Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: ABD ile vize krizinde önemli gelişme: 3. ülke kriteri geliyor
Birgün:
Bodrum'da MHP'den 250 üye istifa etti
Milli gazete:
Dolara bağımlılık bağımsızlığımızı tehdit ediyor
Yeniçağ:
Rusya’da kritik zirve
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Sedat Ergin, 22 kasım tarihli Hürriyet gazetesinde, “15 Temmuz ve görevlendirme listeleri: MİT raporundan delil olur mu?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“15 Temmuz kalkışması çerçevesinde hazırlanan görevlendirme listelerini incelerken üzerinde durduğumuz örnekler daha çok darbecilerin “göreve devam” ya da ek görevlere atama gibi planlamalarına ilişkin vakalara odaklanıyordu.Tematik dizimizin bugünkü son yazısında, bu vakaların tam tersi yöndeki örnekler üzerinde durmak istiyoruz. Bu, darbecilerin planlamasında ‘kuvvet emrine’ alınan, yani pasif göreve çekilen askerlerin savcılar tarafından darbecilikle ve/ya da FETÖ/PDY üyeliğiyle suçlanması durumudur.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bu konudaki örneklerden biri 15 Temmuz 2016 tarihinde Antalya’da Üçüncü Piyade Tugay Komutanı olan Tuğgeneral Mustafa Kaya’nın durumudur. Kaya darbecilerin atama listesinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı (KKK) emrine/Ankara’ya alınmıştır. 15 Temmuz gecesi Antalya’da askeri bir faaliyet gözlenmemekle birlikte, Kaya darbe suçlamasıyla tutuklanmış, bir yıldan uzun bir süre cezaevinde kaldıktan sonra 6 Eylül tarihinde denetimli serbestlikle tahliye edilmiştir.
Bu kategorideki bir başka dikkat çekici örnek Eğitim Doktrin Komutanlığı Muharebe ve Muharebe Destek Birlikleri Komutanı Korgeneral Metin İyidil’in durumudur.
Dava dosyasındaki tanık-sanık ifadelerinin çok büyük bir bölümü İyidil’in 15 Temmuz gecesi darbe faaliyetini bastırma yönünde faaliyet gösterdiğine işaret ediyor. Buna karşılık, Isparta Valisi Şehmus Günaydın, İyidil’in sabah 07.03’te kendisini arayıp Ankara’da Genelkurmay ve bazı kamu kurumlarını korumak için asker gönderilmesini istediği yolunda ifade vermiştir. İyidil ise savunmasında Ankara’daki en kıdemli komutan konumundaki Korgeneral Yıldırım Güvenç’in Ankara’da darbecilere karşı bir operasyon ihtimaline karşı Eğridir Komando Okulu’ndan birlik hazır edilmesi talimatı üzerine Isparta Valisi’ni aradığını söylüyor. İyidil’in 15 Temmuz günü Genelkurmay’da darbecilerin kilit isimlerinden Tuğgeneral Mehmet Partigöç’ün odasına gitmiş olması da aleyhinde bir delil olarak değerlendiriliyor.
İyidil’in dosyasındaki önemli bir unsur, bütün bir geceyi EDOK Komutanlığı’nda görevli bir diğer korgeneral Faruk Şengün ile birlikte geçirmiş olmasıdır.
Bu ikiliden İyidil tutuklanırken, Şengün darbeden sonra Dördüncü Kolordu Komutanlığı’na atanarak Ankara Garnizon Komutanlığı’nı üstlenmiştir.
İyidil dosyasının en ilginç yönlerinden biri, MİT’ten gelen bazı raporların delil olarak iddianameye girmiş olmasıdır. İddianamede İyidil hakkında “MİT’ten gelen yazılara göre; paralel devlet yapılanması mensubu olduğuna dair iddiaların bulunduğu yönünde bilgi mevcut olduğu” belirtiliyor.
Burada dikkatimi çeken bir başka durumla karşılaştım. Genelkurmay Başkanlığı, 19 Haziran 2017 tarihinde gönderdiği bir başka yazıda da İyidil’in “Kara Kuvvetleri Komutanlığı ve Genelkurmay’da personel başkanlığı görevi yaptığı dönemde FETÖ/PDY ile irtibatlı üst rütbeli askeri personelin yükselmelerinde, kritik görevlere atanmalarında, kurmaylık sınavlarını kazanmalarında doğrudan etkili olduğuna ilişkin herhangi bir idari işlem kaydı tespit edilemediğini” bildiriyor.
MİT’ten gelen yazının altında şöyle deniliyor: “İstihbari nitelikte olan bu bilgiler hukuki bir delil olarak kullanılamaz.”
…***
Cevher İlhan, 22 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde, “Hani “uyum yasaları”yla düzeltilecekti...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Otuz yılı aşkındır Türkiye’nin gündeminde olan ve AB ilerleme raporlarında Ankara’nın söz verdiği, 12 Eylül darbesinden kalma siyasî partiler ve seçim sisteminin demokratikleştirilmesi, yine demagoji, saptırma ve çarpıtmalarla ötelenmek isteniyor, kamuoyu oyalanıp yanıltılıyor.En son, her fırsatta Cumhurbaşkanı’nın “Baraj konusunda bir çalışma yok” diye kesip atmasıyla bunun ilk işâretleri verildi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Seçmenin tercih hakkını yok eden “seçim barajı”nın düşürülmesi yerine, hiçbir demokratik sisteme yakışmayan, seçmen irâdesini ve temsilde adâleti berhavayla büyük haksızlıklara ve siyasî inkıbaza sebebiyet veren “yüksek seçim barajı” politik çıkarlar uğruna sahipleniliyor.Oysa geçtiğimiz süreçte, AKP seçim bildirgelerinde, defalarca demokratik ülkelerindekine benzer siyasî sistemin demokratikleşmesi vaadleri verildi. En son 16 Nisan referandumu öncesinde AKP mahfillerince “uyum yasaları”yla sistemin tâdil edileceği taahhüt edildi.
