Türkiye'den köşe yazarları
Yeni Mesaj: Esad'dan kritik bölgede zafer
Milli gazete:
Irkçı Budist yönetim Arakan’a insani yardımlara izin vermiyor
Birgün:
Cumhurbaşkanlığı'ndan Merkel ve Schulz'a yanıt
Yeniçağ:
Rusya’dan Kuzey Kore için çözüm önerisi
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Ali Sirmen, 5 Eylül tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “15 Temmuz’dan sonra darbe olmaz mı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhuriyetin ve toplumun bütün değer ölçülerinin altüst edildiği AKP iktidarı döneminde, yeni bir bayramlar hiyerarşisi yaratılmaya ve bunun tepesine de 15 Temmuz yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu çaba aslında “eğer askeri vesayet ortadan kaldırılırsa, demokrasi kendiliğinden egemen olur ve sorunlar çözülür” gibi yanlış düşünceden yola çıkan bir varsayımdan kaynaklanıyor. Oysa yaşadıklarımız bu düşüncenin temelsizliğini ortaya koymuş, askeri vesayetin ortadan kaldırılmasından sonra yerini alan sivil vesayetin ondan da daha ağır olabilip sorunları artırabileceğini göstermiştir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
15 Temmuz 2016’yı yeni bayramlar hiyerarşisinin baş tacı etme çabası da, “darbeyi esas olarak, Tayyip Erdoğan’ın çağrısıyla oluşan halkın tepkisi tek başına önlemiştir” yanlış gözleminden yola çıkmakta, TSK’deki çoğunluğun girişime karşı olmasının onu akamete uğratan baş faktör olduğunu görmezden gelerek, ordu da etkisizleştirilmiş olduğuna göre, artık bir daha darbe olmayacağı sonucuna varmaktadır.
“Artık darbe olur mu” sorusunu yanıtlamaya çalışırken hemen belirtelim ki akim kalmış olan 15 Temmuz darbesi başarıya ulaşmış olsaydı, ne olacak idiyse zaten olmuş olduğuna göre sorunun bu şekilde sorulması anlamsızdır. Akim kalanın askeri, yerine kaim olanın ise sivil darbe olduğu göz önünde bulundurularak, soruyu şöyle düzeltirsek daha doğru olacaktır: 15 Temmuz’dan sonra artık bir daha askeri darbe olur mu?
Tek başına asker vesayetini kaldırmak, hatta onunla da yetinmeyip toplumun yanı sıra askeri de bizzat kendi vesayeti altına almak da askeri darbeleri önlemeye yetmez. Darbeleri engelleyen demokratik güçtür. O yüzdendir ki, darbeye karşı yapılacak en doğru şey demokrasiyi güçlendirmektir.Siyasi iktidarın meşruiyetinin tartışma konusu olmadığı ortamlarda, halkın da darbeye desteği olmayacağı, kimsenin de tüm toplumu karşısına geçirecek böyle bir girişimi göze alamayacağı bellidir. Ama olayın bu yönünü ıskalayıp adaletsizlik rejimlerini kendine bağlı olduğunu sandığı özel güçlerin baskısıyla ayakta tutacaklarını düşünenlerin hüsrana uğramaları kaçınılmazdır. Meşruiyetini yitirmiş, baskı rejimlerini ayakta tutmak için kullanılan silahların, eninde sonunda kendi adlarına hareket etmeleri kaçınılmazdır. Bütün bunlardan sonra yine sorumuza dönelim:
15 Temmuz’dan sonra, artık bir daha askeri darbe olur mu?
…***
Murat Muratoğlu, 5 Eylül tarihli Sözcü gazetesinde, “Allah versin” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bu ülkede Avrupa Birliği Bakanlığı var. Aramızın iyi olduğu Avrupalı ülke yok. Bu bakanlığa bütçe ödeneği ayrılmış. Bırakın ödenek ayırmayı bütün bütçeyi versek de belli ki almayacaklar Avrupa Birliği'ne… O zaman bu israf niye? Zira benzer durum Diyanet İşleri Başkanlığı için de geçerli… Bütçe ödeneklerinde bu yıl için kendilerine ayrılmış paranın tavanı 6 milyar 867 milyon 117 bin lira… Beyefendiler tavanı daha yedinci ayda delip geçtiler. Yılın bitmesine beş koca ay kala bütçeyi yiyip bitirdiler! Bu parayla bırakın cennete girmeyi, ülkeyi cennet yaparsın. Bütçe hazırlanırken teknik olarak kime ne kadar vereceğin, nereye para göndereceğin net… Hiç beklemediğin bir harcama mı çıkıyor ki bütçe yetmiyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Diyanet İşleri Başkanlığı'nda beklemediğin harcama ne olabilir ki? Neyi araştırıp geliştireceksin? Zaten harcamaların ile Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın da aralarında bulunduğu 12 bakanlığı geride bırakıyorsun. Bir de üzerine her yıl gibi bu yıl da ek ödeneğe ihtiyaç duyuyorsun. Madem Mercedes çok yakıyor, bir zahmet yerli otoya biniver… Size şöyle anlatayım, Diyanet'in personel gideri Türkiye'nin bir aylık cari açığına denk geliyor. Personele yıllık 4 milyar 630 milyon lira para ödeniyor. Kendileri rapor yazmış. Bu yıl için şimdilik 8.1 milyar lira harcama yapmayı planlıyorlar. Bu da fazladan 1.3 milyar liralık ek ödenek anlamına geliyor. Bereket versin diyeceğim ama bereket vermemiş ki para yetmiyor! Diyanet'i bir başına bırakmamak gerekiyor. Elinin ayarı yok harcadıkça harcıyor! Harcamalardaki en büyük artış kâr amacı gütmeyen kuruluşlara yapılan transferler… Bu kalemden 429 milyon lira harcanması öngörülüyor. Peki, yılın başından planlamadıysan bu yardımları aniden hangi kuruluşlara yollayasın geldi? Benim anlamadığım camiye gidersin cami yapmak, camiyi onarmak, camiyi büyütmek için her daim yardım toplarlar. Eskiden çıkışa kutu koyarlardı şimdi içeride topluyorlar. Camileri hayırseverler yaptırır.Bu yardımlarla işler görülüyorsa bütçe ile ne yapılıyor? Bütçe ile harcamalar yapılıyorsa yardımlar nereye gidiyor?
