Eylül 12, 2017 09:01 Europe/Istanbul

Birgün: Cumhuriyet davasında tahliye yok! 25 Eylül'e ertelendi

Cumhuriyet:

Akın Atalay: Hepimiz adalet göçüğünün altında yaşıyoruz

Yeniçağ:

Ege Üniversitesi eski rektörü Hoşcoşkun'a yakalama kararı

Milli gazete:

Arakanlı sığınmacılar için tehlikeli plan

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Ahmet İnsel, 12 Eylül tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Bütünüyle çökmüş bir dava”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“AKP ve Gülen cemaatinin yakın işbirliğinin doruk noktasını oluşturan 2010 HSYK seçimlerinden beri yargı hallaç pamuğu gibi atılıyor. Yapılan temizlik, karşı-temizlik ve yeniden temizlik operasyonlarıyla yargı serseme dönmüş durumda ve artık neredeyse doğrudan iktidar tarafından yönlendiriliyor. Yargı mensuplarının işi zor. Siyasi iradenin talep ettiğini yapmamak hemen FETÖ şüphesini üzerine çekmek demek. Talep edileni yapmak için ise, yürürlükteki yasalarda olmayan suçlar icat etmek, varsayımlara ciddi delil muamelesi yapmak, soruşturma usulsüzlüklerine göz yummak, vs... gerekiyor. Hâkim ve savcıların çoğunun bunları yaparken sıkıldıklarını, ortaya çıkan iddianamelerin çoğunun ve dayandıkları belgelerin yasak savma kabilinden yapılmış olmasını gösteriyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Cumhuriyet çalışanlarına açılan dava, yürürlükteki yasalara göre suç isnat edilmesi mümkün olmayan gerekçelerle, siyasal iradenin emriyle açılmış davalara örnek teşkil ediyor. Bunun böyle olduğunu, arkadaşlarımıza gözaltına alındıkları sırada yöneltilen sorulardan biliyorduk. Aylar sonra savcılık iddianamesi açıklanınca, AKP’ye yakın hukukçu ve gazetecilerin bir kısmı bile, içinin hukuken bomboş olduğunu kabul etmişlerdi. Terör örgütü/örgütleriyle ilişkili olmak suçlamasına dayanak teşkil edecek dişe dokunur bir delil kırıntısı ortada yoktu. Diğer taraftan, gazetenin yayın politikasının değişmiş olduğu iddiasına dayandırılan suçlama, eğer ciddiye alınırsa, Türkiye’de ceza yargısının kendi yetki alanında kesinlikle olmayan işlere karıştığının, yetki gaspında bulunduğunun kanıtı olabilirdi sadece.

Ceza yargısının bir basın-yayın kuruluşunun yayın politikasının değişip değişmediğini sorgulama yetkisini kendinde görmesi, söz konusu olanın bir siyasal hesap sorma, bir siyasal bastırma ve sindirme operasyonu olduğunun açık kanıtıydı. Hukuk devletinin ortadan tamamen kalktığının, despotluğun yürürlükte olduğunun yeni bir göstergesi olmaktan başka anlamı yoktu. Gazetenin yayın politikasının değişip değişmediği konusu, gazete içinde ve okurları arasında tartışılan, hem evet hem hayır yanıtlarının olduğu, sadece onları ilgilendiren, mahkemeyi zerre kadar ilgilendirmemesi gereken bir konudur.Tanıkların dinlendiği duruşmada, iddianame artık bütünüyle çöktü. Önceki duruşmada tutuklu veya serbest yargılanan bütün arkadaşlarımız iddianamedeki suçlamaları çok sağlam dayanaklarla çürüten savunmalar yapmışlardı. Dünkü duruşmada, bir ağır ceza davasında, iddia makamının gösterdiği tanıklara mahkeme heyetinin yönelttiği neredeyse yegâne sorunun gazetenin yayın politikası değişikliği iddiası hakkında olması, açılan davanın niteliğini olabilecek en açık biçimde gösteriyordu. Bu dava siyasaldır, iktidarın siyasal hesap sorma, hem gazeteye hem de halen kapatılmamış olan başka medya kuruluşlarına gözdağı verme davasıdır diye bas bas bağırıyordu bu soru her sorulduğunda.İlginç olan, mahkemede dinlenen tanıkların ezici çoğunluğunun orada tanık olarak bulunmaktan rahatsız olduklarını göstermeye çalışmalarıydı. Davanın iflas etmiş olduğunun başka bir anlamlı göstergesiydi bu.Gerçekten de, gazetenin sahibi olan vakfın yönetim kurulunun bir eski üyesinin gazeteyi beğenmemeye başlaması, artık okumayı bırakması mahkeme heyetinin karar almasına nasıl yardımcı olabilir? İnsan, mahkeme başkanının o tanığa, “Peki, şimdi beğendiniz, okuduğunuz gazete hangisi” diye sormasını bekliyor. Veya vakıf yönetim kurulu seçiminde, usulle ilgili bir ihtilaf nasıl ağır ceza mahkemesi duruşmasının ana konusu haline gelebiliyor? Bu ihtilafla ilgili devam eden bir hukuk davası zaten var. Bu soruların yanıtlarını biliyoruz, ama bıkıp usanmadan sormaya devam etmek gerekiyor. Tutukluluğu devam eden beş arkadaşımızın bu duruşmada tahliye edilmeleri, son derece gecikmiş bir karar olacaktır.

