Türkiye'den köşe yazarları
Milli gazete: Çavuşoğlundan Bangladeş’e Arakan çağrısı
Evrensel:
Erdoğan’ın övündüğü projeler ölüm, sömürü üzerine yükseliyor
Yeniçağ:
Almanya Dışişleri: 2 vatandaşımız daha Türkiye'de gözaltına alındı
Aydınlık:
Altın İthalatında sır yükseliş
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Özgür Mumcu, 2 Eylül tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Yargı bağımsız mı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
““Adalet mülkün, hukuk da adaletin temelidir. Hukukun üstünlüğünün sağlanması bir ülkenin geleceğinin teminatıdır. Hukuk devletinin tesisi için yargı bağımsız olmalı. Bunun yanında hâkimin de erdemli olması gerekir. Bağımsız ve tarafsız bir yargının olmadığı yerde hukuk devleti yoktur.” Bu sözler, CHP’nin Adalet Kurultayı’nın sonuç bildirgesinden değil. Açıklamayı yapan Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan. Pek güzel bir açıklama. Bizlerin de kaç zamandır altını çize çize hatırlatmaya çalıştığımız, hukuk birinci sınıfın ilk haftasını tamamlayan öğrencilerin dahi bildiği en temel ilkeler bunlar. Peki Anayasa Mahkemesi, sayın başkanının açıklamalarına uygun davranmakta mıdır?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelee yer veriyor:
…***
Anayasa Mahkemesi, içtihatını değiştirerek, OHAL KHK’lerini denetleme yetkisinden vazgeçmiştir. Böylelikle OHAL’le ilgisiz düzenlemelerin herhangi bir denetimden geçmeden kurallaşmasının önü açılmıştır. Sayın Arslan, hâkimlerin erdemli olması gerektiğini söylemiş. Kim buna itiraz edebilir? Hâkimlerin erdemi tarafsız ve bağımsız olmalarına bağlı. Bunun yolu ise hâkim teminatından geçer. Şayet hâkim ve savcılar bu OHAL rejiminde bir gece yarısı görevden ihraç edilebiliyorsa, hâkim teminatından söz edilemez. Hâkim teminatı yoksa hâkimlerin bağımsız ve tarafsız davranması da beklenemez. Bunun yolunu ise OHAL KHK’lerini denetleme yetkisinden anayasaya aykırı bir şekilde feragat eden Sayın Arslan’ın başkanlık yaptığı Anayasa Mahkemesi açmıştır. Böylelikle Anayasa Mahkemesi, hâkimlerin erdemli davranmasının önüne demirden bir set çekmiştir. Hâkim, siyasi irade tarafından her an işten çıkartabileceği kaygısı taşırsa, o iradenin hoşuna gidecek kararlar verir. Bağımsızlığını ve tarafsızlığını yitirir. Hukuk devleti işte böyle çöker. Tarafsızlığını ve bağımsızlığını yitiren hâkimler de üstüne topuk selamı veren, iradesi sakatlanmış birer otomata dönüşür. Hukuk jargonunu kullanmaları, objektif anlamda hâkim olarak değerlendirilmeleriyle sonuçlanmaz. Danıştay Başkanı’nın dün medyada yer alan açıklamaları da bu durumu hepten ortaya koymaktadır. Başkan Zerrin Güngör, “yargı şimdiye kadar hiç bu kadar tarafsız ve bağımsız olmamıştı” demiş. Ardından da “CHP, Adalet Kurultayı’ndan sonra yayınladığı bildirgeyle ne yapmaya çalışıyor? Aslında ben biliyorum. Tek başlarına güçlü siyaset yapamadıkları için eskiden onların imdadına yargı yetişiyordu. Şimdi artık yargı bunu yapmıyor. O nedenle rahatsızlar” diye eklemiş. Bu 12 Eylül Anayasa referandumundan önce cemaat çevreleri başta olmak üzere “evet” cephesinin ana gerekçesiydi.Bir Danıştay başkanının bir siyasi partiyle doğrudan polemiğe girecek kadar pervasızlaşması, hâkimlerin tarafsız ya da bağımsız olmalarıyla değil ancak AKP’nin yargı kolları başkanı olmayı gönüllü kabul etmeleriyle açıklanır. Anayasa Mahkemesi’nin Sayın Başkanı Zühtü Arslan’ın sözlerini tekrar hatırlayalım: “Bağımsız ve tarafsız bir yargının olmadığı yerde hukuk devleti yoktur.”
