Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: İncirlik kozunu kullanma zamanı
Cumhuriyet:
AYM bireysel başvuru istatistiklerini açıkladı: Yargı var adalet yok
Evrensel:
Bakanlık: Havalimanı inşaatında 27 işçi hayatını kaybetti
Milli gazete:
AKP-MHP ittifak komisyonu çalışmalarını tamamladı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Emin Çölaşan, 13 Şubat tarihli Sözcü gazetesinde, “Bahçeli adına gelen açıklama”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“MHP'nin bir genel başkan yardımcısı vardır:
Semih Yalçın! Aynı zamanda Bay Bahçeli'nin partideki sağ kolu, sözcüsü ve ikinci adamıdır. Partisi ve Bahçeli hakkında ne yazsam oturur masanın başına ve bana açıklamalar gönderir…– Ruh hastası Çölaşan…Bu kez de aynı şeyi yaptı, ajanslara konuştu ve açıklamasını bana dolaylı yollardan iletti. Kısaca özetlemeye çalışayım” “Emin Çölaşan Bahçelifobia hastalığına yakalanmış…””diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
“Çölaşan'daki illet belirtileri artık paranoid şizofreni ile birlikte seyretmektedir…” “Dışarıdan normal bir insan gibi görünen Emin Çölaşan'ın yazılarından taşan akıl hastalıkları artık alarm vermektedir…” Sonra bilimsel teşhislerini açıklamayı sürdürüyordu: “Bu hastalıklı adamın Türkiye'nin gerçeklerinden ve ülkemize yönelik devasa tehditlerden haberdar olmaması mümkün değildir…” “Bu aynı zamanda tutarsızlığın, ilkesizliğin, ne yaptığını bilememenin, uyuşuk bir iradesizlikle oradan oraya savrulmanın göstergesidir…” Ne diyeyim, çok doğru söylüyor!..
Ve Bay Semih Yalçın devam ediyor: “Bu zavallı Çölaşan özellikle MHP lideri Devlet Bahçeli ile aklını bozmuş durumdadır…” “Vah Emin Çölaşan vah! İnsanın deli deli tepeli kulakları küpeli diyeceği geliyor. Akıl baştan gidince dilin freni boşalır derler. Bu atasözünü doğrulayan Emin Çölaşan'ın beyninde ve gönlünde oluşan boşlukları MHP histerisi ile Devlet Bahçeli kâbusu doldurmuş bulunmaktadır…” “Bu modası geçmiş, nesli tükenmiş külüstür gazetecinin, Devlet Bahçeli derdinden, bir gün klavye başında fücceten (aniden) gideceği (öleceği) endişesini taşıyoruz…” Bilimsel saptamalarını daha sonra şöyle sürdürüyor: “Garibim Emin Çölaşan MHP lideri Sayın Bahçeli ve partimizle uğraşmaktan, köşe yazarlığı yapmaya vakit bulamamaktadır… “Bu hastalıklı adamın Türkiye gerçeklerinden habersiz olması imkânsızdır…” “Ancak milli irade karşısında Çölaşan'ın öteden beri gözü kör, kulağı sağırdır. Dili ise çok uzundur. Pireye kızıp yorgan yakmak bunların hamurunda ve çamurunda vardır…” “Çöl bedevisi Çölaşan Türkiye'nin 60'lı ve 70'li yıllarını heba eden eylemci solun medyadaki en çarpıcı temsilcisi olarak karşımızda bütün sefaleti ile, bütün perişanlığı ile durmaktadır…” Sevgili okurlarım, yukarıda okuduğunuz bölümler uydurma, ya da kara mizah değil, MHP Genel Başkan Yardımcısı olan Semih Yalçın isimli şahsın bir gazetecinin yazısı için gönderdiği açıklamaların özetidir…Ve bu lâfları kendi genel başkanı adına söylemektedir! Ne demeli, ne yapmalı! Bunları okuyunca kendisine acımak mı gerekir, gülmek mi, ağlamak mı, doğrusu karar vermek zor. Bir partinin üst yönetim kademesi nasıl bu kadar ciddiyetsiz olabilir, anlamak mümkün değil. AKP 7 Haziran 2015 seçimlerinde tek başına iktidarı yitirdi. MHP'ye iktidar ortaklığı yolları açılmıştı. Ancak Bay Bahçeli yine korktu ve kaçtı… Bu durumda Türkiye birkaç ay sonra, 1 Kasım 2015 günü yeniden seçime gitmek zorunda kaldı ve AKP Meclis'te yeniden salt çoğunluk sağladı.Bunların sayesinde!..
…***
Uğur Gürses, 13 Şubat tarihli Hürriyet gazetesinde, “Bankaların dar alanda kısa paslaşması”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“BU yılın altın sorusu şu: Reel kesim mevcut kredileri rahatlıkla döndürmeye, ilave kredi sağlamaya devam edecek mi, bankalar bu olanağa ve ilave kaynaklara sahip mi? Sorunun yanıtının ipucu fiyatta. Yani kredi faizlerinde. Son dört haftada kredi faizleri yüzde 18’e vurdu. Bu oran küresel krizin dibi olan 2009 mart ayından beri en yüksek oran. Son 13 haftalık kredi artış hızı da yüzde 13’lük bir eğilimde. Son bir yılın en düşük hızı; geçen yılın aynı döneminin de altında.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Enflasyonun yüzde 12’ye vurduğu bir dönemde bankaların öz kaynak kârlılığı Bankalar Birliği verilerine göre yüzde 14.7 olmuş. Bankalar kredi müşterilerinden aldığı faiz oranı kadar bir öz kaynak kârlılığına ulaşamamış bile.
