Türkiye'den köşe yazarları
Birgün: HAZİRAN: Afrin ‘milli mesele’ değil iç siyaset operasyonudur
Milli gazete:
Zeytin Dalı Harekatı'nda MİT ve TSK eşgüdümlü çalışıyor
Yeniasya:
Hukuk erozyonunun son örneği: AYM'ye direniş
Yeniçağ:
Afrin’e Azez’den 2. Cephe
Şimdi ise hafta içi köşe yazıoları:
…***
Ahmet Takan, 23 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Organize ahlaksızlığa Meclis el koymalı!..”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Toplumumuzun kanayan yaralarının, hastalıklarının daha da kronikleşmemesi, kangrenleşmemesi için cesur olmalıyız. Manevi çöküntü, ekonomik çöküntüden daha az mı önemli?.. Ekonomik darboğazlardan öyle veya böyle kurtuluruz. Ya, organize işler haline gelen ahlaki sorunlar... Merkez Bankası'na verilecek bir talimatla tecavüz olaylarının önüne geçilebilinir mi?.. Yastık altından çıkarılacak birikimlerle çocuk yaşta evlilikler önlenebilinir mi?.. O, "Bir kereden bir şey olmaz" zihniyetini yok etmek için mutlaka ve de mutlaka toplum olarak aynaya bakıp kendimizle yüzleşmeliyiz...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Dallas vari dizilerle başlayıp, pembe dizilerle hız kazanan, kaynana Semra, biri bizi gözetliyor programları ile sinsice düzenlenen operasyonlara maruz kaldık. Kutumuzu açarak her yarışma programında bir ahlak odamızı, kutsalımızı, mahremimizi tahrip ettiler. Hiç farkına varmadık belki de varmak istemedik!.. CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal, İstanbul'da bir hastanede meydana gelen 115 hamile çocuk vakasının ardından bütün hastanelerdeki denetimin artması gerektiğini ifade etti. Tanal, "Türkiye'deki bütün hastanelerde hastalara yapılan işlemlerin tespit edilmesi, diğer hastanelerde bu şekilde ihmal edilen 18 yaş altında kaç hamile çocuk kaydının yapıldığının tespit edilmesi, hastanelerin son 5 yıldaki hastane kayıtlarının tespit edilmesi için bir araştırma komisyonu kurulmalıdır" dedi. Bu vahim olayda, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne de büyük bir görev düştüğüne dikkat çeken Tanal, mağdurların tespiti ve kamu vicdanı, suçluların cezasız kalmaması açısından konunun araştırılması zaruriyet haline geldiğini kaydetti. Tanal, şunları söyledi:
"Sadece İstanbul'da Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne yılda 500'ün üzerinde hamile çocuk getirildiği ortaya çıkmıştır. Sadece bir hastane için ortaya çıkan bu istatistik, diğer hastanelerdeki mağdurların tespiti ve kamu vicdanı, suçluların cezasız kalmaması açısından konunun araştırılması zaruriyet olmuştur. Gün içerisinde hastanelere gelen 18 yaş altındaki hamile çocuk vakalarının adli mercilere bildirilmesi zorunludur. Bu konuda tek bir ihmalin dahi vebalini hiçbir ceza karşılamaz. İstanbul'da Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde saklanan, ihmal edilen veya sumen altı edilen bu istatistikler Tüm Türkiye'nin vahim gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Türkiye'de kaç hastanede bu tür olaylar saklanıyor, 18 yaş altı kaç çocuğumuzun hayatı tehlikeye atılıyor, belki de yardıma ihtiyacı olan fakat korkudan sesini çıkaramayan çocuklarımızın tek kurtuluşu hastane görevlileri olabilir."TBMM, partiler üstü bir anlayışla organize hale gelen ahlaksızlığa el koymayacak de neye el koyacak?.. KHK'lara gösterilen tepki organize ahlaksızlığa da gösterilmiyorsa... O zaman bu işte başka bir bit yeniği var derim. Çünkü; hepiniz hâlâ oradasınız!..
…***
Sabri Durmaz 23 Ocak tarihli Evrensel gazetesinde, “İşçi taleplerinin ‘milli güvenlik’le hiçbir ilgisi yoktur!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Metal iş kolunda, MESS’le işçi sendikaları Türk Metal, Birleşik Metal-İş ve Çelik-İş arasında 5 Ekim’de başlayan TİS görüşmelerinde, “ara bulucu” aşaması geride kaldı. Türk Metal’in ve Birleşik Metal’in 2 Şubat’ta “greve çıkacağı” açıklandı! Çelik-İş’in ne yaptığına ya da ne yapacağına dair bir etkinliği ise bilinmiyor. Belki de İSDEMİR sözleşmesinden sonra sendikayı kapatıp gittiler!Türk Metal Bursa 2 No’lu Şube 1. Olağan Genel Kurulunda konuşan ve yasal sürecin sona erdiğini, 18 Ocak’ta toplanarak grev kararı aldıklarını dile getiren Genel Başkan Pervul Kavlak’ın sözleri işçiler tarafından “Şalter inecek bu iş bitecek” sloganlarıyla karşılandı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
“Belki ertelenen grevlere, belki OHAL’e güvendiniz ama değil OHAL hangi hale güvenirseniz güvenin yemin ederim ki hakkımızı alana kadar direneceğiz. Biz tamam diyene kadar işyerlerinde huzur olmayacak, barış olmayacak. Bu bizim sözümüzdür” diyen Kavlak, vaatlerini yineledi.
