Kasım 18, 2017 10:51 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: Polislerden tutuklu gazeteci Türfent'e: Merak etme, 20 yıl ceza alırsın

Evrensel:

CHP'den AKP'nin kent suçları: Yeni ihanet yatay mimari

Milli gazete:

NATO tatbikatında skandal

Yeniçağ:

AKP'de 26 başkan istifası daha

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Sabri Durmaz, 18 Kasım tarihli Evrensel gazetesinde, “Taşeronda hesaplaşma günlerine doğru!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikası üyesi işçiler ve sendikacılar, Çalışma Bakanlığı önünde düzenledikleri bir eylemle, Hükümetin “Taşeronu kaldıracağız” sözünde durmasını ve “Süreli ve eleme usulü ile düzenlenecek özel sözleşmeli istihdam değil ayırımsız ve güvenceli kadro” istediler.Taşeron çalışmanın yasaklanması talebi; taşeron işçiler ve çeşitli sendikalar tarafından neredeyse 20 yıldan beri gündemde tutuluyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

AKP’nin o zamanki Genel Başkanı ve Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun, 1 Kasım 2015 seçim kampanyasında, “Taşeron çalışmasını kamuda bütünüyle yasaklayacağız” vaadiyle taşeron işçilerin oylarını almasının ütünden iki yıldan fazla zaman geçti. O günden beri de gerek kamuda, gerekse özel sektörde taşeron çalışmanın kaldırılması için işçiler her vesileyle daha da yüksek sesle; “Taşeron çalışmasının yasaklanması ve taşeron işçilere ayırımsız kadro verilmesi” taleplerini dile getirdiler. OHAL ilan edilinceye kadarki dönemde pek çok işletmede işçiler yürüyüş, miting, heyetler halinde Meclise gitmek... gibi eylemlerle taleplerini dile getiriyorlardı. OHAL’le birlikte eylemlerin temposu düşse de işçiler ve taşeronun kaldırılmasını isteyen sendikalar, her vesileyle taşeron çalışmanın kamuda da özel sektörde de yasaklanmasını, hükümetin verdiği sözde durmasını istemeye devam ettiler. Davutoğlu’dan sonra Başbakan olan Binali Yıldırım Hükümeti de taşeronun kaldırılması için çalışma yapıldığını söylemeye devam etti... En son hem Maliye Bakanı hem de Çalışma Bakanı; “Çalışmalarımız sürüyor. Bu yılın içinde bu sorunu bitireceğiz” diyerek vaatlerini yinelediler.

Geçtiğimiz salı günü de Genel-İş yöneticileri ve Genel-İş üyesi işçiler, Çalışma Bakanlığı önünde taşeron çalışmasının tümden kaldırılmasını istediler.

AKP Hükümetinden, bugüne kadar işçiler lehine, hele de devlet memurlarının iş güvencesini kaldırıp onları taşeron işçisi statüsünde bir istihdama mahkum etmeyi amaçlayıp, bunu da Cumhurbaşkanının ağzından açıkça ve defalarca ilan ederken, “taşeron işçilere kadrolu istihdam” sağlamasını beklemek aşırı bir iyimserlik olur. Dahası Hükümetin, “taşeron işçiliği” ile ilgili çalışmayı böyle uzattığına göre; ortaya kolayca anlaşılamayacak ama sanki taşeron işçiliği kaldırıyor gibi görünürken gerçekte, taşeron çalışmayı daha da yaygınlaştırıp genelleştirecek bir istihdam biçimi geliştirme ihtimali çok kuvvetlidir. Getirilecek biçimin kamuoyunda sır gibi saklanmasının nedeni de bu olmalıdır!

Ancak işçilerin taleplerini elde etmesinin tek şartı vardır o da; işçilerin talepleri etrafında birleşerek; kamu, özel demeden taşeron çalışmasının kaldırılması, tüm taşeron işçiler için kadrolu (güvenceli) iş talebinde ısrar edeceklerini göstermeleridir.

Yani işçiler, bugüne kadar çeşitli etkinliklerde ifade ettikleri “mücadeleyi” hayata geçirmelidir.Bu yüzden de gerek ileri işçiler gerekse mücadeleci sendikacılar böyle bir hedefe yürümek için harekete geçmek durumundadır. Kamuda ve özel sektördeki milyonlarca taşeron işçi; talepleri etrafında birleşerek harekete geçtiklerinde karşılarında hiçbir güç duramaz.Hele de taşeron işçiliğin kaldırılacağına dair defalarca söz vermiş, AKP Hükümetinin işçilerin mücadelesi karşısında direnmesi kolay olmayacaktır.

…***

Ahmet Battal, 18 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde, “Cumhurbaşkanı kriter belirleyebilir mi?”başlılı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Cumhurbaşkanı, 15 Temmuz öncesinde, artık neredeyse herkesin ezbere bildiği şu tasnifi yapmış ve sonrasında da aynı yaklaşımını sürdürmüştü:Bunların tabanı ibadet, ortası ticaret, tavanı ihanettir.”Bu tasnifin yapıldığı 17-25 Aralık 2013 sonrasında, yapının üst yönetimine ve kurumlarına yönelik olarak -elbette hukukî zemini itibariyle hayli tartışmalı sayılan- adlî operasyonlar da başlamıştı. Ancak “ortası ve tabanı” için herhangi bir şey yapılmadığı söyleniyordu ve yapılmamasının gerektiği de kabul ediliyordu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bu tartışmalı süreç devam ederken 15 Temmuz 2016’da menhus darbe girişimi oldu. Ardından önce demokraside mutabakat dönemi diyebileceğimiz fasıl başladı. Ama kısa sürdü. Hemen sonra 20 Temmuz OHAL darbesi geldi; demokrasi gitti, muhalefet bastırılmaya ve susturulmaya çalışıldı, önemli ölçüde başarıldı, korku denilen korkak sinsi duygu adliyenin duvarlarına da dağlara da sindirildi.

