İslam Alemi Vahdetinin Kılavuzu Peygamber Efendimizin Sözleri ve Siyeri(Vahdet Haftası 2)
İslam Peygamberi Hz. Muhammed saa Medine şehrinde bulunduğu on yıl süresi içerisinde parlak vahdet ve kardeşlik örneğini İslami toplumun arasında yarattı.
Bu örnek günümüzde İslam Aleminin vahdetini ve beraberliğini isteyen muslihler ve salih insanlar için bir kılavuz misali yabancı düşmanlar ve yerli işbirlikçilerin komploları ve düzenleri karşısında onları korumaktadır.
Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki İslam Aleminin birliğinin yerli ve yabancı düşmanlarının çabaları ve girişimleri doruğuna ulaşmış bir vaziyettedir. Bu koşullar altında İran İslam Cumhuriyeti Kurucusu Rahmetli İmam Humeyni'nin Hicri Kameri 12 Rebiülevvel ila 17 Rebiülevvel arası günleri Vahdet Haftası adlandırması önemli bir girişim sayılır. Gerçi İslami Ümmetin bugünkü durumuna baktığımızda vahdetin çok uzak bir ideal olduğu akla gelebilir ancak Müslümanların birlik ve beraberlik için birçok ortak noktaya sahip olduğu gerçeği de unutulmamalıdır. Bu ortak özelliklerin en önemlilerinden biri de İslam Peygamberi Hz. Muhammed saa'dir. Kuşkusuz Peygamberimizin Medine'deki birleşik İslami toplumunun oluşmasındaki siyeri ve yöntemi, bizim devremiz için de tüm zamanlar için de parlak ve güvenilir bir örnek teşkil etmektedir.
Nitekim Kuran-ı Kerim'de Ahzab suresinin 21'inci ayeti kerimesinde bu konu ile ilgili şöyle buyurulmuştur:" Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır."
Şimdi sohbetimizin devamında Hz. Muhammedi'in Medine'deki on yıllık hükümeti sırasında vahdeti getiren özellikleri ve göstergeleri konusunu ele almak istiyoruz.
Her şeyden önce Peygamber Efendimizin Medine'de çeşitli Arap kabilelerinin büyük ihtilaflar, çatışmalar ve tartışmalar yaşadığı bir dönemde toplumu birliğe doğru hidayet edip yönettiğini unutmamak lazım. Sadece Medine şehrinde, Us ve Hazrac kabileleri arasında 120 yıllık bir kin ve nefret savaş söz konusu idi. Bu dönemde hurafeler ve bağnazlıklar iyice yaygınlaşmıştı. Bir grup Müslümanla beraber Habeşe'ye hicret eden Peygamber Efendimizin amcaoğlusu Cafer bin Ebi Talib, diyarının durumunu Habeşe padişahına şu şekilde açıklamıştı:" Biz cahiliye döneminde putlara tapan bir halktık. Murdar yiyorduk ve çirkin işleri yapmaktan çekinmiyorduk. Çocuk düşürüyorduk, komşularımız ve ortaklarımız ile kötü davranıyorduk. Güçlülerimiz zayıfların hakkını yiyorlardı. Bu durum Allah Peygamberi Hz. Muhammed saa gelene kadar devam etti. O bize dürüstlük, emanette ihanet etmemek ve pak olmamızı öğretti. O bizi Allah'a doğru çağırdı. Allah'ın yegane ve eşsiz olduğunu ve ona tapmamız gerektiğini söyledi….."
Üniter bir yönetime sahip olmayan böyle cahil, fasit ve dağınık bir toplumda, Pygamber Efendimiz Medine şehrinde birlik ve beraberliği Allah'a iman ekseni ile kurmak istiyordu.
Bir toplumun kültürü ve düşünce tarzı değişmediği sürece toplumun bireyleri arasında birlik ve beraberlik oluşturmak imkansızdır. Bu yüzden Hz. Muhammed saa, herkesi yüce Allah ekseninde birleşmeye ve toplanmaya çağırdı ve bütün halkı bir olan Allah'a tapmasını ve onun yol gösterici ve birleştirici emirlerini yerine getirmelerini istedi.Nitekim Kuran-ı Kerim'deki Âli İmran suresinin 103'üncü ayetinde bu konu ile ilgili şöyle buyurulmuştur:" Ve hepiniz, Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, fırkalara ayrılmayın! Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki ni’metini hatırlayın; siz (birbirinize) düşman olmuştunuz. Sonra sizin kalplerinizin arasını birleştirdi, böylece O’nun (Allah’ın) nimeti ile kardeşler oldunuz. Ve siz ateşten bir çukurun kenarında iken sizi ondan kurtardı. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklıyor. Umulur ki böylece siz hidayete erersiniz."