Genel Başkan Adnan Serdaroğlu dahil Birleşik Metal yöneticileri de her vesileyle OHAL’e rağmen “grev dahil” her yolla hak mücadelesini sürdüreceklerini söylüyorlar.
İşçilerin gazetemize gönderdiği mektuplar ve işçiler arasından yapılan haberlerde de metal işçileri; kendi talepleri etrafında mücadelede “Grevse grev”, “Şalter inecek bu iş bitecek” diyorlar.
Evet, MESS’in işçiler ve sendikalarıyla alay edercesine ısrar ettiği teklif karşısında işçilerin tepkileri iyi, alınan kararlar da mücadelenin ilerlemesinin önünü kesmeyecek, en azından işçilerin müdahalesine açık bir doğrultuda; dahası işçiler inisiyatif alma ve sendikacılar üstündeki denetimlerini sürdürmede kararlı görünüyorlar.
Ama son birkaç günden beri “yeni bir durum”la karşı karşıya bulunuyoruz.Bu yeni durum, Afrin’e yönelik “askeri operasyon” etrafında gelişen “savaş hali”dir! Ve bunun da sadece “Cephede çarpışanlar arasında askeri bir çarpışma olarak kalması” beklenemez. Çünkü bütün askeri harekatların, savaşların, sonuçta askeri olduğu kadar siyasi (hatta ideolojik) ve ekonomik bir faturası da olmaktadır. Nitekim, en basitinden “Fırat Kalkanı” harekatının da; enflasyon, artan vergiler ve zamlar olarak bir faturası çıkmış, fatura da işçilere ve halka ödettirilmektedir! Hükümetin bu yılın başında yürürlüğe soktuğu 30 milyarlık zam ve vergi paketinin 18 milyarlık kısmının doğrudan “askeri harcamalar”dan geldiği bizzat Hükümet tarafından itiraf edilmiştir.
…***
Çiğdem Toker, 23 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Halkçılık altı okun kaçıncı sırasında?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ne evlatların ölümünü istememek suçtur, ne de doğası gereği barışın yanında durması gereken gazeteciliğin yaşamı savunması. Fakat bugünlerde başkasının evlatlarının ölmesini istemeyenler “vatan hainliği” yaftasıyla damgalanıyor. Gazeteyi F-16’nın içinde yapmış, bomba butonuna yazıişleri salonundan basmış gibi “indik bindik, tepeledik” diye manşet atan gazeteciler ise herkesten vatansever. Askerliğini bedelli yapmış yakışıklı oyuncunun, film icabı giydiği üniformalı fotosunu sosyal medya hesabına iliştirip kahramanlık mesajları yazması hiç riyakârca bulunmuyor. Bir diğerininse Ankara’da bir kafeye oturması dahi valilik kararıyla yasak.Eğer gündem Afrin olmasaydı, biz bugün, yurtlarında 45 çocuğun istismar edildiği Ensar Vakfı’nın, Milli Eğitim Bakanlığı ile protokol imzalayan gerici vakıfların devlet protokolüne alınmasını konuşacaktık.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Gündem Afrin olmasa, 115 kız çocuğunun hamilelik kayıtlarını, bu kayıtların nasıl örtbas edildiğini, istismarcıların kimler olduğunu konuşacak, İstanbul Valisi’nin çocuk yaşını kademelendirerek rıza üreten sözleri öne çıkacaktı. Gündem Afrin olmasa, günlük 45 bin araçtan, otomobil başına 15 Avro artı KDV fiyat garantisi bizim vergilerimiz üzerinden verilen Çanakkale Köprüsü inşaatını Başbakan Binali Yıldırım’ın ziyaret ettiğini ve orada yine “Devletin cebinden para çıkmıyor” dediğini anımsatacaktık.Ancak bunları konuşamıyoruz. Bunları konuşamadığımız gibi; 100’ün üzerinde gazetecinin cezaevinde bulunduğu Türkiye’de, Afrin Operasyonu ile birlikte gazete ve televizyonların askeri haberler bülteni gibi çıktığı, herkesten iktidar söylemine uygun dille konuşup yazmasının beklendiği, bunu yapmayacaklarsa susmalarının istendiği bir ortamda, ana muhalefet partisinin -örneklerini anımsattığım- tutumu, zaten can çekişen ifade özgürlüğüne ağır bir darbe daha indiriyor. CHP Genel Başkan Yardımcısı Öztürk Yılmaz: “İktidar ile muhalefet arasındaki ayrım kalkıyor.” CHP Sözcüsü Bülent Tezcan: “Millet olarak arkasındayız, destekliyoruz.” CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu: “Askerlerimiz görev yaparken Suriye’nin toprak bütünlüğüne de katkı yapıyorlar.” Dün Kemal Can’ın da içine girdiğimiz konjonktürü tanımlarken vurguladığı gibi, “Savaş dışındaki seçenekleri seslendirmenin kriminalize edileceği, yoğun ve çok taraflı bir enformasyon mücadelesinin yaşanacağı bir dönem”e doğru gidiyoruz. Peki böyle bir dönemdeki bir numaralı toplumsal ihtiyaç, AKP ile MHP’nin kurduğu “milli mutabakat”a CHP’nin eklemlenmesi midir? Sahi, CHP açısından “halkçılık”, altı okun kaçıncı sırasındadır? Toplumsal barışa, demokratik parlamenter sisteme, hukuk devletine olan acil ihtiyaç bu kadar hızlı artarken.