Kasım 08, 2017 11:21 Europe/Istanbul

Aydınlık: Rus yetkiliden Türk akımında sabotaj uyarısı

Cumhuriyet:

İşsiz doktoralılar da İŞKUR kapısına dayandı

Yeni Mesaj:

Amerika’dan Türkiye’ye küstah tavır

Milli gazete:

ABD'den vize açıklaması! Türkiye'den güvence aldık

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Abdulkadir Selvi, 7 Kasım tarihli Hürriyet gazetesinde, “Partiler seçmenlerinin yüzde kaçına sahip”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“TÜRKİYE’nin önemli araştırma kuruluşlarından GENAR, partilerin oyunun ne kadarını koruduğunu belirlemek üzere bir araştırma yaptı.16 Nisan referandumundan sonra bu araştırmanın yapılması önemliydi. Çünkü AK Parti seçmeninin yüzde 10’u, oy vermeye gitmedi. Ama bir seçim olsa aynı seçmen AK Parti’ye oy verecek mi, vermeyecek mi? Bunun tespit edilmesi gerekiyordu.GENAR Başkanı İhsan Aktaş’la konuştum.Oranları vereceğim ama ondan önce GENAR Başkanı’nın iki tespitini yansıtmak istiyorum.Referandumda oy verme davranışları ile seçimlerde oy verme davranışı aynı değil. Siyasette birebir yansıtmıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

16 Nisan’da AK Parti seçmeninin yüzde 10’u oy vermedi. Bu, yüzde 5 seçmene denk geliyor. Ayrıca bunlar orta sınıfı temsil ediyor. AK Parti’ye istikrar için oy veriyorlar. Ülkede istikrar olsun, işler iyi gitsin diyen bir kesim. Ancak parlamenter sistemi de önemsiyorlar. Ülkenin parlamenter sistemle yönetilmesini istedikleri için referandumda oy vermediler.Bu tespitler önemli. ANAR Genel Müdürü İbrahim Uslu ise bu kesimi kentli, eğitimli, gelir seviyesi yükselen, “beyaz yakalı muhafazakârlar” olarak nitelendirdi. İhsan Aktaş ise farklı bir profil çizdi. Ancak ben o tartışmaya girme düşüncesinde değilim. Çünkü bu tartışmayı ancak kamuoyu araştırmaları konusunda uzman olan isimler yapmalı. Ben daha çok sonuçla ilgiliyim. Peki bu kesim, seçim olduğunda AK Parti’ye oy verecek mi?

İhsan Aktaş, “Bunlar AK Parti’ye oy veriyorlar” diyor. Yapılacak ilk seçimde de AK Parti’ye oy verecekleri kanaatinde. O nedenle referandum sonuçlarına göre siyasi çıkış yapılamayacağı görüşünde.Dikkat çekmek istediğim bir nokta var. AK Parti siyaset yaparken 1 Kasım’ı değil, 7 Haziran sonuçlarını esas almalı.

Partilerin kendi oylarını koruma oranları ise çarpıcı sonuçlar veriyor.AK Parti yüzde 97.5 oranında kendi oyunu koruyor.

CHP yüzde 97 oranında kendi oyunu koruyor.HDP yüzde 98 oranında kendi oyunu koruyor.Burada bir tek MHP’de farklı bir durum söz konusu. MHP yüzde 85-86 oranında kendi oyunu koruyor.1 Kasım seçimlerinden sonra yaşanan kopuşu dikkate aldığımızda MHP’deki oranın daha yüksek çıkması sürpriz olmazdı. Ama yüzde 85-86 oranı da önemli. Demek ki MHP yaşanan tartışmalar ve Meral Akşener hareketi nedeniyle seçmeninin yüzde 15’ini koruyamamış.

Dikkatinizi çekti mi bilmem ama Cumhurbaşkanı Erdoğan şu ana kadar Meral Akşener’i muhatap almadı. Bu bir stratejinin gereği; AK Parti Akşener’i gündemde tutmak istemiyor. Bu değerlendirmelerin bir köşesine Meral Akşener’i koyduğumun farkına varmışsınızdır. Elimde bir kamuoyu araştırması var. Ama Akşener’in partisinin kuruluşundan sonra yapılmadığı için, mevcut tabloyu tam yansıtmıyor. O nedenle paylaşmıyorum. Akşener’in, kararsız seçmenler ile MHP ve CHP’den kopanlarla bir dalga oluşturduğu anlaşılıyor. Akşener’in kaderini Akşener’in performansı belirleyecek. Siyasette Akşener etkisini 2019 seçimlerinde göreceğiz.

