkezden ayrıca 81 ilin valisi ile görüşme imkanım var. Gerektiğinde oradan bağlantıları kurarız o ilden öğrenmemiz gereken ne varsa öğreniriz.” 2019’a kadar böyle bir yetkisi yok Cumhurbaşkanının ama o fiilen iki sene sonra kuracağı sistemi şimdiden kurmuş. 81 ilin valisine direktifler veriyor. Bütün bakanlıkları kendine bağlamış. Yani, Anayasa fiilen her gün çiğneniyor.
…***
Faruk Çakır, 30 Ağustos tarihli Yeniasya gazetesinde, “Mağdur yok diyen kaldı mı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Hadiseler bir defa daha gösterip tasdik ediyor ki hak, hukuk ve adaletin olmadığı yerde ‘ot’ dahi bitmez, büyümez. “Yaş ve kuru beraber yanmasın”, “Suçsuz insanlar mağdur olmasın” dedikçe; “Nerede mağdur var ki!” diyerek itiraz edenler son gelişmeleri acaba nasıl yorumlayacak?Gerçi ‘iz’lerin birbirine karıştığı en üst seviyeden ilân edilmişti. Ama “Şu da mağdur, bu da mağdur” diye mağdurlar listelenmeye başlayınca işin sonunun iyi olmayacağını düşünenler hemen itiraz edip “Mağdur falan yok. Kimse mağdur edebiyatı yapmasın” diye itirazlarının önünü kesmişti. Ne var ki suların tersine akması mümkün olmadığı gibi mağduriyetlerin gizlenmesi ve yok sayılması da sonsuza kadar devam edemezdi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Türkiye’yi idare edenlerin çok yakından tanıdığı ve 2013’te başlatılan ‘çözüm süreci’nde ‘âkil adamlar heyeti’nde yer alan gazeteci yazar Ahmet Taşgetiren, Star’daki yazısında iki yeni mağdur örneği vermiş. Bakalım bu örneklere itiraz eden çıkacak mı? Bu arada Taşgetiren’in daha önce gündeme taşıdığı bir mağduriyet ‘adlî kontol şartı ile tutuksuz yargılanma’ olarak neticelenmişti.Ahmet Taşgetiren’in iki mağdurdan bahsettiği yazısında şöyle demiş: “Cumartesi günü. Bir düğün. Onu gördüm. Düğün dâvetlisi diye düşündüm. Doğu’da bir ilimizin üniversitesinde öğretim üyesi idi. Yanına vardım. ‘Hoş geldiniz’ dedim. Hoş beşten sonra son KHK ile üniversiteden ihraç edildiğini söyledi. Hakkında soruşturma açıldığında bir çok kanaldan o yapı ile hiçbir ilgisinin olmadığı her yere bildirilmişti.Ama işte KHK ile ihraç gelmişti. Bir el onu ihraç listesine sokmuştu. Ama işte bir profesör daha yanmıştı! Taşgetiren’in “Hakkında soruşturma açıldığında bir çok kanaldan o yapı ile hiçbir ilgisinin olmadığı her yere bildirilmişti” demesi ve buna rağmen o kişinin mağdur edilmiş olması dikkat çekici. Derdini “her yere” bildirenler ya da bildirebilenler dahi mağdur oluyorsa “kimsesizler” ne yapabilir, dertlerini kime anlatabilirler?Kim olursa olsun bir kişinin haksız yere 13 ay tutuklu kalmış olmasına ne denilebilir? Taşgetiren’in “Herkes emin olsun ki, bunun bir siyasî bedeli olur” ve “Devlet öfke ile hareket etmeyi bırakmalıdır. Ceza uygulamasını bile kinle yapmamak esastır” vurgusu çok önemli.