…***
Abdülkadir Özkan, 5 Eylül tarihli Milli gazetede, “BM değil, güçlülerin çıkarlarına hizmet teşkilatı!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“DÜNYANIN neresinde bir katliam ve soykırım varsa ve taraflardan birisi daha doğrusu zulme uğrayan ve katledilenler Müslümanlar ise Birleşmiş Milletler (BM) teşkilatının harekete geçmesi, katliam ve soykırımı önlemesi şimdiye kadar söz konusu olmadı. Meseleye bu açıdan bakıldığında Birleşmiş Milletler teşkilatının üyeleri arasında Müslüman ülkelerin de bulunuyor olmasına rağmen bu örgütün sadece küfür cephesinin çıkarlarını korumakla görevli olduğu, Müslümanlara karşı düzenlenen yok etme hareketleri karşısında tek yaptığı işin bir takım rakamlar açıklamaktan ibaret olduğunu artık görmeyen ve bilmeyen kalmadı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Böyle olunca, BM’nin sergilediği tavır karşısında dünyanın beşten büyük olduğunu söylemenin de bir anlamı kalmıyor. Çünkü beşli çete BM’ye öylesine hâkim ki, onların istemediği bir eylemi BM’nin hayata geçirmesi mümkün değil. Böyle olunca da dünyanın beşten büyük olduğu sözü doğru olmakla birlikte ne yazık ki, BM denen örgüte beşli çetenin hâkim olduğu da doğru. Böyle olunca da Müslümanlar söz konusu olduğunda BM’nin görevi bir takım istatistikî bilgiler yayınlamaktan ibaret kalıyor. Bu rakamların da ne kadar doğru olduğu şüpheli.
Arakanlı Müslümanlara karşı bayram öncesinden itibaren başlatılan katliam ve soykırım karşısında BM’nin hiçbir eylem ortaya koymadığı, koyamadığı ortada. Ama Myanmar yönetiminin saldırılarında hayatını kaybedenlerle ve Bangladeş’e sığınan Müslümanlarla ilgili rakamlar açıklanıyor. Buna göre dün itibariyle Bangladeş’e sığınan Müslümanların sayısı 73 bine ulaşmış, BM böyle diyor. Yine bu saldırılarda katledilen ve Bangladeş’e sığınmak için yollara düşenlerden hayatını kaybedenler konusunda da BM hemen her gün rakamlar açıklıyor ama bu rakamların gerçeği yansıtmadığı, Budist çeteleri korumaya yönelik olduğu biliniyor. Çünkü bölgedeki sivil toplum örgütlerinin görevlilerinin ifadesine göre Budist çetelerinin katlettiği Müslümanların sayısı 3 bini geçmiş iken BM 200-300 civarında dolaşıyor. Yani BM istatistik bilgileri açıklama konusunda da dürüst davranmıyor. Kısacası yaptığı tek iş olan istatistik bilgiler toplama ve açıklama olan BM bu hususta da ikiyüzlü davranıyor ve küfür cephesine hizmet etmeyi tercih ediyor.
BM’ye hâkim olan beşli çetenin birisi ABD olduğunu belirttikten sonra bir gazetemizin dün manşette dile getirdiği, “ABD varoldukça dünyaya rahat yok” değerlendirmesini sadece ABD değil, küfür cephesinin İslam düşmanlığı devam ettiği sürece dünyaya rahat yok olarak ifade etmek de mümkün. Belki de doğru olan budur. Kısacası, İslam dünyasının artık yeryüzünde küfür cephesinin birlikte hareket ettiğini, buna karşılık çok geç olmadan İslam Birliği’nin hayata geçirilmesi gerektiğini, hatta bunun zorunluluk olduğunu görmesi gerekiyor. Bu gerçek görülüp ona göre harekete geçilmeden küfür cephesinin katliamlarından şikâyetçi olarak zalimlerin insafa gelmesini beklemek sağlıklı bir yaklaşım olmaz/olmuyor.