Türkiye'den köşe yazarları
Birgün: AKP, taşeron düzenlemesine günler kala Meclis'i tatile sokmak istedi!
Aydınlık:
FETÖ’nün Bylock izi tezgahı çöktü
Cumhuriyet:
Almanya'dan Türkiye açıklaması: Görüşmelere hazırız
Evrensel:
Diyarbakırlı yurttaşlar: Demirtaş’tan intikam alınıyor
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Arslan Bulut, 23 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, “"On yılda, onbeş milyon işsiz yarattık her yaştan"”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bugün Türk köylüsü, üç-dört parçadan oluşan 15-20 dekar kıraç arazisinden elde ettiği 5 ton buğdayla, ülkemizdeki fiyatlarla yılda 2 bin lira gelir elde edebilir. Ya da Tarım Reformu kapsamında 33 ila 43 dekar sulu arazi vererek pamuk üretiminden elde ettiği 15-20 bin lira ile geçinemez, toprağı bırakır, şehre kaçar.Bugün Türkiye'de tarımın yüzde 70'i çok parçalı ve küçük aile işletmelerinden oluşuyor. Bu durum akla şu soruyu getiriyor:Acaba Türkiye'de tarım, işletilen tarım alanlarından zarar edilmesi ve köylünün kırsal alandan göç ettirilmesi için mi bu şekilde bırakılmıştır?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bir tarım işletmesi, onu işleten aileyi geçindirebilmelidir ki, o aile, işletmeyi üretimi sürdürebilsin, tarımı meslek edinsin. Hatta bu tarımsal gelir, kentteki gelirden daha fazla olmalıdır ki şehre göç etmesin, kentlerin çevresi gecekondularla dolmasın, varoşlar, ne köylü nede kentli diyemeyeceğimiz, işsiz, mesleksiz ve niteliksiz insanlarla dolmasın…Bu anlamda, "optimal aile işletmesi", Kars'ta, Van'da 50 dekar yoncalık ve 100 dekar yem bitkilerine dayalı 20 başlık süt hayvancılığı, Sivas'ta 150 baş koyunculuk, Konya'da 400 dekarlık hububat tarımı, İzmir'de 1200 başlık hindi yetiştiriciliği, Ankara'da 3000 başlık yumurta tavukçuluğu, 120 kovanlık gezgin arıcılık, Şebinkarahisar'da 80 dekarlık meyve bahçesi, Anamur'da 5 dekarlık örtü altı sebzeciliği, Çorum'da 50 dekarlık çeltik tarlası, Karakeçili'de 10 dekarlık kapari bahçesi demektir.Hemen bugün yapılması gereken ilk iş, tarım arazilerini miras hukukundan çıkarmak ve işletmeler haline getirmektir. Bize göre; tarım, sanayi ve hizmet sektörlerinden oluşan üç katlı ekonomik yapının, birinci ve zemin katı olan tarım ve hayvancılığın, alın terine, ahlâka ve iyiliğe dayanan üretimle güçlü hale getirilmesi, tüm ekonominin güçlü, ahlâklı ve iyi olması demektir.Bu da siyaset, idare, adalet, din, ahlak, eğitim, sağlık, demokrasi, uluslararası ilişkiler ve insan haklarının, özetle toplumsal huzurun güçlü olması, ahlâklı olması ve iyi olması demektir. AB sübvansiyonlarının yüzde 40'ı işlenmeyen toprak ve çalıştırılmayan tarımcılara gidiyor ve işsizler ordusu yaratıyor.AB'nin Türkiye’ye dayattığı, toplumsal barış açısından en tehlikeli politika, ne insan hakları, ne azınlık haklarıdır; en tehlikeli dayatma, tarım nüfusunun süratle azaltılmasını talep eden bu politikadır. Biz "on yılda on beş milyon işsiz yaratacaksınız" diye dayatılan tarım politikalarını kabul etmiyoruz.Yeniden, kendi kendini besleyen bir ülke olmak, hayal değil, çaba göstererek ulaşabileceğimiz bir hedeftir.
