Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: 12 general tahliye edildi
Evrensel:
Eskişehir’de öğretmenlere fişleme gibi anket
Milli gazete:
ABD: Suriye'den çekilmiyoruz!
Yeniasya:
MGK hukuku ile dünyaya mahcup olduk
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Çiğdem Toker, 9 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Bütçeyi talan kapısı da OHAL KHK’sinde”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“696 sayılı OHAL KHK’sinin 89. maddesini bir kenara not edin ve mümkünse sık sık hatırlayın.Bu madde, “terör eylemlerini bastıran sivillere ceza muafiyeti” getirdiği gerekçesiyle çok tartışılan OHAL KHK’sinin, emeklerimizin nasıl çalınacağını tarif eden bir diğer maddesidir. Bu madde bütçenin, Hazine’nin talanına zemin hazırlayan maddedir.Sizin benim binbir güçlükle kazandığımız paralardan ödenen vergilerle yapılan bütçeden, AKP’nin yanında hizalanmış irili ufaklı firmalara, kuralsız daha çok, daha çok milyonlar aktarmanın önünü açan maddedir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu madde, uygulama sonuçları itibarıyla, önümüzdeki iki yıl içinde yapılacak birbirinden önemli seçimlerde, AKP’nin Ankara’da ve yerelde iktidarını parayla tahkim maddesidir.Neden bu kadar iddialı yazdığımı anlatacağım.Bu köşenin sürekli okurları “davetli ihale” konusuna sık yer verdiğimi bilir.
Türkiye’nin dört bir yanında yapılacak/ yapılan milyarlarca liralık duble yol, metro, cezaevi ve diğer kamu binalarıyla ilgili “davet” işlerini, bilgisi ve haberine ulaştıkça paylaşıyorum.
Bugüne dek yazdığım, onlarca “davetli” iş yazısından birine bile, “yok öyle olmadı” diye açıklama, tekzip gelmedi.Ne ilgili genel müdürlüklerden ve bakanlıklardan, ne de bu ihalelerin “verildiği” firmalardan.Önce hatırlatma:Davetli ihale, yani piyasadaki söylenişiyle “21/b”, açık olmayan, pazarlıklı ihale demek.21/b’de firmalar eşit koşullarda yarışmıyor, şartname alamıyor. Çoğu kez kendi faaliyet alanıyla ilgili ihaleden haberi bile olmuyor. Falanca kamu kuruluşu, kafasına yatan firmaları arayıp “Sen sen gel bakalım, al şu işi yap bitir” diyor ve hakedişleri de müteahhide ödüyor.
Peki, bu yol neden var?Kanun bu yetkiyi, ihaleci kamu kuruluşuna afetlerde, can veya mal kayıplı büyük olaylarda zamandan kazanılsın diye vermiş.Heyelan mı oldu, yol mu çöktü, kamu binası mı yandı, baraj mı hasar gördü...Maksat kamu hizmeti aksamasın, halk, açık ihalenin takvim ve zaman gerektiren usul ve prosedürleriyle mağdur olmasın.Fakat davet yöntemi son üç yıldır doğal afet vb. gerçekleşmediği halde uygulanıp yaygınlaşıyor. Karayolları’ndan sonra Adalet Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı da 21/b’ye sık başvurur oldu.İşte yazının başında söz ettiğim 696 sayılı OHAL KHK’siyle getirilen düzenleme, bu yolun Türkiye’deki bütün il ve ilçelerde daha da keyfi kullanımının anahtarını veriyor.
Bu da Kültür ve Turizm Bakanlığı kuruluş yasasına eklenen bir maddeyle yapıldı. 696 sayılı OHAL KHK’si, Kültür Bakanlığı’nın Yatırım ve İşletmeler Genel Müdürlüğü’ne dedi ki:
“Falanca il ya da filanca ilçe, bir kültür merkezinde onarım ya da yeni bir inşaat yaptırmak istiyorsan, açık ihaleyi bırak, uğraşma. Firmaları davet et, istediğini (istediğimizi) çağır, işi ona ver.”Başka bir anlatımla, 4848 sayılı yasaya eklenen geçici madde ile artık, Türkiye’nin 81 ile ve 921 ilçesinde bu tip ihaleler keyfi biçimde istenen firmalara verilebilecek. Bu madde, büyük yol yatırımları, baraj, konut, milyarlık cezaevleri, son olarak Yargıtay binasıyla yayılan “davetli ihale” kanserinin, ülkenin bütün kılcallarını sarması anlamına geliyor. Sonuç olarak, güvenlik harcamaları artıyor diye kolalı içeceğe, otomobile torba kanunla vergi zammı yapan AKP, bizlerden toplayacağı bu ÖTV’leri, rejimi baki olsun diye partili müteahhitlere saçmakta beis görmüyor. Küçük ama önemli bir detay: Bu madde yürürlüğe girdikten sonra iki yılı kapsıyor.Küçük ama önemli bir hatırlatma:Her OHAL KHK’si gibi bunun da altında Maliye Bakanı ile Hazine’den sorumlu başbakan yardımcısının imzaları var.
...***
İhsan Çaralan, 9 Ocak tarihli Evrensel gazetesinde, “Pes doğrusu”başlıklı yazısını okyucularla paylaşıyor.
“Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, önceki gün, İstanbul’da “Boğaziçi Üniversitesi Mezunları Derneğinin programında” konuştu.Boğaziçi Üniversitesini, “milletin değerlerine yaslanmamak”la (buna yerli ve milli olmamak da diyebiliriz) suçlayan, “irfan” ve “hikmet” yoksunu olmakla aşağılayan, “Asım”lar değil “Haluk”lar yetiştirmekle eleştiren Erdoğan, nasıl bir üniversite özlediğini de bu eleştiriler üstünden yinelemiş oldu. Erdoğan konuşmasında, ” Boğaziçi ülkemizin en prestijli yüksek öğretim kurumlarından biridir. Bu milletin değerlerine yaslanamadığı için hedeflerine tam manasıyla ulaşamamıştır. Çok seslilik ile kendi ülkesine yabancılık arasındaki çizgiyi doğru bilmeden de bunu yaşatamayız...Asıl mesele fiziken nerede olduğunuzdan ziyade zihin olarak nerede durduğunuz meselesidir...” diyerek Boğaziçi Üniversitesi’ni “zihnen millete yaslanmamakla” itham edip hedefe koymuş oldu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Cumhurbaşkanının bu konuşmasını dinleyen yabancı biri ya da üniversitelerde ne olup bittiğini bilmeyen bir “yerli” zat şöyle düşünürdü herhalde; “Yahu bu iktidara biat eden üniversiteler almış başını yürümüşken, bir Boğaziçi adındaki şu üniversite milletin ve halkın sorunlarına sırtını dönerek Boğaza karşı yan gelip yatıyormuş”!
Ama gerçek böyle midir?
Tam tersine; “yerli ve milli” yapılmak için 15 yıldır çeşitli operasyonlarla hizaya getirilen ve “hınk” deyici yönetimler tarafından yönetilen üniversitelerin, hem öğrenci yetiştirme hem de “araştırmalardaki” vaziyeti yerlerde sürünmenin bile altındadır.Nitekim bu üniversitelerdeki yerli ve milli, yani “millete sırtını dayamış” öğretim üyelerinden biri en son şunu demişti: “Nuh peygamber oğluyla cep telefonuyla konuştu; gemisinin üstünü nitelikli çelikle inşa etmişti, yakıt olarak da nükleer enerji kullanıyordu.” Öyle ya insan milli ve yerli değerlere sahip olmadan, gerekli “irfan” ve “hikmet”i yakalamadan bu “derin gerçeğe” nasıl ulaşabilirdi! Evet, bu “uç” bir örnek olabiilir. Ama Erdoğan-AKP düzeninin üniversiteyi sürüklediği yer burasıdır. “Yerli ve milli üniversite”den başka nitelikte bilim insanlarının yetişmesi ise artık tamamen tesadüflere kalmıştır. AKP’nin son 15 yıllık iktidarında ise üniversiteler; cunta dönemlerinde olduğu gibi sadece AKP iktidarını ihtiyaçlarını esas alan; onu ideolojik doğrultusunda araştırmalar yapan, onun istediği gençliği yetiştiren kurumlar olmaya zorlanmaktadır. Bunun için üniversitelerde OHAL durumu da kullanılarak büyük bir tasfiye yapılmaktadır.
…***
Kazım Güleçyüz, 9 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, “O “kriter”ler boşa çıkarken”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“15 Temmuz sonrası iyice yaygınlaştırılıp hız verilen tasfiye, gözaltı, tutuklama, ihraç dalgasında esas alındığı belirtilen kriterler nelerdi? Hedefteki cemaatle bağlantılı kurumlarla bir şekilde irtibatı olmak, oralarda çalışmak, çocuğunu okullarına göndermek, yayın organlarını takip etmek ve abone olmak, finans kuruluşuna para yatırmak, yardım derneğine bağışta bulunmak ve çalışmalarına iştirak etmek vs.Bu gibi kriterler üzerinden yapılan işlemlerde milat olarak da 17-25 Aralık 2013 tarihi gösteriliyordu. Bu tarihten sonra irtibatını sürdürenler takip altında ve hedefteydi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Onbinlerce kişi bu yaklaşımla gözaltına alınıp tutuklandı; yüzbinlercesi de ya açığa alındı veya kamu görevinden ihraç edildi. Halbuki bu kriterlerin hukukî bir geçerliliği yoktu. Nitekim süreç epey ilerledikten ve mağduriyetler çok ciddi boyutlara ulaştıktan aylar sonra Yargıtay’ın verdiği bir kararla da bu durum tesbit ve tescil edildi:
Dinî sohbetlere gitmek, çocuğunu okula göndermek, yayınlara abone olmak, sempati duymak... kişiyi terör örgütü üyesi yapmaz ve bu suçlamaya dayanak oluşturmaz.
Aslında aklın, mantığın, vicdanın ve hayatın gerçeklerinin gereği olan bu yaklaşım için Yargıtay kararına bile gerek yok. Ama bir yüksek mahkemenin ancak aylar sonra böyle bir karar alma noktasına gelebilmesi ve bunun mağdurlar cenahında bir ölçüde de olsa ferahlama meydana getirip ümit uyandırması, yaşanan sürecin dehşetini gösteren işaretlerin en çarpıcı olanlarından biri.Hukukun rafa kaldırıldığı ve yargının rövanş hesaplarına alet edildiği bir süreçte yaşatılan mağduriyetler ise ağır veballeriyle beraber tarihin utanç sayfalarındaki yerini alıyor.