Ocak 29, 2018 10:11 Europe/Istanbul

Aydınlık: AKP’de iç operasyon

Birgün:

Ücretli öğretmenlik sistemi emeklileri mağdur ediyor

Evrensel:

Erdoğan 'Savaşa hayır' diyen aydınları 'hain' ilan etti

Yeniasya:

Sanayide ‘çifte açık gerilimi’

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Remzi Özdemir, 29 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Sendikacılık oyunu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Metal iş kolundaki grev kararı Bakanlar Kurulu tarafından ertelendi.Aslında erteleme sadece anlatım şekli. Yani yasaklanıyor. Grevin 60 gün ertelenmesi demek 60 gün sonra yeniden başlayacağı anlamına gelmiyor. Açıkça yasaklanıyor. Taraflar bundan sonra Yüksek Hakem Kurulu ile muhatap olacaklar.Bundan sonrasına yüksek hakem heyeti kararını verecek.  Tarafların taleplerine bakacak ve orta yolu bulacak.Metal iş kolundaki bu grev güvenlik sebebiyle yasaklandı.Bir süre önce de bankacıların grevi yine Bakanlar Kurulu tarafından yasaklanmıştı.O zamanki gerekçe de ekonomik istikrardı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Türkiye'de son yasak ile birlikte sendikacılık tarihi yeni bir sürece giriyor.Bu saatten sonra Türkiye'de sendikal faaliyetler aslında fiilen bitmiş oluyor.Yani üyeler sendikalara boşuna üye oluyor, boşuna aidat ödüyor.Çünkü işçi kesiminin en büyük silahı grevdi. Bu silah elden gidince sendikaların işveren karşısında hiçbir ağırlığı dahası caydırıcılığı kalmıyor.İşveren rahat nasıl olsa hükümet greve izin vermeyecek ve yasaklayacak.Neden sendika ile masaya oturup pazarlık yapsın ki!Bundan sonra işveren haklı olarak sendika ile aynı masaya bile oturmaz.Metal iş kolundaki grev bu nedenle çok önemliydi.Aslında işçi haklarının bu duruma gelmesinde sendikaların da günahı var.Geçtiğimiz yıl bizzat her aşamasını izlediğim bir Banksis grev kararı vardı.Türkiye'de bankacılar Anayasa Mahkemesi'nin bankacılık sektörüne grev hakkını iade etmesiyle özel bir banka ile yetkili sendika Banksis  masaya oturdu.Banka, sendika ile pazarlık bile yapma gereği duymadı. Sendika paradan puldan çok bazı sosyal haklar için direndi. Bunların başında hedef baskısı olarak dayatılan uygulamaların kaldırılması ve yine kafalarına göre ortaya koydukları performans sistemi ile işten atılmanın önüne geçmekti.Banka bu maddeleri görüşmek istemedi ve sendika bir sabah bu bankanın şubelerine grev kararını astı.Ondan sonra kıyamet koptu.Banka dünya hukuk tarihinde görülmemiş bir şekilde grev kararı ile ilgili haberlere yayın yasağı getirdi.İnanılmaz ama gerçekti. Mahkeme grev ile ilgili haber yapılmasını yasakladı. Öyle ki, gazeteler bu karardan dolayı grevin yasaklanmasını bile haber yapamadı.Burada eleştirmek istediğim bankacılık iş kolunda örgütlü bir başka sendika. O da Basisen.Bu sendika maalesef Banksis sendikasına aynı iş kolunda olmalarına rağmen destek vermedi. Tıpkı bana dokunmayan yılan bin yaşasın derecesine.İşte metal iş kolunda da bugün aynısı yaşanıyor.On binlerce işçinin anayasal hakkı olan grev yasaklanıyor ve diğer sendikalardan hiç ses çıkmıyor.Bu da şunu gösteriyor ki, Türkiye'de sendikal bilinç halen gelişmemiş. Önce sendikalar birbirlerine destek çıkmak zorunda.Metal iş kolu çalışanları çaresiz ve ortada kaldı. Sendikanın yapabileceği bir şey kalmadı. Diğer iş kolu sendikaları nerede?Neden bir açıklama yaparak çalışanların anayasal haklarının gasp edildiğini açıklamıyor tepki göstermiyorlar.

…***

Yakup Kepenek, 29 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Bir kurultaydan çok, çok fazlası!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Hafta sonu toplanacak olan 36. Olağan CHP Kurultayı, 36 kat olağanüstüdür; hem parti, hem de ülke için gerçek anlamda yaşamsaldır. AKP, 15 yıl üç aylık iktidarının sonunda ülkeyi, içi de, sonu da karanlık bir tünele sokmuş bulunuyor. Yapılacak ilk genel seçimlerde bu gidişin önü kesilmelidir. Kurultayın görev ve sorumluluğu tam da budur. Kurultay seçimlerinin kazanılması durumunda Cumhuriyet’in 100. yılına kadar nelerin yapılacağının güvencesini, açık, somut ve kararlı bir biçimde topluma vermelidir. Bunun ilk adımı 2023 senedi özelliği taşıyacak bir kurultay bildirisinin yayımlanması olacaktır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bildiri, öncelikle, AKP iktidarının yaptıklarını gözler önüne sermelidir. İktidarın uygulamaları, hukuk, özgürlük ve barış ölçülerine göre irdelenmeli; eğitimin nasıl ilkelleştiği, bilimin nasıl gerilediği, parlamenter demokrasinin nasıl sonlandırıldığı, barış istemenin neden suç sayıldığı, sermayenin neden yandaş kılındığı, basın-yayının çok büyük bir kısmının nasıl iktidarın esiri yapıldığı, doğal çevrenin nasıl yağmalandığı, OHAL ile emekçilerin nasıl baskı altına alındığı çok açık olarak sergilenmelidir. 