Böylece Medine halkı, kendi fıtratlarına göre heyecan ve rağbetle Allah ve Resul ekseninde toplanmaya başlayıp Peygamberin de söylemiş olduğu şöyle bir kanıya vardılar:" Vahdet rahmete yol açar ve ayrılık ve tefrika da azaba yol açar. "
Büyük İslam Peygamberi tevhidin yüceltilmesi ve Allah'a iman ekseni çevresindeki birliğin oluşturulması ve korunması için, kavimlerin, kabilelerin ve ırkların övünmeleri ve bağnazlıkları gibi engellerle karşılaştı. Peygamber Efendimiz hem sözlerinde ve hem davranışlarında bu cahili düşünceye sert bir şekilde karşı çıkıp üstünlüğün ölçütünün takva olduğunu belirtti. Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurdu:" Müslümanlar kardeştirler, Takva sahiplerinden başka kimse başkasına göre daha üstün değil. "
Peygamber Efendimiz Bilal Hebeşi'yi müezzin olarak seçti ve soylu olmayan birçok insanı çok önemli ve hassas görevlere atadı. Belki de bunların en önemlisi Selmani Farsi'dir. Peygamber Efendimiz bu insan ile ilgili şöyle buyurmuşlardır:" Selman biz Ehlibeyt'ten sayılır."
Rivayete göre bir gün Selman Allah Resulünün başka sahabelerinin bir kaçı ile oturmuştu ve herkes kendi soyundan ve asaletinden konuşup bununla övünüyordu. Sıra Selman'a gelince çok mütevazı ve zekice bir yanıt verdi:" Benim adım Selman'dır ve Allah kullarından birisiyim. Yolumu kaybetmiştim, Allahu Teala Hz. Muhammed saa vesilesi ile beni hidayete erdirdi. Yoksuldum Allah Hz. Muhammed vesilesi ile benim ihtiyaçlarımı giderdi. Ben bir köle idim Allahu Teala Hz. Muhammed vesilesi ile beni hür kıldı. İşte bu benim soyum ve aslımdır."
Pygamber Efendimiz bu sözleri duyduğu zaman, bu konuşmaya onayladı ve başkalarını da kabileleri ve ırkları ile konuşmak ve tartışmaktan sakındırıp din ve takva, mertlik, ahlak, akıl ve anlayışın üstünlüğün ölçütleri olduğunu sahabelere hatırlattı.
İslami ve toplumsal vahdetin oluşturulması için tüm halk bireylerinin etkin bir ol oynamaları lazım. Halbuki yanlış olan eski cahiliye geleneklerine göre birçok insan köle olarak en az insani haklara bile sahip değillerdi ve ayrımcılık ve adaletsizlik had safhasına ulaşmıştı. İslam Peygamberinin sözleri ve davranışı ile köleleri ve fakir ve zayıf insanları kendi dini kardeşi ve zenginlerin ve efendilerin kardeşi olarak adlandırdı. Peygamber Efendimiz fakirler ve zayıflar arasında oturmaktan çekinmiyor hatta onlar gibi giyiniyor ve yaşıyordu.
Hz. Muhammed saa kölelerin sahiplerine onlarla iyi davranmaları gerektiğine dair tavsiyelerde bulunurdu ve hatta onları serbest bırakmaları için teşvik ediyordu.
Peygamberin bu sözleri ve davranışları Medine'nin toplumsal çevresinde büyük bir etki yarattı. Nitekim bir gün çok pahalı elbiseler giyen bir zengin adam Allah Resulünün yanında oturduğu zaman bir de yoksul bir adam Peygamberin yanına oturdu. Zengin adam yoksul adama temas etmemek için elbisesini toparladı. Peygamber Efendimiz ise bu kişiyi azarladı. Utanan zengin adam varlığının yarısını fakir insana vermeye bile razı oldu ancak fakir adam bu teklifi kabul etmedi ve korkarım bu kişinin kendini övme özelliği bende de ortaya çıksın dedi. Zenginliğin ve varsıllığın, üstünlüğün ölçütü olmadığı takvanın ve Allah'a tapmanın üstünlük ölçütü olduğu böyle bir kültürde ve toplumda, adalet ve beraberliğin doğması doğaldır. Böyle bir toplumda tüm insanlar, ister köle veya fakir ister ağa veya zengin oldun, kendini toplumun kaderinde sorumlu bilip vahdetin korunmasını kendine hedef edinecektir.
