Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Konsensüs Araştırma: AKP'nin oyu yüzde 40'ların altına düşebilir
Birgün:
Böke, Kılıçdaroğlu'nun Genel Başkan Yardımcılığı teklifini reddetti!
Evrensel:
Türkiye’nin yarısı yüksek çölleşme riski altında
Sözcü:
ABD Menbiç’te iki üs kuruyor
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Çiğdem Toker, 13 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Devletin parası özel bankaya yatarsa”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“TBMM Plan Bütçe Komisyonu’nda bir torba tasarı var. Adı: “Vergi Kanunları ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı” Tasarı, pek çok yasayla birlikte “Kamu Finansmanı Borç Yönetimi Kanunu”nu da değiştiriyor. Daha doğrusu önce bir madde ekliyor, sonra bir başka maddeyi değiştiriyor.Eklenen madde “tek Hazine kurumlar hesabı”. Amaç ise mevcut tek hesap kapsamını genişletmek.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Değiştirilen madde çok önemli. Kurum paralarının, sadece Merkez Bankası değil “Türkiye’de yerleşik bankalarda da” nemalanacağı hükmü konuluyor. Buna birazdan geleceğim.
“Tek Hazine kurumlar hesabı: Kamu idarelerinin mali kaynaklarının bütçenin gelir ve gider hesapları ile ilişkilendirilmeksizin, karşılığı Hazine’den alacak kaydedilmek üzere toplandığı ve Müsteşarlık tarafından yönetilen hesabı.”
Belli ki amaç, borçlanma maliyetini düşürmek. Nakitte de etkinlik sağlamak.
Hazine’nin bağlı olduğu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, konuyu AA’ya böyle değerlendiriyor. Ve vurguluyor ki: Fransa, İngiltere, Rusya, Avustralya gibi birçok ülkede Tek Hazine Hesabı sistemleri, merkezi/ genel yönetim sektörünün tamamını kapsarken, Türkiye’de sadece genel bütçeli idarelerin ödeme ve tahsilat hesaplarıyla sınırlı. Bu madde yasalaşınca, kurumların mali kaynaklarının hak sahipliği değil, yalnızca yönetiminin Hazine’ye geçeceğini söylüyor ve çok da önemli bir bilgi veriyor: İlk aşamada özel bütçeli kuruluşlar, düzenleyici ve denetleyici kuruluşlar, SGK ve İŞKUR ile özelleştirme, tanıtma fonu gibi bütçe dışı fonlar kademeli olarak kapsama alınacak. Sistem şöyle çalışacak: Kurumların günlük nakit ihtiyaçları, yeni bilgi-işlem altyapısı aracılığıyla her gün Hazine’de toplanacak. Hazine, kurumların nakit taleplerini günlük karşılayacak. Gün sonunda kalan bakiye Tek Hazine Kurumlar Hesabı’na aktarılacak.Peki, faiz baskısı? Buraya kadar itiraz edilecek bir nokta yok. Fakat Başbakan Yardımcısı Şimşek’in açıklamasında, aynı değişikliğe bağlı olarak yapılacak “Türkiye’de yerleşik banka” eklemesine dair bir ifade olmadığını gördük. Oysa yazının girişinde belirttiğim gibi bu değişiklik epeyce önemli. Zira, yasa çıktığında SGK’nin parası Merkez Bankası veya onun muhabir bankası Ziraat Bankası’nda değil de, tanınmış bir holding patronunun özel sermayeli bankasında da nemalanabilecek. İşte izaha muhtaç kısım bu. Kamu kaynaklarının özel bankalarda nemalanması fikri, şeffaf olmayan pazarlıklara yol açabileceği gibi, nemalandırmayı özel bankada yapma inisiyatifi açısından AKP iktidarından bankacılık sektörüne doğru bir faiz baskısına da yol açma riskini taşıyor.Özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sık sık ve yüksek sesle faizlerin indirilmesini istediğini hatırlarsak, bu yeni düzenlemenin farklı dinamikleri gündeme getireceği öngörülebilir. Eğer böyle bir risk yoksa, bunun açıklanması lazım. Bir de tabii, borçlanma maliyetini düşürmek, nakit rezervinde etkinlik gibi ihtiyaçlarla yeni torba kanunlar geldiğini gördükçe insan sormadan edemiyor. Türkiye Varlık Fonu niye kurulmuştu sahi? Aradan bir buçuk yıl geçti de.