…***

Esfender Korkmaz, 12 Eylül tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Büyüme devam eder mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“2017 ikinci çeyreğinde Gayri Safi Yurt İçi Hasıla(GSYH) geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 5.1 oranında büyüdü. Son tespitlere göre nüfus artış oranı yüzde 1.5 olduğuna göre ilk çeyrek fert başına büyüme oranı yüzde 3.6 oldu.IMF'nin, 2017 için gelişmekte olan ülkeler ortalama büyüme tahmini yüzde 4.5'tir. Yüzde 5.1 büyüme bugünkü dünya ekonomik konjonktürüne göre daha yüksektir .Ancak büyüme konusunda iki önemli tespit yapmak zorundayız... Birisi bu büyüme yeterli mi? İkincisi ise büyüme devam eder mi?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Gelir artışını fert başına büyüme gösterir. Türkiye'nin kaynak yaratması ve dış kaynak ihtiyacından kurtulması için fert başına gelir artışının yüksek olması gerekir. Ayrıca Türkiye'nin dış borçlarını ödeyebilmesi için de, önce gelir yaratması sonra da bu geliri dövize çevirmesi gerekir. Bunun için en az yüzde 6-7 oranında büyümesine ihtiyaç var. Büyümenin sürekli ve kalıcı olması için, sabit sermaye yatırımlarının artması gerekir.  2017 ikinci çeyrekte, sabit sermaye oluşumunda büyüme yüzde 9.5 olmuş.  Yatırımlarda yüksek büyüme gelecek yıllarda GSYH'yı olumlu etkiler. Ancak yatırımların GSYH büyümeye kalıcı etkisi için yatırımların çeşidine bakmak gerekir. Yatırım artışı inşaat sektöründe olmuş. İnşaat sektöründe konut gibi yatırımla, inşaat bittikten sonra ölü yatırıma dönüşür. Sürekli katma değer yaratan makine ve teçhizat yatırımlarında yüzde 8.8 oranında düşme var.  

Öte yandan, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarındaki girişinde de azalma var. 2011 yılında 16.1 milyar dolar, 2015 yılında 17.3 milyar dolar olan doğrudan yabancı yatırım sermayesi girişi, 2016 yılında 12 milyar dolara  gerilemiş. Bu sene ise geçen seneye göre de düşme var. 2016 Ocak-Haziran arasında gelen doğrudan yabancı yatırım sermayesi 5.3 milyar dolar iken bu sene aynı dönemde 4.9 milyar dolara gerilemiş.Yine referandum nedeni ile dağıtılan KOBİ kredilerinin de genel olarak eski borçların kapatılmasına gittiği anlaşılıyor. Yani makina ve teçhizat yatırımı yapılmamış. Genellikle büyümeye en yüksek katkı tüketimden gelirdi. Bu defa en büyük katkı yatırımlardan gelmiş.

…***

Mustafa Yalçıner, 12 Eylül tarihli Evrensel gazetesinde, “AKP Türkiyesi sürdürülemez pozisyonda”başlıklı yaqzısını okuyucularla paylaşıyor.

“Erdoğan ve yandaşlarının propagandasına bakarsanız, Türkiye müthiş bir ilerleme halinde. Kendi hükümetlerine rağmen yabancı sermaye, koşturup Türkiye’ye geliyor, yatırımlarını katlıyor. İddialar büyüktür.Ama kazın ayağı öyle değildir ve Göbels’in bile kemiklerini sızlatan yalana dayalı propagandadan ibarettir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Sanki temel bir karşıtlık üzerinde yükselmemiş ve yıkılmaya mahkum değilmiş gibi, örneğin ekonominin sürdürülebilirliğinden söz edilirdi. AKP Türkiyesi o hesaptır. Zaten yıkılması kaçınılmaz bir burjuva düzendir, ancak genel çıkmazı bir yana, kısa vadeli olarak sürdürülebilir pozisyonunu çoktan geride bırakmıştır.

İçeride dayanaklar zayıflamakta, toparlanmak için Çiller’e güç vehmedilip harcanan Davutoğlu’dan medet umulmaktadır. Hâlâ “FETÖ”nün AKP’deki “siyasi ayağı”na el atılmamıştır. Tasfiyeye girişilse zayıflatacak, girişilmese evde düşman beslenmiş olunacaktır. “Metal yorgunluğu” söylemli yenilenme girişimleriyse yeni muhalifler yaratmaktadır. Özetle, AKP’ninki sürdürülür hal değildir!