Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: ABD’den İncirlik’te nükleer yatırım
Cumhuriyet:
Ağırlaştırılmış müebbete tepki yağıyor
Evrensel:
Çocuk istismarının artışında mesele yasa değil, uygulama!
Yeni Mesaj:
Amerika Türkiye’yi kandırıyor
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Aslı Aydıntaşbaş, 18 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Yargı esprilerinden sıkıldım”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Deniz Yücel’in tahliyesine sevinelim mi, üzülelim mi anlayamadık. Durun bu ifadeyi hemen düzelteyim: Meslektaşımız Deniz Yücel’in tahliyesine, tabii ki sevindik. Ancak Yücel meselesi, yaşadığımız ‘hukuksuzluk’ ortamını, olabildiğince kaba bir biçimde gözümüze soktuğu için; Yücel adeta bir rehine pazarlığı yaparcasına Almanya’yla yapılan müzakereler sonucunda bırakıldığı için; artık Türkiye’de ‘siyasi tutuklular’ olduğu gerçeği yadsınamaz hale geldiği için, buruk bir sevinç yarattı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Aynı gün Nazlı Ilıcak, Ahmet Altan ve Mehmet Altan’ın da “ağırlaştırılmış müebbet” alması, ülkemizdeki hukukun muz cumhuriyeti standartlarında olduğunun bir başka tezahürü olarak tarihe geçti.
Artık biliyoruz ki önümüzdeki ay yeniden hâkim karşısına çıkacak Cumhuriyet’in değerli isimleri Ahmet Şık, Akın Atalay ve Murat Sabuncu, hasbelkader yabancı bir pasaport sahibi olmuş olsaydı, çoktan cezaevinden çıkmış olacaktı. Ancak Türk vatandaşı oldukları için, bu ‘keyfe keder’ düzene tabiiler. Ne hazin!
Bu hafta Türkiye’de yargılamanın acıklı halini hatırlatan bir başka olay da, Selahattin Demirtaş’ın Sincan’daki mahkemesiydi. Demirtaş’ın bomba gibi açıklamaları, Cumhuriyet dışında hiçbir ana akım medyada yer almadı; ancak emin olun bütün gazeteciler eski HDP genel başkanının dediklerini satır satır okudu.
Neler dedi Demirtaş? İddianamenin delil bölümü, asli olarak Demirtaş’ın Meclis konuşmaları ve çözüm sürecinde attığı adımlardan oluşuyor. Demirtaş, çözüm sürecinde hükümetin Abdullah Öcalan üzerinden 2010’daki referanduma ‘Evet’ oyu devşirme teklifinde bulunduğunu anlattı. Hükümetin çözüm süreci çerçevesinde HDP’nin 2015 seçimlerine ‘parti olarak girmemesi’ yolunda baskı yaptığını söyledi. İddianameye ‘örgüt üyeliğine delil’ olarak gösterilen İmralı Cezaevi fotoğraflarının, bizzat cezaevi müdürü tarafından çekildiğini, devletin sürecin ‘ciddiyetini’ göstermek için fotoğrafa izin verdiğini söyledi. Ve daha neler, neler...
Demirtaş’ın mahkeme salonunda hâkime söylediği “Şu anda Ankara’dan ‘Milletvekilleri tutuksuz yargılansın’ diye bir açıklama yapılsa, siz gece uyuyamaz, ertesi sabah koşa koşa gelir tahliyemizi onaylarsınız” cümlesine katılmamak mümkün mü?
Kuşkusuz ki mevcut karanlık ortam da ilelebet sürmeyecek. Nasıl mı biliyorum? Klavyenin başına oturun ve ‘Ergenekon’ ve ‘müebbet’ yazın. Ergenekon davasında ‘ağırlaştırılmış müebbet’ alan Tuncay Özkan, Dursun Çiçek, bugün milletvekili; yine ağırlaştırılmış müebbet alan Doğu Perinçek, iktidar koalisyonunun önemli bir ortağı; müebbet alan İlker Başbuğ, televizyon ekranlarında dinlediğimiz bir devlet büyüğü.
İyi de, günün birinde bu topraklarda bir demokrasi ve hukuk devletinin tesis edilmesine şahit olacak mıyız? İşte ondan emin değilim.
…***
İhsan Çaralan, 18 Şubat tarihli Evrensel gazetesinde, “Tutuklanması da serbest bırakılması da siyasi olan bir gazeteci davası”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Deniz Yücel’in tahliye edildiği haberi duyulduğunda, herkesin aklına iki şey geldi:Cumhurbaşkanı Erdoğan istifa mı etti? Yoksa Cumhurbaşkanının bütün dünyaya duyurarak ilan ettiği sözlerinin arkasında durmaktan vazgeçirecek kadar “önemli ve büyük bir pazarlık” mı yapıldı?Elbette kısa bir süre sonra, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın görevinin başında olduğu görüldüğü için birinci ihtimal ortadan kalktı! Böylece; ikinci olasılık, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Deniz Yücel’in Almanya’ya iadesi hakkındaki soruya verdiği; “Hiçbir surette olmayacak, ben bu makamda olduğum sürece asla... Elimizde görüntüler, her şey var. Bu tam bir ajan-terörist” diyerek çektiği restin arkasında durmayacağı kadar büyük bir “al-ver” yapıldığı iddiası en güçlü, hatta tek olasılık olarak ortaya çıktı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Deniz Yücel’in serbest bırakılmasından bir gün önce bile Başbakan Yıldırım’ın ve Merkel’le yaptığı görüşmelerin merkezinde Deniz Yücel’in serbest bırakılması olduğu zaten açıkça her iki Başbakan tarafından da belirtilmişti.
