Kâbe’nin mevludu
https://parstoday.ir/tr/radio/uncategorised-i144131-kâbe’nin_mevludu
Hk 13 Recep, Emirül müminin hz. Ali’nin -as- kutlu veladet günüdür. Bu vesile ile tüm İslam dünyasını kutlarken, bu bağlamda sizleri, hazırladığımız özel programı dinlemeye davet ederiz.
(last modified 2022-10-07T16:32:52+00:00 )
Mart 09, 2020 20:01 Europe/Istanbul

Hk 13 Recep, Emirül müminin hz. Ali’nin -as- kutlu veladet günüdür. Bu vesile ile tüm İslam dünyasını kutlarken, bu bağlamda sizleri, hazırladığımız özel programı dinlemeye davet ederiz.

İbni Ga’neb şöyle diyor:

“Abbas bin Abdülmuttalib ve diğer birkaç kişiyle birlikte Kâbe’nin tam karşısında oturmuş sohbet ediyorduk. Fatıma bint Esad’ın Kâbe’ye doğru geldiğini gördük.

Kâbe’nin karşısında durup şöyle dediğini duyduk: “Ya Rabbi! Sana, peygamberlerine ve onların kitaplarına inanıyorum. Ceddim İbrahim’in ve hak ve söylediklerinin de dosdoğru olduğuna şahadet ederim. Bu evi senin emrinle inşa etti… Onun ve karnımda taşıdığım şu bebeğim aşkına; bu doğumu bana kolaylaştır.”

Bu sırda hepimizi hayretler içinde bırakan bir şey oldu. Gözlerimiz önünde Kâbe’nin duvarı yarıldı ve o değerli kadın, içeri girdi. Sonra duvar bitişip eski halini aldı. Şaşkınlık ve telaşla hepimiz Kâbe’nin kapısına koştuk; ama kapı açılmıyordu. İşin içinde Kâbe’nin Rabbinin bir hikmeti olduğunu anladık…

Dört gün sonra o muhterem hanım kucağında gururla tuttuğu bir bebekle Kâbe’den çıktı.

Gaipten gelen bir ses bu bebeğin ismini Ali koymamı istedi dedi. Fil ayının 30’u recep ayının 13’ü Cuma günüydü ve Hicretten 23 yıl önceydi.

Evet, Yüce Allah Mekke halkının hayretli bakışları önünde Kâbe’nin yarılmasını ve Fatıma’nın Kâbe’ye girerek bebeğini o mutahhar alanda dünyaya getirmesini ve böylece tarih boyunca herkese bir mucize olmasını istedi!

İnsanlığın hala tanımakta aciz kalan Hz. Ali’nin -as- O’nun evinde dünyaya ayak basmasını ve böylece varlık ıtrinin zamanları aşmasını istedi!

Allahü Teala Hz. Ali’nin Kâbe’de doğmasını ve ebediyete kadar uzanan nur çizgisini çizerek adaletin dünyayı sarmasını, insanlığa umut ve kulluk dersi vermesini istedi!

Emirül müminin hz. Ali’nin -as- babası, Abdulmutallib’in oğlu Ebutalib’dir; annesi ise Abdulmenaf’ın oğlu Haşim’in oğlu Esad’ın kızı Fatıma’dır.

Fatıma bebeğini Rasûlüllah’ın -saa- nezdine getirmesinden itibaren o hazretin bebeğe olan sevgisi her geçen gün daha da arttı, öyle ki hz. Muhammed’in -saa- Ali’ye -as- olan sevgi bakışları herkes tarafından biliniyordu.

Yıllar sonra İmam Ali -as- Rasûlüllah’ın kendisine olan sevgisini hatırlatarak şöyle buyurdu:

Sizler ey Rasûlüllah’ın yarenleri, benim Rasûlüllah ile akrabalığım ve o hazret nezdindeki özel konumumdan tamamen haberdarsınız ve biliyorsunuz ki ben onun sevgi dolu kucağında büyüdüm; bebekken beni kendi kucağına alır ve bana destek verirdi ve ağzıma lokmalar verirdi.