Millet irâdesinin temsilcisi Meclis’in yasama yetkisinin gasbedileceği, yargının “tek şahıs”ın uhdesindeki yürütmenin emrine gireceği ve kuvvetler ayrılığının ortadan kaldırılıp demokrasiyi tehlikeye düşüreceği” ikazları, hep “uyum yasaları”yla düzeltileceği cevabıyla geçiştirildi.
Parti genel başkanı da olan Cumhurbaşkanı’nın mevcut siyasi partiler ve seçim sisteminde, “tek seçici” olarak partisinin milletvekili adaylarını da belirlediğinden, Meclis’in yasama, denge ve denetleme işlevinin yok edileceği uyarılarına karşı, “evet”i savunan AKP’ye yakın yorumcular, “yeni sistem”in “uyum yasaları”yla tâdil edileceğini ifâde ettiler.
“Referandumdan hemen sonra sözkonusu düzenlemelerle seçim barajı mâkul bir seviyeye çekilmez, milletvekili adaylarını belirlemede önseçim ve seçmenin istediği adaya “tercih usûlü” getirilmezse, “sistem”in “tek adamlık”la otoriterliğe, hatta diktatörlüğe dönüşeceğini ikrar ettiler. İtirazlara karşı, başta siyasi partiler ve seçim kanunu olmak üzere, Meclis’in denge ve denetim yetkisini güçlendiren, yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını sağlayan “uyum yasaları”nın âcilen çıkarılması gereğini vurguladılar. Ne var ki, referandumun üzerinden yedi ay geçtiği halde, sözü edilen düzenlemelerin hiçbirisi yapılmaz, dahası “yeni tüzük”le milletvekillerinin ve muhalefetin söz ve denetim işlevi daha da kısıtlanırken, milyonlarca oyu hebâ eden “seçim barajı”nın sürdürüleceği açığa çıkıyor.
…***
Esfender Korkmaz, 22 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Türkiye dış istikrarda negatif ayrıştı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Gerçekte ise kaymağın altına bakmak gerekir. O zaman sütün bozuk olduğu anlaşılacaktır.Dün itibariyle, TÜFE bazlı reel kur endeksine göre döviz sepeti TL karşısında kabaca yüzde 17-18 daha değerliydi. Kur arttıkça kısa vadeli dış borçları çevirmek zorlaşacaktır.Merkez Bankası verilerine göre, Türkiye bir yıl içinde 173 milyar 516 milyon dolar dış borç ödeyecektir. Bu borçlar içinde en büyük pay 96.5 milyar dolar ile bankalarındır. Bankalar da bu dış kredileri kısmen iç borçlanma senetlerine, kısmen özel sektöre kredi olarak vermiştir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Özel sektörün de 70 milyara yakın dış borcu var.Kısa vadeli dış borçların artması ekonomide kırılganlığı ve dış borçlarda risk primini artırıyor. Türkiye'nin veya başka bir ülkenin dış piyasalarda sattığı tahvilleri ve bonoları alanlar, bunları geri ödeme riskine karşı sigorta ettiriyor. Türkiye'nin risk primi CDS (Credit Default Swap) diğer ülkelerden yüksektir.Venezuela gibi kriz yaşayan ülkeleri saymazsak, Türkiye'nin risk primi istikrar sorunu yaşayan Tayland, Ukrayna, Rusya gibi ülkelerden negatif olarak ayrıştı.Dün itibariyle, CDS'ler Brezilya'da 174.76, Rusya'da 134.27, Türkiye’de ise 219.33 baz puan idi. Kısa vadeli dış borçlar içinde devlet borçlarının payı düşüktür. Ancak dış borçlarda ister devlet olsun, ister özel sektör olsun fark etmiyor. Risk priminde Türkiye'nin dış borçları olarak değerlendirme yapılıyor. Ayrıca ister devlet ister özel sektör olsun, dış borçları ödemek için dövize ihtiyaç var. Döviz arz ve talebi sonuçta kurları etkiliyor.Yine devlet veya özel sektör dış borç alınca, Türkiye'ye kaynak girişi oluyor. Net ödeme durumunda kaynak çıkışı oluyor.Alınan bu dış borçlar eğer altyapı veya fiziki yatırımlarda kullanılmış olsaydı, gelecek iktidarların bu borçları ödemesi yük olmazdı. Zira yatırımlar aynı zamanda potansiyel büyümeyi, ihracatı artıracak, borç kendini ödemiş olacaktı...Ancak bizde borçlar cari açığı kapamada kullanıldığı için, gelecek yıllarda ödenmesi halinde net kaynak çıkışı olacak ve büyümeyi düşürecektir. Eğer ödenen dış borç mürettebatının GSMH'ya oranı büyüme oranını geçerse, bu durum fakirleşme yaratacaktır.