Bankalar şirketleri batıran bir “canavar” mı? Tek başına bankaların yıllık mutlak kâr rakamına bakmak anlamlı değil; ne kadar sermaye ve öz kaynak üzerinden kazanmış buna bakmak gerekiyor. Bankalar önceki yıla göre 2017’de öz kaynak kârlılıklarını 1.5 puan artırmış.Doğrusu bunda yükselen enflasyona karşı görece düşük tutulan faizler ve Kredi Garanti Fonu (KGF) kanalından Hazine kefaletli kredilerin katkısı kayda değer. Her ikisi de kamu politikaları ile sağlandı. Soruya dönelim; giderek daha fazla veri ve haber, son bir yıldır şirketlerin borç döndürme sorunlarının derinleşmeye ve yaygınlaşmaya başladığını gösteriyor. Kredi dereceleme kuruluşları uzunca süredir, Türkiye’de yüksek borçluluk içindeki şirketlerin borçlarını çevirememe riski olduğunu söylüyorlardı; notu indirdiklerinde de kızan çok olmuştu.
Özeti şu; devasa satın almalar kısa vadeli borçla yapılmış. Alacaklı bankalarla şimdi de uzun vadeli olarak yapılandırma görüşülüyor. Bu, sorun artık grubun sorunu olmaktan da çıkıp bankaların sorunu halini almış demek. Son bir yılda iki büyük kredi bloku bankaların önüne yeniden yapılandırma ya da darboğaz olarak geliyor. Türk Telekom’un yüzde 55 hissesini imtiyaz sözleşmesi ile devralan OTAŞ da bankalara olan 4.7 milyar dolarlık kredinin geri ödemelerini yapamamış, bankalar da takibe almışlardı.
Çözüm aranan bu iki büyük kredi örnek aslında. Bir karşılaştırma için; toplamları kabaca 11 milyar dolar ediyor ve KGF üzerinden Hazine kefaleti ile geçen yıl sağlanan kredilerin de 6’da birine karşılık geliyor.
KGF binlerce KOBİ’ye sadece biraz zaman kazanırdı. Yeni bir KGF penceresi de zor. Çünkü bankaların kaynak tabanı buna uygun değil; ilave kredi imkânı sınırlı.Bankalar bir taraftan “daha fazla kredi”, “daha düşük faiz” baskısı altına alınırken, sorunlu kredi olup da “yaşayan” kredi pencereleri de giderek büyüyor. Alınan önlemler sorunu sadece bir süreliğine öteliyor. Ya sonrası?
…***
Remzi özdemir, 13 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Küçültme zammı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Son ayların yeni modası küçült de sat.Ürününe açık açık zam yapmaktan çekinen şirketler artık bu yöntemi buldu.Satın aldığınız ürün aynı, ambalajı ve üzerindeki yazılar hepsi aynı ama bir şey farklı.O da içindeki ürünün gramajı.Firmalar ürünlerine gizli gizli zam yapıyor. Ambalajın içindeki ürünü azaltarak.Artık bu yola başvuran marka sayısı o kadar çok arttı ki! Ürün aynı, ambalaj aynı ama içinde daha az var.Elbette bunu anlayabilirsiniz ama bunun için elinize gözlük alıp ambalajın üzerindeki o küçük puntolarla yazılmış gramajı bulmanız lazım.Zaten küçük değil de büyük puntolarla yazsa bile anlamazsınız ki!”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Her zaman aldığınız çayı gidip raftan alıyorsunuz. Hiç aklınıza gelir mi içindeki ürünün miktarının azaltıldığını.Bir de gözlük değil mercek bile olsa anlayamayacağınız azaltmalar var. En az yüzde 10 zam1 kilogramlık bir ürünü 900 grama düşürmek kaba bir hesapla yüzde 10 gizli zam anlamına geliyor. Bunu ilk olarak havuz medyası bir haberinde kullandı. O dönem de yazdığım gibi ileride yandaşlığa ve halkı uyutmaya en iyi örnek teşkil edecek bir haberdi.Haberde televizyon muhabiri ekmeğin gramajının düşürülmesini ekmek israfına artık son veriliyor şeklinde anlatıyor, yayına çıkarttığı vatandaşlar fırında elinde ekmekle çok memnun olduklarını anlatıyordu.Ekmek artık çöpe atılmayacak. Bakanlık bu işe çözüm buldu.Peki, bakanlık gramaj ile fiyatı da düşürdü mü yok!Her şey kandırmaca ve uyutmaca. son yılların bir başka ticari ahlaksızlığı ise iflas ya da tasfiye nedeniyle indirimli satış.Camına kocaman yazılarla iflas nedeniyle kapatıyoruz yazıyor ve fiyatların yarı yarıya olduğunu iddia ediyor.Vatandaş bu pastadan pay kapmak için adeta yarış ediyor.Özellikle bu yöntemi Türkiye'de halıcılar ve benzeri ev eşyaları satanlar yapıyor. Bakırköy ve Güngören'de şahsen ben tasfiye nedeniyle 5 yıldır yarı fiyatına satış yapan en az 5 tane işyeri biliyorum.