…***
İhsan Çaralan, 2 Eylül tarihli Evrensel gazetesinde, “Barış mücadelesini yükseltmenin zamanı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Coğrafi olarak dünyanın bu en çatışmalı bölgesinde yer alan Türkiye’yi 15 yıldır yöneten Erdoğan-AKP hükümetleri, bölgede barışı, halkların kardeşliğini değil; bölgedeki gelişmeleri kendi amaçları için bir fırsata dönüştürmeyi esas alan politikalar geliştirmiştir. Bölgedeki emperyalist müdahaleleri, iç savaşları, mezhep çatışmalarını ve “halklara rejim dayatmayı” iç politikasında “tek parti tek adam rejimi”nin dayanağı yapan Erdoğan-AKP yönetimi, dış politikasında ise “yayılmacı” ve mezhepçi girişimlerine böylece meşruiyet kazandırmayı amaçlamıştır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Son aylardaki konuşmalarını dinleyen herkes, Cumhurbaşkanının gençliğe, halka vaadinin; huzur ve refah içinde, halkların kardeş olduğu bir Türkiye değil; 946 yıldır savaş içinde olan, bundan sonra da “ebediyete” kadar savaş içinde olacağı, “ezeli ve ebedi”, “yedi düvele karşı savaş” içinde bir Türkiye olduğunu görmektedir. Cumhurbaşkanı ve AKP hükümetleri Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşlarının varacağı en yüksek makam olarak şehitlik ve gaziliği göstermektedir. Sınırın içinde ve dışındaki askeri operasyonları, bölgedeki girişimlerin OHAL ve KHK’lerle desteklenen baskı ve boyun eğdirme hamlelerinin oluşturduğu tablonun kendisi bile hiçbir yoruma meydan vermeyecek biçimde, barış mücadelesinin Türkiye’de demokrasi mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olduğunu göstermektedir. Bu sadece Türkiye’de değil bölgede de böyledir. Çünkü; çatışmaları, savaşı; Emperyalistler bölgeye müdahaleleri ve bölgeye yeni askeri güç yığmalarının, Bölge gericilikleri ve Türkiye’yi tek adam tek parti rejimine sürükleyenler, baskı rejimlerini meşrulaştırmak için kullanmaktadırlar. Türkiye elbette ki, bölgedeki, hatta dünyadaki barış mücadelesinin en güçlü olduğu ülkelerden birisidir. Bu yüzdendir ki Türkiye’de bugün barış talep etmek, barış için mücadele etmek; ülkeyi yönetenlerin gözünde “teröre destek”tir, “casusluk”tur, “vatana ihanet”tir! Bu yüzdendir ki insan hakları savunucuları, barış mücadelecilerinin olağan toplantıları basılıp, uluslararası insan hakları örgütlerinin temsilcileri “casusluk” ve “Teröre destek vermek” iddiasıyla tutuklanmaktadır. Ancak bütün bunlar barış mücadelesini bastırmaya yetmediği gibi barış mücadelesinin önemi ve aciliyetini göstermektedir. İnsanlığın, en eski talebi olan “barış talebi”, bugün de insanlığın en acil ve sıcak talebi olarak tüm dünyada yayılmaktadır. Bugün bölgede ve Türkiye’de emperyalizme ve her tür gericiliğe karşı mücadelenin olmazsa olmazıdır. 2017’de demokrasi güçlerine düşen ise, barış mücadelesini daha da yaygınlaştırıp güçlendirmektir.
…***
Murat Muratoğlu, 2 Eylül tarihli Sözcü gazetesinde, “Ekonomi bakanı ekonomiye Fransız” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi önemli açıklamalarda bulundu. Normal bir ülkede ekonomi bakanı ne ile ilgili açıklamalarda bulunur? Açıklamalara bakıp sonra bir daha konuşalım. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'u hedefine alıp konuştu ekonomi bakanı… “Gurur duyduğumuz ecdadımızın bir Türkiye'yi inşa edeceğiz” dedi. Düşük Türkçesi ile sanıyorum bir şeylerden gurur duyduğunu anlatmaya çalıştı.“”diyen yazar, yazısının devamında şu satırlara yer veriyor:
…***
Tüm algı operasyonlarına rağmen, yedi düvele karşı verdiğimiz mücadele, bütün algı operasyonları ile mücadele, Türkiye'ye karşı gerek fiziki gerek her türlü ihanet çemberlerine karşı mücadele, Recep Tayyip Erdoğan'ın seninle konuşmasının lütuf olduğunu unutma” da dedi Fransa Cumhurbaşkanına… Anladığım kadarıyla kendince bir mağduriyet sebebi buldu… Yedi düvel, algı operasyonları, gerek fiziki gerek ihanet çemberi… Nedir acaba Fransızca çevirisi?
Sonrasında cümlesini çok beğenmiş olacak ki tekrar etti; “Yedi düvel ile mücadele Türkiye'nin her ihanet çemberleri ile mücadele bir de böyle terbiye sınırlarını zorlayanlarla berberle onlara katlanmak gibi aziz görevi yerine getiren Cumhurbaşkanımızdan Allah razı olsun, Allah sabır versin” dedi.Şöyle söyleyeyim, en az on kaynaktan kontrol ettim, hepsinde “berberle” diyor.Bir ekonomi bakanının berberle ne alıp veremediği olabilir ki?Peki, onlara katlanmak gibi aziz bir görevi var mı Cumhurbaşkanı'nın? Ekonomi Bakanı'ndan iyi bilecek değilim. Varmış! “Bizler sabretmekle zorlanırken, o sabrediyor. Bir gün gelecek hatıralarını anlatırken Recep Tayyip Erdoğan'la konuşmuştum diye böbürlenerek anlatacaksın o günleri de unutma” deyip Türkçeyi katlettiği konuşmasını bitirdi. Hadi kolaysa çevir hepsini Fransızcaya! Yahu daha geçen gün Cumhurbaşkanı çıktı; “Burada raconu ben keserim” demedi mi? Nesini anlamamış Ekonomi Bakanı? Angajman kurallarını mı uygulamış kafasına göre? Yine bakmayın siz, şahsen Ekonomi Bakanı'nın racon kesmesini Dışişleri Bakanına yeğlerim. Dışişleri Bakanı, Hollanda Başbakanı'na; “Sen ne lalesisin?” deyip bildiğiniz ağır küfür etmişti! Son tahlilde ekonomi bakanının işi neymiş? Yerli yabancı ayrımı yapmadan bilezik gibi laf geçirmekmiş. “Senin yapacağın gider, ancak benim hoşuma gider” deyip ayar vermekmiş. Ne yapacaksın ekonomiyi? Onu Cumhurbaşkanı'nın beş ekonomi baş danışmanı hallediyor zaten. Bakanlık süs olsun diye var!