Ama doğrusu herkes, Almanya ile Türkiye arasında Deniz Yücel’in serbest bırakılması konusunda bir pazarlığın olduğunun farkındaydı; ama Merkel-Yıldırım görüşmesinden bir gün sonra böyle bir tahliyeyi kimse beklemiyordu.
Çünkü; sonuçta Türkiye Cumhuriyeti’nin, Cumhurbaşkanından başlayarak yetkilileri, tutuklu kişiler konusu gündeme geldiğinde; “Bu yargının işi bizde yargı bağımsızdır. Bizler yargıya emir vermeyiz” diyorlardı. Bu yüzden de Deniz Yücel’in -yargı mekanizması işliyor gösterilerek- mahkemeye çıkarılarak, mahkeme tarafından serbest bırakılması bekleniyordu.
Üstelik de basın davalarında, hatta sosyal medya hesapları nedeniyle gözaltına alınanların bile “denetimli serbestlik”, “yurt dışı yasağı” ile serbest bırakıldığı bir dönemde, Deniz Yücel’in yurt dışı yasağı olmadan tahliye edilmesi elbette sürecin karakteri bakımından ilgi çekicidir.
Bir yandan bakarsanız; Yücel’in tahliyesi için Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın; ”Hiçbir surette olmayacak, ben bu makamda olduğum sürece asla!” demesine karşın, yandaş korosu, Deniz Yücel’in tahliyesi için, “Bakın bizde yargı o kadar bağımsız ki, Cumhurbaşkanının; ‘Ben bu makamda bulunduğum sürece asla!’, dediği bir konuda yargı tersine karar veriyor” diyeceklerdir.Ama bu tek yönlü bir akıl yürütmedir. Çünkü; Erdoğan’ın bu sözü; aynı zamanda yargının nasıl ağır bir baskı altında olduğunun göstergesi olduğu gibi, tahliye kararının da Almanya-Türkiye arasındaki diplomatik görüşmelerin sonucu olması, konunun tamamen siyasi olduğunu göstermektedir. Nitekim soruna hukuki açıdan bakanlar; Deniz Yücel’in hem tutuklanmasının hem de serbest bırakılmasının “hukuki değil siyasi” oluğunda hemfikirler.
Böylece de, Türkiye’deki siyasi tutukluların, gazetecilerin tutuklanmasının tamamen siyasi saiklerle yapıldığı Deniz Yücel davasıyla bir kez daha görülmüştür.Bu yüzden de Türkiye’nin yetkilileri artık; tutuklamalara mahkeme kararlarına itiraz edildiğinde, “Şu kişi serbest bırakılısın” dendiğinde, “Bizde bu işe bağımsız mahkemeler bakar. Kusura bakmayın” diyemeyeceklerdir; derlerse de bu artık daha az inandırıcı olacaktır.
…***
Esfender Korkmaz, 18 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Cari açık dış borca dönüşüyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye 2003 ile 2017 yılları arasındaki 15 yılda 553 milyar dolar cari açık verdi. 2016 yılında 33.1 milyar olan cari açık, 2017'de 47.1 milyar dolara çıktı. Bu yıllar içinde dış borç stoku da 438 milyar dolar oldu.2017 dış ticaret açığı yani ithalat ve ihracat arasındaki fark 58.6 milyar dolar oldu.Hizmetler dengesi Türkiye ile dış alem arasındaki, turizm, taşımacılık, inşaat hizmetleri, sigorta hizmetleri ve finansal hizmetler toplamıdır. 2017 yılında birincil gelir artı bakiye verdi. 20.1 milyar dolar döviz girişi oldu.Birincil gelir dengesi Türkiye ile dış alem arasındaki ücret ödemeleri ve kâr-faiz temettü gibi yatırım gelirlerinin toplamına denir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
2017 yılında birincil gelir dengesi eksi 11.3 milyar dolar oldu.İkincil gelir dengesi; ülkeler arasında bağış ve hibe şeklinde yapılan karşılıksız transferler, uluslararası kuruluşlara yapılan aidat ödemeleri, yurt dışında çalışan işçilerin gönderdikleri dövizlerden oluşur. 2017 yılında ikincil gelir hesabı da, 2.7 milyar dolar artı bakiye verdi.Yani artılarımız 22.8 milyar tutuyor. Bunu eksilerden çıkarırsak geriye 47.1 milyar dolarlık cari açık kalıyor.
Cari açık döviz kaybıdır. Bir yerden kapatılması gerekir. Geçici olarak sıcak para, doğrudan yabancı yatırım yoluyla gelen dövizler kullanılır. Ancak nihai olarak dış borçla kapatılır.Bunun içindir ki, 2017 Eylül ayında Türkiye'nin dış borç stoku 438 milyar dolara yükseldi. Sürekli cari açık ve sürekli dış borçlanmanın bir sınırı var. Türkiye cari açık verdiği için dış borç ödeme kapasitesi de düşüktür. Cari açık döviz ihtiyacını artırır. Döviz kurları artar. Merkez Bankası reel kur endeksine göre TL yüzde 15 daha düşük değerdedir. Bu durum ithalatın göreceli olarak pahalı olmasına yol açıyor. Türkiye ithalatının yüzde 73'ü ara malı ve ham maddedir. Yüzde 13'ü ise tüketim malıdır. Bunun için kur artışı yani TL'nin değer kaybetmesi doğrudan üretim maliyetlerinin artmasına, oradan da TÜFE'ye yansıyor. Yüksek kurun bir yararı var... O da ihracat gelirini artırır. Ya da ihracatçının pazarlık gücünü artırır. Ne var ki biz ihracatın da yüzde 70'ini girdi olarak ithal ediyoruz.