Hz. Ali -as- 3 yaşına kadar anne ve babasının yanında yaşadı. Ailesi tarafından çok sevilir ve saygı duyulurdu zira evlatları olmasına ilaveten Kâbe’nin o hazretin doğması için yarılması gibi sahip olduğu kemalat ise o hazretin aile ve halk arasındaki saygınlığını daha da arttırdı.

Kısa bir süre sonra Mekke’de benzersiz bir kıtlık yaşandı. Hz. Muhamed’in amcası Ebutalib kalabalık ailesi nedeni ile masraflarda çok zorlanıyordu. Rasûlüllah, Ebutalib’den daha zengin olan diğer amcası yani Abbas ile konuşarak her birinin Ebutalib’in evlatlarından birini kendi evlerine almayı, böylece kıtlık günlerinde Ebutalib’e yardım etme konusunda anlaştılar. Bu yüzden Abbas, Caferi ve hz. Muhammed de Ali’yi kendi evlerine aldılar.

Böylece hz. Ali -as- 6 yaşından itibaren Rasûlüllah’ın yanında büyüdü ve o hazretin eğitimi ile yetişti. Emirül müminin kendi sözlerinde bu döneme ve Rasûlüllah’ın -saa- özel bakımına işaretle şöyle buyuruyor: Ben tıpkı annesi peşinden giden bir çocuk gibi Rasûlüllah’ın peşinden gidiyordum. O her gün, bizzat sahip olduğu ahlaki faziletlerden bana öğretiyor ve onu izlememi emrediyordu.

İmam Ali -as- her hayır işte en ön sırada yer alırdı. İlk vahiy ve hz. Muhammed’in peygamberliğe seçilmesi ardından, iman eden ilk erkekti. Rasûlüllah 3 yıl boyunca İslam ve tevhide davetini gizlice sürdürdü. Ardından Allah Teâlâ, Şuara suresinin 214 ila 216 ayetlerini nazil ederek insanları açıkça tevhide davet etmesi için görevlendirdi:

“(Önce) en yakın akrabanı uyar. Sana uyan müminlere (merhamet) kanadını indir. Şayet sana karşı gelirlerse de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak ki uzağım.”

İbn-i İshak’a göre, bu ayet nazil olunca Hz. Peygamber , Hz. Ali’yi -as- çağırarak şöyle buyurdu: "Ey Ali! Allah bana yakın akrabalarımı kendisine tapmaya davet etmemi emretti. Bir koyun kes ve bir miktar ekmek ve süt hazırla."

Hz. Ali -as- söylenenleri aynen yerine getirdi. O gün Abdülmuttalib oğullarından yaklaşık kırk kişi yemekte bir araya geldi. resulullah tam konuşmasına başlamak isterken, Ebu Leheb "o sizi büyüledi" dedi, böylece meclis karıştı. Rasûlüllah bir gün sonra yine onları davet etti ve şöyle buyurdu: "Ey Abdülmuttalib oğulları! Arapların kendi kavimlerine benim size getirdiğimden daha üstün bir şey getirdiklerini sanmıyorum. Ben, dünya ve ahireti size getirdim."

Taberi şöyle yazıyor: Allah Resulü -saa- akrabalarına davetini ulaştırdıktan sonra şöyle dedi: "Sizlerden hanginiz bu konuda bana yardım edecek? Her kim bana bu yolda yardım ederse, aranızda benim kardeşim, vasim ve halifem olacaktır." Herkes sessiz kaldı. Hz. Ali -as- kalkarak şöyle buyurdu: "Ey Allah’ın Resulü! O kişi benim.

Peygamber -saa- şöyle buyurdu: "O, sizin aranızda benim vasim ve halifemdir; onun sözünü dinleyin ve ona itaat edin.