…***
Esfender Korkmaz, 13 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Fakirimiz neden arttı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ekonominin üç ayağı var... Üretim, istihdam ve gelir dağılımı. Bu üçünün dengeli gitmesi gerekir.Ekonomi yönetiminin işi gücü algı yaratmaktır. Bunun için büyümenin olduğu dönemlerde, ekonomiyi göklere çıkarıyor.Gerçekte ise büyüme var ve fakat işsizlik azalmıyorsa, gelir dağılımı daha çok bozuluyorsa, büyümenin bir önemi yok demektir.Yine büyüme dış borçla finanse ediliyorsa, dış borç da yatırım için alınmıyorsa, gelecek imkanlarımızı bugünden kullanıyoruz demektir.Büyüme işsizliği azaltmıyorsa, bunun nedeni üretimde ithal girdi oranının yüksek olmasıdır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Büyüme ithalatı artırıyor. Ara malı ithal ettiğimiz ülkelerde istihdam yaratmış oluyoruz.Kaldı ki kapasite kullanım oranı düşük olduğu için, üretim artışı yeni yatırım gerektirmiyor. Dahası Türkiye'de yatırım ortamı yoktur.Öte yandan, büyümeden işçi ve memurun da pay alması gerekir. Ancak gördüğümüz gibi siyasi iktidar yalnızca enflasyona ezdirmeyeceğiz sloganı ile işçi ve memura büyümeden pay vermiyor. İşçi ve memur yoksullaşıyor. Bu gerçeği geçen sene TÜİK gelir dağılımı araştırmasından görmüştük.2001 krizinden sonra yapılan güçlü ekonomiye geçiş programında memur maaşları hedef enflasyona bağlandı. Gerçekleşen enflasyon ise hedefin iki katına çıkıyordu. Aynı şekilde bu program çerçevesinde çiftçiye verilen destekler yarı yarıya düşürüldü ve faiz sübvansiyonları kaldırıldı. AKP iktidarından sonra da çiftçiye eski destek verilmedi.AKP iktidarının gelir dağılımı anlayışı farklıdır. Bu konuda bir plan ve programı mevcut değildir. Siyasi iktidar yoksul popülizmi yapıyor. Yani gelir dağılımını istihdam yaratarak değil, bütçeden mali veya maddi imkan dağıtarak yapıyor. Bunun içindir ki fiilen işsiz sayısı 5.5-6 milyona yükseldi. İşsizliğin artması gelir dağılımını bozuyor. Bütçeden dağıtılan parayı, aylık ücretle aynı kefeye koymak doğru değildir.Vergilemede adalet giderek bozuluyor... Örneğin ÖTV ve KDV gibi zengin ve fakirin aynı oranda ödediği dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payı, AKP iktidarında üçte ikiyi geçti.Yap işlet devret yatırımlarında, siyasi iktidar yoksulun vergisi ile, zenginin arabasını finanse ediyor.
…***
İhsan Çaralan, 23 Şubat tarihli Evrensel gazetesinde, “İttifak, seçim ve ortak mücadele tartışmaları”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Eğer zamanında yapılırsa, 2019 seçimlerine daha uzunca bir süre var. Ama ülkenin içinden geçtiği koşullar nedeniyle; bu alandaki muhtemel gelişmeler hem “tek parti tek adam rejimi” cephesinde hem de demokrasi güçleri cephesinde tartışılıyor.En başta da Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın bütün hesapları, zamanında olursa, 2019’da yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmaya endekslenmiş bulunuyor.Nitekim Erdoğan-Bahçeli ittifakı, Afrin’e yönelik askeri operasyonda da, batı ile sürekli bir kavga içinde olmakta da, içerideki muhalefeti sindirmek için attıkları adımlarda da hesaplarını Cumhurbaşkanlığı seçimini kotarmak üstüne yapıyor!”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
AKP-MHP ittifakının siyasete yansıması iki alanda açıkça görülüyor:
AKP-MHP ittifakının amacının, seçim ve siyasi partiler yasası başta olmak üzere “uyum yasaları”nın, “tek parti”nin dışında kalan bütün diğer partileri parlamento dışında bırakacak, girenleri de etkisiz bırakacak biçimde düzenlenmesi olduğu görülüyor. Yüzde 10 barajının korunması ve seçimlerde ittifak yapan partilerin adlarının da görünmesi, ittifak barajı aştığında ittifak bileşeni partilerin de barajı aşmış sayılması gibi acayip hükümler konusunda MHP ve AKP’nin anlaştığı artık biliniyor. Anlaşılan bu noktaların MHP’ye rüşvet mahiyetinde değişiklikler olduğunda ise hemen herkes hemfikir. Öte yandan da “milli mutabakat” olarak yansıyan AKP-MHP ittifakı da oluşmuş durumda. Ki, bu ittifaka BBP’nin de katılacağı şimdiden görünüyor. Ama, bu ittifaka katılması istenen SP’nin ise “İttifaka katılmasının imkansız değilse de zor” olduğu AKP’nin ileri gelenlerince bile kabul edilen bir gerçek.AKP, CHP’yi de “milli mutabakat” içinde yer almaya çağırıyor.Bu çağrı karşısında CHP de kendi ittifakını kuracağını söyleyerek, gerçekte “yerli ve milli” olmayan AKP-MHP ittifakına karşı çıkıyor. CHP’nin bu iddiası yeni değil. Nitekim geçtiğimiz hafta sonunda toplanan CHP Parti Meclisi, “13 maddelik bir bildiri”yle amacını ilan etti. Bu bildirinin bir benzerini CHP daha önce “Adalet Mitingi”nde de “8 maddelik bir bildiri” ile duyurmuştu.CHP cenahından yapılan, “Biz de kendi ittifakımızı oluşturacağız” açıklamalarına karşın, bu en basit iş birliği konularında bile bir ortak mücadelenin oluşturulup oluşturulmaması bir sorun olarak durmaktadır.Evet 2019’da yapılacak seçimler önemlidir. Cumhurbaşkanlığı seçimi ayrıca hayati önemde bir seçimdir de. Ancak şu da bir gerçektir ki, eğer Türkiye’nin ilerici demokrat güçleri ortak bir mücadele çizgisinde birleşip, “tek parti tek adam rejimi”ne karşı bütün güçleri de yanlarına almayı başaramadıkları sürece; sadece parlamentodaki sert tartışmalar ve partiler arasındaki polemiklerle gidilecek çok yer yoktur.Bu yüzden de önümüzdeki dönemde mücadele; parlamentoyla sınırlı olmayan, tersine alanları da kapsayan; “tek parti tek adam rejimi”ne karşı olan her parti, her çevre ve her kişiyi mücadeleye çeken bir faaliyet olarak biçimlendiği ölçüde anlamlı olacaktır.