Darbe sonrasında, devlet hiyerarşisine ihanet ettiği ya da edebileceği gerekçesiyle kamudan atılanların ve bilhassa suçlu olduğu (!) gerekçesiyle tutuklananların sayısına bakıldığında tavan-taban bağlamındaki şu sorular cevapsız kalıyordu:

Darbe planlamaya niyetlenen bir örgütün ihanet içinde olduğu kabul edilen tavanı kaç kişiden oluşabilir? Böyle büyük tavan mı olur? Tavan-orta-taban ayrımına dayalı bakışa göre bugün itibariyle hapiste olan elli bir bin kişinin hepsinin bu yapının tavanında olması lâzım. Bu mümkün müdür?

Dolayısıyla, konuyla ilgilenen herkes şüpheleniyor ya da biliyordu ki; “…öcü” olduğu gerekçesiyle tutuklananların çoğu, bu yapının ortasında ve hatta tabanında yer alan kişilerdir. Yani bu kişiler, o ayrıma göre dahi, ihanet ve suç işlemek için değil menfaat/ticaret ya da ihlâs/ibadet için oradadırlar.

Yine herkes, hukukî kavramlar yardımıyla açıklayamasa da biliyor ya da şüpheleniyordu ki; bu iki gruptakiler, ayrıca somut bir suç işledikleri ileri sürülmedikçe, sadece bu bağlantıları sebebiyle suçlanamamalılar. Zira suç işleme iradesi (kast) olmadan suç ve ceza olmaz. Zira mensup olduğu yapının illegal hedeflere sahip bir örgüt olduğunu bilmeyene, bunu biliyormuş ve istiyormuş gibi ceza verilemez.

…***

Sedat Ergin, 18 Kasım tarihli Hürriyet gazetesinde, “Darbe gecesi gelen talimat”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“15 Temmuz darbe girişiminden sonra en çok merakımı çeken konulardan biri dönemin Diyarbakır’daki Yedinci Kolordu Komutanı Korgeneral İbrahim Yılmaz’ın dosyası oldu.İbrahim Yılmaz, darbecilerin hazırladıkları listelerde görev öngördükleri komutanlardan biri. Yurtta Sulh Konseyi’nin 15 Temmuz gecesi bütün birliklere gönderdiği “Sıkıyönetim Komutanlıkları Listesi”nde Yılmaz’ın adının karşısında “Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanı” yazıyor.Önce Yılmaz’ın dosyasındaki lehte delillerle başlayalım.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bütün tanık ifadeleri, kendisinin darbe girişiminden haberdar olduktan sonra karargâha gelip personeli toplayarak “Milletin, devletin, halkın ve demokrasinin karşısındaki bu kanunsuz hareketi engelleyeceğiz. Benim yanımda mısınız, değil misiniz? Ya şimdi benim kafama sıkarsınız ya da bir yanlışını görürsem ben sizin kafanıza sıkarım” dediğini gösteriyor.

Karargâhta darbe gecesi tutulan ceride kayıtları ve pek çok tanığın ifadesine göre, Korgeneral Yılmaz, gece boyunca emrindeki birliklere talimatlar vererek askerleri kışlalarında tutmaya çalışmış, bu yönde yazılı bir mesaj yayımlamış, darbecilerin Ankara’ya gitmek üzere helikopter kaldırmalarını engellemiş, Diyarbakır’daki Sekizinci Ana Jet Üssü’nden darbeyi bastırmak göreviyle uçak kaldırılması konusunda Eskişehir’deki Hava Kuvvetleri karargâhıyla koordinasyon yapmış, bu konuda Başbakan Binali Yıldırım ile de görüşmüştür. Yılmaz, ayrıca saat 02.40 sularında NTV’ye bağlanarak darbeye karşı olduğunu da açıklamış.

Aleyhindeki deliller ne? İddianamedeki delillerden biri, maiyetinde görevli olmayan Özel Kuvvetler’den iki subayın -biri sanık, diğeri tanık kimliğiyle- kendisinin darbeci olduğunu “düşündükleri” yolunda ifade vermiş olmalarıdır. Buna karşılık her iki subay da mahkeme aşamasında bu ifadelerinin tersi yönünde konuşmuştur.

Savcının üzerinde durduğu bir diğer delil, Yılmaz’ın o gece Silopi’den gelip Diyarbakır Hava Üssü üzerinden Ankara’ya geçen Özel Kuvvetler Tugay Komutanı Tuğgeneral Semih Terzi ile üste bulunduğu sırada kısa bir telefon konuşması yapmış olmasıdır. Yılmaz, (aleyhinde ifade veren) Özel Kuvvetler mensubu albay ile konuşurken tesadüfen kendisinin Semih Terzi’nin yanında bulunduğunu öğrenmiş ve Terzi’yi telefona istemiştir. Yılmaz, bu konuşmayı savcılık ifadesinde “‘Semih, hayırdır bir durum mu var’ dedim. O da cevaben ‘Komutanım Ankara karışmış, bize gel emri verdiler Ankara’ya gidiyoruz’ dedi. O anda bunların Özel Kuvvetler Komutanı’nın emriyle darbecileri engellemek için gittiklerini düşündüm” diye anlatıyor.