Bildiri, ülke insanının can ve mal güvenliğini sağlamak için yargının mutlaka bağımsız ve tarafsız kılınacağına ve kurumlaştırılacağına tam bir kararlılıkla ayrı bir vurgu yapmalıdır.

Parlamenter demokrasi, egemenliğin kaynağının halk olduğunun kanıtıdır. Bu nedenle, yasama, yargı ve yürütme erklerinin denetim ve denge süreçlerinin oluşturulması ve güçlendirilmesi temel ilkedir. Yasama organı, millet adına bütçe hakkını kullanır, yasa yapar, yürütmeyi denetler. Yasamanın güçlenmesi için, siyasi parti yapılarının, mutlaka, demokratik katılımcı bir biçimde düzenlenmesi sağlanacak; seçim sistemi, seçim güvenliğini ve seçmenin her bir oyunun değerlendirilmesini gerçekleştirecek biçimde düzenlenecektir. Kamu yönetiminin açık, etkin ve dürüst çalışması; düzenleme ve denetleme kurumlarının bağımsızlığının sağlanması; devletin mal ve hizmet alımlarının açık ve rekabetçi olması; bürokrasideki atama ve yükselmelerde beceri ve yeterliğin ilke edinilmesi gerçekleştirilmelidir. Basın yayının sermaye ve siyasetle ilişkilerinin basın özgürlüğünü güvence altına alacak biçimde kurallara bağlanarak yapılandırılması, demokrasinin vazgeçilmez öğelerinden biridir.

Üniversite özerkliği ve bilimsel araştırma özgürlüğünün, siyasetin vesayetinden kurtarılarak güvence altına alınması, başta YÖK olmak üzere, bilim üst kurullarının iktidarın baskı aracı olmaktan çıkarılması; son dönemde üniversiteden uzaklaştırılan bilim insanlarının tamamının görevlerine dönmelerinin sağlanması, bir zorunluluktur. Başta eğitim, çalışma, barınma, yaşanabilir gelir, sağlık, sağlıklı çevre; eşit işe eşit ücret; bilgi edinme ve özgür yaşama olmak üzere ekonomik ve sosyal hakların güvence altına alınması; sendikal hakların kapsamının genişletilmesi gereklidir. Kadın ve çocuk sömürüsünün her türlüsünün ekonomik, sosyal ve yasal önlemler alınarak sonlandırılması ve bireysel silahlanmanın sınırlandırılması kaçınılmazdır. Bütün bunların bir bütünlük içinde gerçekleştirilmesinin önkoşulu olarak, yurtta barış, dünyada barış ilkesinin ivedilikle yaşama geçirilmesi gereklidir.

…***

Nilgün Ongan, 29 Ocak tarihli Evrensel gazetesinde, “Grev hakkı ve lokavt”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“OHAL’in aslında hiç de yabancı olmadığımız, iktidar tarafından da açıkça ortaya koyulan, sınıfsal niteliğiyle bir kez daha karşılaştık. 130 bin metal işçisinin grevi “milli güvenliği bozucu nitelikte olduğu” gerekçesiyle Bakanlar Kurulu kararıyla yasaklandı.Böylece işçilerin üretimden gelen gücünü kullanma hakkı bir kez daha “güvenlik ihlali” sayıldı. Buna karşılık sermayenin sınıfsal çıkarları ise “milli çıkar” olarak tescil edildi.Öte yandan grev hakkını engellemek, iktidar açısından OHAL’e özgü bir uygulama değil. Çünkü Bakanlar Kurulu’nun bu son kararı, Anayasada “erteleme” adıyla düzenlenen fiili grev yasağı için verdiği 14. karar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

24 Ocak tarihli bu kararın MESS’in lokavt açıklamasından hemen sonra alınması da, işçi sendikalarıyla yapacağı son görüşmeden önce açıklanmış olması da sınıfsal eğilimlerin yansıtılması bakımından yasağın bizzat kendisi kadar açıklayıcı.

Bakanlar Kurulu kararında, grevle beraber lokavtın da “milli güvenliği bozucu nitelikte görüldüğü ve ertelendiği” yazıyor. Ancak lokavtın durdurulması bakımından çok da gerekli olmayan bu ifade, kendini sınıflara karşı sanki tarafsızmış gibi göstermeye yönelik siyasi bir çabanın ifadesi.Şöyle ki; yürürlükteki çalışma mevzuatına göre sadece “savunma lokavtı”ndan söz edilebilir. Yani grevin engellenmesi, kararda yazmasa bile, lokavtın da durdurulmuş olduğu sonucuna yol açar. Bununla beraber lokavtın meşruiyeti ise savunma lokavtı bakımından da tartışmalıdır.

Çünkü emek-sermaye arasındaki güç eşitsizliğine dayanan grev hakkı, güçlü olan karşısında güçsüzü korumanın güvencesidir. Buna karşılık işverenin lokavt olanağı ise bu güvenceyi ortadan kaldırır. Dolayısıyla işçinin grev hakkı ile işverenin lokavt olanağı arasında “mücadele silahları arasındaki eşitlik” ilkesinden söz edilemez. Zira böylesi biçimsel bir eşitlik, özünde güçlü olan tarafın egemenliğini sürdürebilmesinin güvencesidir. Bu biçimselliğe dayanan “tarafsızlık” yaklaşımı ise tartışmasız biçimde güçlüden yana taraf olmak anlamına gelir. Tam da bu nedenle, grev hakkını güvence altına alan birçok modern anayasada lokavttan bahsedilmez. Pek çok Avrupa ülkesi yasal düzenlemelerde de lokavta yer vermemiştir.