Eylül 11, 2017 09:23 Europe/Istanbul

Yeniasya: Arakan 'yanmaya' devam ediyor

Evrensel:

Vicdan ve Adalet Nöbeti'nin 64'üncüsü tutuldu

Birgün:

Merkel'den Dışişleri'nin seyahat uyarısına: Ülkemizde gazeteci tutuklanmıyor

Yeni Mesaj:

Almanya'da yüzde 84 Türkiye'nin AB üyeliğine karşı

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Yakup Kepenek, 11 Eylül tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Yargının kapanışı!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Geçen hafta yeni adli yılın açılışı sırasında yaşananların yeniden kanıtladığı gibi bu ülkenin yargısı, tam anlamıyla bir kurumsal yıkım yaşıyor. AKP-FETÖ işbirliğiyle bugünkü durumuna getirilen yargı, önce, doğanın acımasızca talanına onay verdi; sonra bu ülkenin silahlı kuvvetlerini ve Cumhuriyetçilerini kumpaslar kurarak yıllarca hapiste tuttu; yaşamlarını kararttı; AKP hükümeti ile bağlantılı, üstelik küresel boyutlar kazanan büyük yolsuzlukları ise sürekli görmezlikten geldi. Bu kadar büyük haksızlıklar yapan yargının kurumsal yapı olarak düzeleceği gerçekte beklenemezdi. Bu yılın açılışı, yargının düştüğü acıklı durumu kanıtlıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Açılıştan hemen önce yargının en üst kurumu AYM Başkanı’nın Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı karşısındaki bir davranışı çok konuşuldu. Oysa asıl konuşulması gereken AYM’nin kendi çalışma alanını daraltması olmalıydı. Son bir yılı aşkın bir süredir ülke KHK’lerle yönetiliyor; TBMM’nin yasa yapma yetkisi elinden alınmış bulunuyor. AYM, iyice kalıcılaşan KHK uygulamaları konusunda kendisini görevsiz ilan etti. KHK ile işlerinden uzaklaştırılan 110 bin dolayında kamu çalışanına, -içlerinde açlık grevlerinde altı ayı geride bırakan Semih Özakça ve Nuriye Gülmen de var- bireysel başvuru yolunu kapattı. Dokunulmazlığı kaldırılan milletvekillerinin de bireysel başvuruları reddedildi. On aydır Meclis’te en büyük üçüncü parti olan HDP’nin Eş Genel Başkanlarını yargılayacak mahkeme bulunamıyor. Dahası, son KHK ile anayasa değiştirildi; milletvekillerinin dokunulmazlığı da fiilen kaldırıldı. AYM ortalıkta yok. Yine açılıştan hemen önce Danıştay başkanı “CHP eski yargı düzeni değiştiği için çok rahatsız. Tek başlarına güçlü siyaset yapamadıkları için eskiden onların imdadına yargı yetişiyordu. Şimdi artık yargı bunu yapmıyor” dedi ve dahası, kimi eleştiriler üzerine de görüşünde ısrar etti. Bu Danıştay mı ülke yönetiminin yaptıklarının hukuka uygunluğunu denetleyecek? Açılış sırasında Yargıtay başkanının yazılı olarak hazırlanmış olan konuşmasının kuvvetler ayrılığı ilkesine ve devletin kurumlarıyla ayakta kalabileceğine vurgu yapan kısımlarını da içeren demokrasi ve hukukun üstünlüğü ile insan hakları, ancak kuvvetler ayrılığı ilkesinin uygulandığı yönetim sistemlerinde gerçek anlamına kavuşabilir.

“Kuvvetler ayrılığı ilkesi, demokrasinin, hukuk devletinin ve insan haklarının en önemli teminatıdır” bölümünü okumaktan kaçınması başlı başına kurumsal çürümüşlük göstergesidir. Ayrıca sağlıklı hak dağıtımı üç ayak üzerinde durabilir; savcı, avukat ve hâkim. Bu yılın açılış töreninde Türkiye Barolar Birliği başkanına konuşma yapma olanağı tanınmaması, yargının halka en yakın ayağının yok sayılmasıdır.

Gelişmeler şu soruyu kaçınılmaz kılıyor:

Kamuoyu yoklamaları, toplumun yargıya olan güveninin yüzde 30’lara gerilediğini söylüyor. Eğer yargıyı bugüne getiren düzenlemeler tümüyle tersine çevrilerek adalet perisi siyasetin elinden kurtulamazsa, bu topraklarda adaletin “a”sı yaşayamaz.

…***

Remzi Özdemir, 11 Eylül tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Bir bankacının utancı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bu elektronik posta yine yabancı sermayeli bankanın bir personelinden geldi:"banka beni soyuyor konulu yazınızı okudum. Şu anda öyle bir durumdayız ki limit tahsis ücreti alınan her müşteri 'Siz nasıl bir bankasınız,' diyerek şubeden uzaklaşıyor.Her ücreti açıklamaya çalışıyoruz kendi çapımızda, ama bu durumu açıklayamıyoruz. Bir de her üç ayda bir dönemsel komisyon zaten insafsızca alınıyor. Artık ipin ucu o kadar kaçtı ki biz bile ne neden alınıyor, kaç defa alınıyor onu bile bilmiyoruz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:

…***

Sadece sürekli müşteriler tarafından cebinden habersiz 650'den 2 bin 500 liraya kadar alınan paralar yüzünden hakarete uğruyoruz. 'Ne limiti ne kredi istedim ki ben sizden, bu ücreti kesiyorsunuz' sorusuna ben artık cevap veremiyorum.Siz bir gecede cebinizden kaybolan 20 lirayı fark etmeyebilirsiniz yolda düşürmüş olabilirsiniz. Peki 750 liranın kaybolduğunu da mı fark etmezsiniz? İşte fark ettiğiniz anda zaten kıyamet kopar. Kendinizi bir müşterinin yerine koysanıza...Yazık bu enayi yerine koyulan müşterilere, bu ne acımasız bir kurumdur.Gözü ne personeli ne de müşteriyi görüyor. Zaten kimse bu bankanın personelinin telefonunu bile açmıyor. Ne marka ne de personeli itibar görüyor. Belki limit tahsis ücreti ile günü kurtardılar ama öyle bir itibarlarını bitirdiler ki tahmin edemezsiniz.Emin olun siz yazdıkça biz utanıyoruz. Keşke yukarıdakiler de biraz utansa..."Limit tahsis ücreti adı altında bir gecede on binlerce hesaptan 750 lira ile 2 bin 500 lira arasında bir para resmen gasp edildi. BDDK buna "taraf olmam" diyor. Çünkü  BDDK'ya göre, bankanın sadece bireysel müşterilerden aldıkları ücretlere sınırlama var. Yani banka esnafı istediği gibi soyabilir.Nitekim de adamlar soyuyorlar.Bunu neden bütün bankalar değil de bir yabancı sermayeli banka yapıyor?Bankacılık etiğinden çok uzak yöntemlerle kâr elde etmeye çalışan bu anlayış nereye kadar?Devleti yönetenler sürekli olarak faizlere takmış durumdalar. Yıllık faizin bir ya da iki puan yüksek olması nedir ki? Asıl soygun burada.Küçük esnaf vicdansız yabancı bankaların kucağına itilmiş durumda.Özellikle de yabancı sermayeli banka.Ne BDDK, ne Hazine ne de bir başka denetleyici kurum.Kimse karışmıyor, hesap sormuyor.

…***

İhsan Çaralan, 11 Eylül tarihli Evrensel gazetesinde, “Devlet ve AKP güçleri muhalefeti ezmek için seferber”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’dan başlayarak AKP propagandası, uzunca bir zamandan beri, kendi partilerini diğer partilerden ayırıyor. Bu ayırma; AKP’nin “Türkiye’nin bekası”nın bekçisi olduğu, Türkiye’nin geleceğinin AKP ile birleştiği, diğer muhalefet partilerinin ise, AKP’ye karşı çıkarken aynı zamanda Türkiye’yi kuşatma altına alan Türkiye düşmanı  “terör örgütleri”yle, yabancı güçlerle işbirliği içinde oldukları çarpıtmasına dayandırılıyor. Tıpkı MHP’nin kendisini tarif etmesi gibi!”diyen yazar, yazısının devamında şu satırlara yer veriyor:

…***

 “Tek parti tek adam rejimi” için yapılan girişimler kapsamında bakıldığında, bu propagandanın, “AKP’nin devlet partisi yapılması” ve “devletin AKP’lileştirilmesi” hamlelerine kamuoyunda meşruiyet sağlamak amacıyla organize edildiği anlaşılmaktadır.

Ama AKP’yi diğer partilerden böyle kategorik olarak ayıran, partiyle ülkenin geleceğini aynileştiren yaklaşımın, lafta parti içinde “metal yorgunluğu”na panzehir yapma ya da partide yapılacak operasyonlara parti içinde meşruiyet sağlama amacını aşarak, ülkede AKP’ye oy veren halk kesimleriyle muhalefet partilerine oy veren halk kesimleri arasında iç çatışmaları kışkırtan bir motivasyona yön vermesi kaçınılmazdır. Nitekim bu “kaçınılmazlığı” gösteren olaylarda arka arkaya ortaya çıkmaya başlaşmıştır.

Geçtiğimiz hafta sonunda kamuoyuna yansıyan;

-CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun Silahlı İnsansız Hava Aracının (SİHA) Hakkari’de üç sivil vatandaşı vurarak öldürmesi konusunda TBMM’de yaptığı açıklamalar hakkında Ankara Başsavcılığı’nın milletvekili dokunulmazlığının umursanmayarak soruşturma başlatması,

-İzmir’de Başbakan Yıldırım’ın da katılımıyla yapılan İZBAN’ın açılış töreninde AKP’lilerin sloganlar haykırarak, İBB Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun konuşturulmaması ve 9 Eylül törenlerinde CHP’lilerle AKP’lilerin çatışmasının polisin araya girmesiyle önlenmesi,

-Silivri Cezaevinden tahliye olan HDP Milletvekili Ayhan Bilgen’in cezaevi güvenliği tarafından İstanbul-Edirne otoyolunun kenarına bırakılmasıyla ortaya çıkan üç gelişme, Erdoğan-AKP yönetimi tarafından Türkiye’nin yakın geleceğinde siyasetin nasıl bir mecraya doğru sürüklendiğinin işaret fişeği mahiyetindedir.

AKP, diğer partilerin tabanını kendi “tek parti tek adam rejimi”ne ikna ederek kazanmaktan umudunu kesmiştir. Bu yüzden de muhalif güçlerle tabanı arasına gerilimlerden oluşan bir duvar örerek, güvenlik güçleri, savcılar ve tabanını militarize ederek; muhalif güçleri, baskı altına alarak, onları sindirerek ve dağıtarak, amaçlarına varmaya çalışacağı bir çizgiye yönelmiş görünmektedir.