...***

Abdülkadir Özkan,  7 Kasım tarihli Milli gazetede, “Zorunlu eğitimde, zorunlu sınav yanlıştı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“TEOG ’un kaldırılmasının ardından uzunca bir süre belirsizlik yaşandı, bu ise öğrenci, öğretmen ve velileri tedirgin etti. Ancak, Milli Eğitim Bakanı’nın açıklaması ile bu belirsizlik ve tedirginlik sona erdi. Öncelikli olarak getirilen yeni sistemi destekleyenlerden olduğumu belirtmek isterim. Çünkü ısrarla zorunlu eğitimde zorunlu sınav olmaması gerektiğine dikkat çekmiş, buna son verilmesi gerektiğini vurgulamıştım. Açıklanan yeni uygulama ile eskiye dönülmüş oldu. Hemen belirteyim ki her eski miadını doldurmuş anlamına gelmez. Olaya bu gözle bakanlar geçmişleri ile bağlarını koparmış olurlar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Geçmişin birikiminden yararlanarak geleceğe dönük programlar hazırlanması gerekir. Ancak, olayın detayına geçmeden isteyenlerin sınava girebilecekleri açıklanırken olayın, “Nitelikli okul isteyenler merkezi sınava girecek” şeklinde nitelendirilmesinin doğru olmadığını, böyle bir ayrımın diğer okulların niteliksiz olduğu anlamını çağrıştırdığına dikkat çekmek istiyorum. Çünkü sınavla girilen okulların nitelikli geriye kalan büyük çoğunluğu niteliksiz ise bu hususta bakanlıktan öğretmenlerine ve dolayısıyla öğrencilerine kadar herkes niteliksiz olarak nitelendiriliyor demektir. Böyle olunca okullarımızın yüzde doksanının niteliksiz oluşunun sorumlusu da öncelikli olarak bakanlık olur. Diyelim ki bu işte kimsenin sorumluluğu yok o zaman da böyle bir ayrım en hafifinden nezaket kurallarına uymaz. Bu konu üzerinde sanıyorum ilgililer düşünecek, geleceğe dönük kimseyi incitmeyecek bir üslup bulunacaktır. Ya da niteliksizliğin sorumlularından hesap sorulacaktır.

Yeni sistemin, “Adrese dayalı sınavsız sistem” olarak nitelendirilmesi doğru olacaktır. Böylece öğrenciler oturdukları yerlerin çok uzağında, hatta oturdukları il ve ilçenin dışında bir takım okullara gitme mecburiyetinden kurtulacaklardır. Bunun öğrenci ve veliler açısından yararlı olacağını düşünüyorum. Henüz 14-15 yaşındaki çocuklarını başka yerlerde okutmak zorunda kalan velilerin uğradığı maddi ve manevi zarar işin bir başka boyutu. Özellikle devletin ortaöğretim öğrencilerine yönelik yurtlar konusunda şimdiye kadar gerekeni yapmamış olması, çocukların küçük yaşlarda özel yurt , pansiyon gibi yerlerde barınmak zorunda kalışı da işin bir başka boyutudur.

İşin bir diğer boyutu ise getirilen yeni sistemde hedef olarak belirledikleri okullar çevrelerinde bulunmayan öğrencilerin açılacak sınava girmeleri, sınavı kazandıkları takdirde istedikleri okullara gidebileceklerinin de önünün açılmış olması doğru bir harekettir. Böylece kimsenin önü kesilmemiş ve zorunlu eğitim zorunlu sınav yükünden kurtulmuş olacaktır.

…***

Murat Muratoğlu, 7 Kasım tarihli Sözcü gazetesinde, “Vergi cennetinin çocukları” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Geçen yıl ifşa olan Panama Belgeleri'nden sonra şimdi de Paradise Belgeleri açıklanıyor. Az buz değil 91 medya kuruluşundan 382 gazeteci 13.4 milyon belge ile bir yıldır uğraşıyor. Belgeler, gizlilik politikası uygulayan 19 farklı vergi cennetinin kayıtlarını içeriyor. Vergi cennetleri ne? Kaçırılan vergilerin biriktiği yerler olarak tanımlanıyor. Kim bilir kimler çıkacak? Çıkanlardan biri belli, Başbakan Binali! Binali Yıldırım'ın oğullarının 5, dayısının 2, yeğeninin yöneticisi olduğu 4 şirket bulunuyor. İyi de oğulları neden vergi cennetinde şirket kurma ihtiyacı hissettiler? Babaları ülkeyi yönetirken ne tür bir zorluk yaşamışlar?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Söyleseler de, Türkiye'de bu eksiklikler düzeltilse… Herkes nasiplense… Bu şirketlerin iki tanesine İstanbul İhracatçılar Meclisi Yılın İhracatçısı Ödülü'nü alan Salih Zeki Çakır, Başbakanın ailesi ile birlikte ortaklar… Salih Zeki Çakır Ulaştırma Bakanlığı'ndan aldığı ihalelerle tanınıyor. Şu şansa bakın ki Başbakan da daha önce 58, 59, 60, 61 ve 64'üncü hükümetlerde Ulaştırma Bakanlığı görevlerini yürüttü. Belgelerden dişe dokunur bir sonuç çıkar mı? Türkiye'de hiçbir şey çıkmaz! Çıksa da, “Cami yaptıracaktık, onun parasıydı bu!” derler, geçerler… Daha önce demediler mi? Sıyrılıp gitmediler mi? Üç bakan rüşvet alırken suçüstü yakalandı. Meclis'te cayır cayır aklandı… Paraları faiziyle iade edildi. Adamlar bir de üzerine para alıp gitti! Biri hâlâ saatine bakıyor, ötekisi takım elbiseleri giyip çikolatalarını yiyor, diğeri altı adet çelik kasanın yanına para sayma makinesi yerleştiriyor.

Zamanın Bilim bakanı Fikri Işık: “Teknik incelemeye gerek yok, o ses kayıtlarının montaj olduğunu hissettim” deyip derin hissiyatıyla Savunma Bakanlığı'na terfi etti. Amerika'nın teknolojisi montajı hissedemedi demek ki… Gitti inceledi. Sonuçta ne olur? Önce dış mihraklar sonra Kılıçdaroğlu suçlu bulunur!