Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Erdoğan, eski ‘dava’ arkadaşıyla tüm köprüleri attı: Bahçeli geldi Gül artık yok
Milli gazete:
Kemal Kılıçdaroğlu: 'Faize karşıyız' diyorlar o zaman çıkar bir KHK faizi sıfırla
Aydınlık:
HDP’de Türk Kürt krizi için başkanlık krizi
Yeniasya:
'Tek tip'le adil yargılama olmaz
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Çiüğdem Toker, 10 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Sürdürülebilir yoksulluk”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Resmi Gazete’de “muhtaçlar” ile ilgili bir Bakanlar Kurulu kararnamesi yayımlandı. Muhtaç ailelere ısınma amaçlı kömür yardımı öngören bu düzenleme 81 ilde milyonlarca eve, 500’er kg kömürün bedelsiz dağıtımını sağlayacak.“Muhtaçlık” bu uzun zamanda bitmek bir yana çoğalırken iktidarın değişmemesinin izahı tek: AKP için yoksulluğun bitirilmesi değil sürdürülebilir ve yönetilebilir olması önemli. Bu tercih, iktidar aygıtlarına, bürokrasi ilişkilerine ve mevzuatın kullanılma ve uygulanma biçimlerine baktığımızda apaçık görünüyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Böyle olmasa 2000’li yılların başında vergi rekortmeni listesinde üst sıralarda yer alan bir kamu kurumu olan Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) her yıl artan görev zararlarıyla boğuşmak zorunda kalmazdı. Böyle olmasa TKİ ve TTK’nin görev zararları büyürken, onların kiracısı konumundaki özel kömür şirketleri devlet eliyle, yoksullara bedava dağıtılacak kömür satın alınarak zenginleştirilmezdi. Eğer muhtaçlara kömür dağıtımı, yoksulluğu yönetmek değil de sosyal politika aracı olsaydı, partili müteahhitlere bütçe kaynaklarından yarışmasız, kuralsız ihale vermek üzere sistem kurulmazdı.
Muhtaçlara kömür dağıtımı, muhtaçlara kömür dağıtımından fazlasını ifade ediyor.
Yukarıdan aşağıya doğru lütfeden el, ülke geneline yayıldıkça, verme işi devamlılık kazanınca minnet ve şükür ilişkisi de sürekli
Varsın Türkiye Taşkömürü ve Türkiye Kömür İşletmeleri milyarlarca lira görev zararı yazsın.Muhtaç ailelere kömür dağıtımı, AKP’nin icat ettiği bir uygulama değil. Tarihi Özal dönemine uzanıyor. AKP, bu uygulamayı “işledi.” Görev zararlarına aldırmayarak sürekli kılarken, kamu işletmelerinden çıkıp partili müteahhitleri içine alacak biçimde genişletti. 2005 yılından bu yana, parasız dağıtılan kömür, TKİ’nin kendi işlettiği sahalara ek olarak, bağlı ortaklık ve iştiraklerini rödovans yoluyla kiralayan şirketlerden de satın alınıyor. Bu kömürlerin bedeli görev zararı yazılıyor. Görev zararları da bütçeden ödeniyor. Resmi verilerle bitirelim: Sayıştay’ın Kamu İşletmeleri Genel Raporu’na göre, 2012 yılında 1.5 milyar TL olan görev zararı ve sübvansiyonlar, 2016’da 3.3 milyar TL’ye yükseldi.
Hazine’den KİT’lere ödenen görev zararının 1.3 milyar TL’si TKİ, 426 milyon TL’si Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’na (TCDD) ödendi. Hazine bu ödemeleri kamu işletmelerine tam ve zamanında yapamıyor. Bu da kamu işletmelerinin finansman dengesini bozarak, kredi kullanmak zorunda bırakıyor. Kamu işletmelerinin zarara girmesinin ise iktidar açısından önemli olmadığı ortada. Önemli olan, muhtaçlara yardım adıyla uygulandığı halde sadakaya dönüşmüş minnet ilişkisinin sürdürülebilir olması. Minnet ilişkisinin sürdürülebilirliği de partili müteahhitlere, kolaylaştırılmış yollarla aktarılan kaynakların “akıllıca” (!) kullanımından geçiyor.
...***
Arslan Tekin, 10 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Erdoğan köprüleri attı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Erdoğan dünkü grup toplantısında, Abdullah Gül ve etrafıyla köprüleri tümden attı.Neden bu kadar ağır konuştu? Herhâlde, onun tekrar cumhurbaşkanlığı adayı olacağını kesin görüyor. Önünü şimdiden kesmek, etrafında kimse bırakmamak, tamamen yalnızlaştırmak istiyor.A. Gül'ün en son "ucu açık kararname" için "Böyle kararname olmaz!" demeye getirmesi, Saray ve çevresini çok fena öfkelendirmişti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Erdoğan'ın dünkü şu sözlerinin mutlaka karşılığını bulacağını düşünüyorum:"Bu birliği, beraberliği zedeleyenler bilsinler ki artık bu kervanın samimi yolcuları değildir. Ve bu yola bu akitleşme ile çıkarken de şunu bir defa çok iyi bilmemiz lâzım. Sadakatin aslolan bir kavram olduğunu bilerek çıktık. Ama bu trenden düşenler kusura bakmasınlar düştükleri yerde kalırlar. (...) Türkiye yanarken, İslâm dünyası yanarken, insanlık inim inim inlerken sesleri solukları çıkmayan, en küçük bir aksiyonlarını görmediğimiz kişiler bir anda sahaya inmeye, konuşmaya başladılar. Hayırdır? Bir anda bu hız, bu heves nereden çıktı? Biz milletimizle olan muhabbetimizi derinleştirirken bu bozgunculuk merakı nedir?Bize yakışan, birlik olmaktır. Dayanışma içinde hareket etmektir."