Allah Peygamberi böyle kültürel ve düşünsel değişikliklerin temelini atarak Medine'de İslami toplumun birliğini ve beraberliğini sağlayabildi. Peygamber Efendimiz Medine'ye ilk bulundukları dönemde siyasi bir teşkilat kurdurdu çünkü merkezi bir yönetim olmadan ve toplum meselelerine hakim olmadan halkı birliğe ve vahdete çağırmanın ne denli zor olduğunun farkında idi. Nitekim Peygamber Efendimiz bu konu ile ilgili şöyle buyurmaktadır:" İlahi hakimlere uyun ve onların fermanlarını yerine getirin. Çünkü öndere uymanız İslam Ümmetinin vahdetini sağlayacaktır. "
Allah Resulünün Medine şehrini düzene sokmak ve daha iyi yönetilmesi ve halk arasında vahdet ve beraberlik oluşturmak doğrultusunda bulunduğu bir başka önemli girişim de Medine'deki kabileler ve özel gruplar arasında yaptırdığı anlaşmalardı. Böyle ortam, vahdet ve birlik için hazır duruma getirtildi. Bu anlaşmalar sayesinde Medine içindeki kabileler, muhacirler ve şehir ahalisi, Müslümanlar ve Medine etrafındaki Yahudilerin ilişkilerini tekrar rayına sokarak çatışmalara ve tartışmalara son verdi. Böylece Medine'de dış tehditlere karşı özellikle de Kureyş müşrikleri gibi düşmanlara karşı birleşik ve tek vücut bir cephe oluşturuldu. Bunun yanı sıra Yahudiler zaman zaman bu anlaşmaları ihlal ederek Müslümanlara ihanet ediyorlardı. Ancak vahdet içerisinde olan Medine Müslümanları, Yahudilerin düşmanlarla işbirliği yapmasını ve ihlallerini yanıtsız bırakmadı ve onları da ciddi bir şekilde cezalandırdı.
İslam Peygamberinin İslami toplumdaki vahdeti sağlamak yönündeki bir başka önemli girişimi de Medine'ye geldiği ilk dönemlerde Muhacirler ve Ensar arasında kardeşlik ve uhuvvet anlaşmasının yapılmasını sağlaması idi. Peygamber Efendimiz bu çerçevede Mekke'den Medine'ye gelen her bir Muhaciri Medine'de sakin olan bir Ensar'la kardeş olarak tayin etti ve kendisi de Hz. Ali as ile kardeşlik ahdi yaptı.
Peygamberimizin bu vahdeti sağlayan girişimi ırksal ve kavimsel üstünlüklerden arındırılmış Allah'a iman etmek ve dini kardeşliğe dayalı bir hükümet ve toplumun ortaya çıkmasında neden oldu ve böylece Müslümanların bir birine sıkıca bağlanmasına neden oldu. Bu kardeşlik ve eşitlik sonucunda her Müslüman kendi Müslüman kardeşini daha üstün görüyordu. Nitekim tarihi belgelere göre Beni Nazir Yahudileri aleyhindeki savaştan elde edilen ganimetlerin paylaşılması sırasında Peygamber Efendimiz Ensar'a eğer uygun görürseniz Muhacirler ile ganimetleri paylaşabilirsiniz yoksa zaten bu ganimetlerin hepsi size aittir. Ancak Ensar bütün ganimetleri topyekun Muhacirlere bağışlamak istediklerini söyleyerek bunun yanı sıra onları kendi evleri ve mallarında da ortak edeceklerini söylediler.
Hz. Muhammed saa'in kardeşlik anlaşması gibi akılcı ve mantıklı düşünceleri ve girişimleri sayesinde Us ve Hazrac gibi iki büyük kabile arasındaki ihtilaflar yatıştı. Muhacir ve Ensa, fakir ve zengin günden güne daha çok yakınlaşıp birlik oluyorlardı. Bunun sayesinde İslami toplum da vahdete ve beraberliği doğru büyük adımlar atmış oldu.
Böylece Allah Resulü Medine'de bulunduğu on yıl içerisinde İslami toplumda vahdeti ve kardeşliği kurdurarak eşsiz ve parlak bir birleştirme örneği ortaya getirdi. Peygamberimiz Müslümanları kardeş olarak adlandırdı ve şöyle buyurdu:" Allah'ın gözü birleşmiş cemaatin üstünde olacaktır. Şeytan ise dağınık bir cemaatin peşine düşecektir."
İşte böyle parlak ve değerli bir örnek, İslam Aleminin vahdeti ve birliğini arzulayan ve önemseyen muslih ve salih insanların önünde durmaktadır.