...***
Murat Muratoğlu, 23 Aralık tarihli Sözcü gazetesinde, “2018’de tut yakala, kaçmasın!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Takvim değiştiğinde, 2018'i gösterdiğinde sorunlarımız mı bitecek? Hayır, artarak devam edecek. Daha çok zorlanacağız. Nedenleri çok uzakta aramaya gerek yok. Bakın; Yabancı yatırımcının Türkiye'ye ilgisi kalmadı. Belli ki bizden hoşlanmıyor. Araplar bile yan bakıyor! Bakın 2016 yılında darbe girişimi oldu, OHAL ilan edildi, şu oldu, bu oldu. Kötü bir yıldı… Bu yıl nasıl? Sorsan, her şey iyi gidiyor! Sonuç? Türkiye'ye uluslararası doğrudan yatırım girişi, bu yılın Ocak-Ekim döneminde geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 17 azalarak 8 milyar 290 milyon dolara geriledi. O zaman ne anladık biz bu iyi gidişten?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Yatırım girişi dediğimiz de mevcut yabancı şirketlerin mecburi yatırımları… Öyle Türkiye'ye gelip yeni yatırım yapan yok! Hem de Türkiye'nin büyümede dünya rekoru kırdığı iddia edilen bir dönemde oluyor bütün bunlar… Oysa dövizin Türk Lirası karşısında değerlenmesiyle oldukça avantajlılar… Peki, o zaman neden gelmiyorlar? Bırakın gelmeyi, Türkler bile paralarını götürüyorlar. Cumhurbaşkanı; “Bazı iş adamlarının varlıklarını yurt dışına kaçırma gibi gayretlerinin olduğunu duyuyorum” demedi mi? Kabineyi “tut, yakala, kaçmasın” diye göreve davet etmedi mi! Sonrasında lafı çevirmedi mi? Nitekim olmayan hukuk güvenliği, cari açık yüksekliği, kırılgan ekonomisi ile gelmiyor işte yabancı talebi… Nitekim 2013 yılına kadar ilgi çeken Türkiye ekonomisi her geçen yıl daha da kötüleşti, son sıralarda kendine yer edindi. Zira dünyada ucuz kredi dönemi bitti. Firmalar ya öz sermayeleri ile iş yapacak ya yüksek faize teslim olacak. Kredi alıp işi döndürmeye çalışanlar fena çarpılacak ya da yeniden yapılandıracak. Türkiye'den yeni bir Kredi Garanti Fonu çıkmayacak. Ya sonrasında ne olacak? Deyim yerindeyse Türkiye'nin borcu boyunu aştı. Hazine garantisi verdiğimiz halde Türkiye'nin inşaata dayalı projeleri uzun zamandır yurtdışından kredi bulamıyor. Yerli bankaların da nefesi tükendi. Artık Çin'den istiyorlar krediyi. Önümüzdeki yıl şirketlere artırdılar vergiyi, nefes alsınlar diye istihdam teşvikleri geri geldi. Niye yaptılar o zaman bu işi? Teşvik olmadan bu şirketler ayakta durabilecek mi? Her teşvikin var bir maiyeti… Bu saatten sonra bütçe de dikiş tutmaz. Göreceksiniz yeniden af gündeme gelir en geç bu yaz…Türkiye politik ve ekonomik olarak tıkandı. Kim mevcut ortamda yatırım yapıp parasını bağlar? Bekleyin bu yılı devirelim, ocakta hava ısınacak, şubat ve mart çok sıcak olacak. Yakaladığını fena yapacak!
...***
Sedat Ergin, 23 Aralık tarihli Hürriyet gazetesinde, “Alevilere ayrımcılık tescil edildi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“DÜNKÜ yazımızda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Alevilerin eğitim alanında yaşadıkları hak ihlalleriyle ilgili kararlarını değerlendirdik. Bugün mahkemenin cemevlerinin statüsüyle ilgili kararını analiz edelim.Birinci karar, cemevlerinin elektrik paralarının ödenmesiyle ilgili bir anlaşmazlığı konu alıyor. Cem Vakfı, 2006 yılında mevzuat uyarınca ibadethanelerin elektrik faturalarını ödemekten muaf tutulduklarını belirterek, genel merkezinin de içinde bulunduğu Yenibosna Pir Koca Ahmet Yesevi Cem Kültür Merkezi’ne elektrik faturası gönderilmesine itiraz ediyor. Bu talebin iletildiği dağıtım şirketi vakfa olumsuz yanıt veriyor.Haberde şu ifadeler yer alıyor:
...***
Ardından konu yargıya gidiyor ve mahkeme Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görüşlerine de dayanarak talebi reddediyor. Yargıtay da bu kararı onayınca konu 2010’da vakıf tarafından AİHM’ye götürülmüştür.
AİHM, yaptığı incelemede Cem Vakfı’nın ibadethanelere sağlanan ayrıcalıktan yararlanmaması nedeniyle “muamele farklılığına maruz kaldığı”, bunun “makul bir gerekçesinin bulunmadığı” ve düzenlemenin “dine dayalı bir ayrımcılık teşkil ettiği” sonucuna varmıştır. AİHM, bu çerçevede Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “Vicdan ve din özgürlüğü”ne ilişkin 9’uncu maddesi ile birlikte Sözleşme’nin “Ayrımcılık yasağı”na ilişkin 14’üncü maddesini ihlal ettiğine kanaat getirmiştir.
Mahkeme, 2 Aralık 2014 tarihli kararında tazminata hükmetmemiş, bunun yerine tarafları uzlaşıya davet etmiştir. Ancak herhangi bir uzlaşı ortaya çıkmayınca, AİHM bundan altı ay önce 20 Haziran’da oybirliğiyle birincinin devamı niteliğinde ikinci bir karar alarak, Türkiye’yi 44 bin Euro maddi tazminat, 10 bin Euro da manevi tazminat ödemeye mahkûm etmiştir.Kararda “Söz konusu muafiyetten kaynaklanan ayrımcılığı ortadan kaldırmak amacıyla ulusal düzeyde genel tedbirlerin alınması gerekmektedir” deniliyor.Önemli bir nokta, 2014’teki ilk karardan sonra Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığındaki hükümetin 5 Ocak 2016 tarihinde AİHM’nin bağlı olduğu Avrupa Konseyi’ne bu konuda sunduğu eylem planında, 64. hükümet programına atıf yaparak “Geleneksel irfan merkezleri ve cemevlerine kısa zamanda yasal statü verileceğini” taahhüt etmiş olmasıdır.Bu taahhüt henüz uygulanmamıştır.