Abdullah Gül öyle bir çırpıda silkelenecek, öfkede boğulup atılacak bir isim değil. Şu bilinmeli: Çok önce de yazdım... R. T. Erdoğan'a zemin hazırlamıştır. Her şeyden önce, Necmettin Erbakan'ın karşısına çıkabileceğini göstermiş isimdir. 13 Mayıs 2000'de Fazilet Partisi'nin kongresinde siyasetten yasaklı Necmettin Erbakan, Recai Kutan'a: "Sen genel başkan olacaksın." demiş, O zaman "Yenilikçi" tabir edilen grubun başındaki Abdullah Gül, aday olmaktan çekinmemiş ve Recai Kutan'ın (Erbakan'ın) karşısına çıkmış, hatırı sayılır bir oy alarak Ak Parti'yi kurmak isteyenlere büyük cesaret vermiş, Erbakan'ı yenebiliriz, duygusunu zihinlere yerleştirmiştir.A. Gül'ün o kongredeki konuşmasında iki anahtar cümle vardır: 1- "Çuvaldızı başkasına batırırken, iğneyi de kendimize batırabilmeliyiz." 2- "Kol kırılır yen içinde kalır, anlayışını terk etmek gerekir."A. Gül, o kongrede bu sözleri sarf ederken yuhalandığını hatırlatırım. Dün de, R. T. Erdoğan, adını vermeden A. Gül aleyhinde çok ağır sözler sarf edilirken, dinleyici locasındaki şakşakçılardan benzer sesler yükseliyordu.Ak Parti çuvaldızı başkasına batırırken iğneyi kendisine batırmamıştır.Kol kırılır yen içinde kalır anlayışı terk edilmemiştir.Erbakan'dan bile daha katı yol takip edilmiş, "Reis"e tâbi olan "dava"ya sadık kalmış, "Reis"in sözleri dışında söz eden "dava"ya ihanet etmiştir!
…***
Faruk Çakır, 10 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, “Gazetecilerin günü”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye’nin büyük dertlerinden biri de medyadır. Gazete ve televizyonlar başta olmak üzere bütün millet, medya vasıtalarının yayınlarından dolayı şikâyetçidir. Bu şikâyetlerin dikkate alındığını söylemek de kolay değil.Elbette medya vasıtalarının da kendilerine göre haklı şikâyetleri vardır. Okumaya ilgi gösterilmemesi gazete ve dergilerin yayın hayatını da olumsuz etkiliyor. Fikir gazetelerinin sayıca az satması, ‘boyalı basın’ denilen gazete ve dergilerin daha fazla itibar görmesi en büyük çelişkilerimizden biridir. Bazı yayıncılar da milletin bu zaafını kötüye kullanarak kötü, kalitesiz ve müstehcen yayıncılıkta birbirleriyle yarışıyorlar.”diyen yazar, yazısının ddevamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Medya dünyasının edepli olması en birinci yayıncılık kuralı olmasına rağmen maalesef buna da uyan çıkmıyor. Haber vermek bahanesiyle kötülerin öne çıkarılması medyanın düştüğü en büyük hatalardan biri.
10 Ocak, bir süredir “Çalışan Gazeteciler Günü” olarak kutlanıyor. Bu tarihin tarihine bakıldığında 1961-1971 arasında “Çalışan gazeteciler bayramı” adıyla kutlandığı; 1971 yılındaki askerî müdahaleden sonra da günün adının, “10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü” olarak değiştirildiği görülüyor. Askerî müdahaleden sonra böyle bir adım atılması ve gazetecilere ‘gün’ tayin edilmesi başlı başına bir çelişkidir. Çünkü askerî müdahale demek yayın yasakları, sansür ve medyanın susturulması demektir. Hangi askerî darbede gazeteler hür bir şekilde neşriyatına devam edebildi ki? Tabiî ki mesele sadece gazetelerin kapanması meselesi de değil. Yalan ve yanlış haber veren bir gazetenin yayınlanması, yayınlanmamasından daha kötü değil mi? Darbecilerin reklâmını yapan, bilerek milleti yanıltan, sabah akşam yanıltıcı haberler veren bir gazete, televizyon ya da internet sitesi gerçekte ‘medya’ olarak kabul edilebilir mi?Milletin aklını ve fikrini ifsat eden bu gibi medya vasıtalarıyla başa çıkmak da ancak kaliteli bir eğitimle mümkün olur. Okuduğu her haberi, her yazıyı hemen kabul etmeyen “Acaba bu bilgi doğru mu?” diye tahkik eden bir kitle olsa bu gazeteler bu kadar rahat yalan ve yanlış haber yazabilir miydi? Tahkik eden bir dinleyici, izleyici gurubu olsa Bir haberi evirip çevirip 32 defa yayınlayan televizyon kanalları bu yanlışlarına devam edebilirler miydi?Medya alanında kapsamlı bir değişime ve yenilenmeye ihtiyaç duyulduğunu kimse inkâr edemez. En büyük yenilenme de okuyucu yönünde yaşanmalıdır. “Yalan, yanlış ve yanıltıcı habere dur” diyen okuyucular çoğalırsa medya bu günkü kadar sorumsuzluklara imza atamaz. Her gün yapılan abartılı ve yanıltıcı yayınlar ancak dikkatli okuyucular sayesinde önlenebilir.