Hz. Ali -as- çocukluktan itibaren Rasûlüllah’ın -saa- bereketli ömrünün son anına kadar o hazretin yanında oldu ve o hazretin bilgisinden en fazla yararlanan kişi oldu. Rasûlüllah sahabeleri arasında Kur'an-ı Kerim’in gizli gerçeklerine en vakıf kişi olma iftiharına sahipti. Her zaman Rasûlüllah’tan sorular sorar ve cevabını alırdı. Nitekim Rasûlüllah’ın rıhletinden yıllar sonra şöyle buyurdu:

“Rasûlüllah’ın tüm sahabeleri o hazretten soru sorarak anlamaya çalışmazlardı; bir çokları bir yolcu veya bir arabın gelip o hazretten bir şeyler sormasını ve onlar da Rasûlüllah’ın cevabını dinleyerek yararlanmayı severdi fakat ben aklımdan geçen her şeyi o hazrete sorar ve ezberlerdim.”

Şafii mezhebinin fakih, edip ve mütekellimlerinden İbn-i Ebi el-Hadid, emirül müminin hz. Ali’nin -as- bu sözlerini açıklama hakkında şöyle yazıyor:

Bilin ki emirül müminin Rasûlüllah’ın diğer sahabelerinin sahip olmadığı özellikleri vardı. O'nun Rasûlüllah ile ünsiyet ve halvet anları vardı ve kimse o anlarda ikisi arasında neler geçtiğini kimse bilmiyor. Kur'an’ın anlamı ve Rasûlüllah’ın kelamı hakkında o hazrete çok soru sorardı, eğer o sormasaydı peygamber bizzat ona öğretir ve bilgi verirdi; hal bu ki peygamberin sahabelerinden hiç biri böyle değildi.

Bu yüzden hz. Ali -as- engin ve olağanüstü bilgiye sahipti, nitekim defalarca minberde şöyle buyurdu:

Beni kaybedip sonra bulamayacağınızdan önce bana sorun. Allah’a yemin ederim! Kur'an’da kim hakkında ve çöl ya da dağda nerede nazil olduğunu bilmediğim hiçbir ayet yoktur. Allah’ım bana düşünen bir kap ve konuşan bir dil bahşetmiştir.

İbn-i Ebi el-Hadid, hz. Ali’nin “Beni kaybedip sonra bulamayacağınızdan önce bana sorun” sözü hakkında şöyle yazıyor: her kes, Ali bin Ebutalip dışında Rasûlüllah’ın sahabelerinden ve de bilginlerden hiç birinin böyle bir iddiada bulunmadıklarında hemfikir. Ve daha da önemlisi İmam -as- kendi ilminin amili idi ve şöyle buyururdu: Ey insanlar, Allah’a yemin ederim ki sizden önce kendim amel etmediğim hiçbir itaate sizi zorlamam ve sizden önce el çekmediğim hiçbir günahtan sizi sakındırmam.

Hz. Ali -as- Allah’ın evi Kâbe’de dünyaya gözlerini açtı ve Allah resulünün evinde Hakkın sözü ile tanıştı ve Allah’ı tanımakta tam yakine ulaştı. O Allah’ı her zaman yaptıkları, çalışmalarına hazır ve nazır bilir ve O’nu gönül gözü ile görürdü. Bu yüzden ibadetleri de hiçbir mükafat beklemeksizin sadece Allah’ın bizzat varlığı için ve hür insanların ibadeti gibiydi.

Emirül müminin Ali -as- bu konuda bizzat şöyle buyuruyor:

Bazıları Allah’ı, cennete istek ve rağbet yüzünden ibadet eder, bu tüccarların ve menfaat peşinde olanların ibadetidir ve bazıları Allah’tan korktukları için ibadet ederler ki bu kölelerin ibadetidir ve bazıları da Allah’ı ibadete şayeste bildikleri için ibadet ederler ve bu ise hürlerin ibadetidir.

Hz. Ali -as- daha sonra kendi ibadetine işaretle şöyle buyurdu:

Hiçbir zaman Allah’a korku veya bir tamah üzerine tapmadım, zira Allah’ı tapmaya layık gördüm, O’na ibadet ettim.

Ali -as- namazın ibadetin en büyük cilvesi ve Allah’a kulluğun en temel simgesi biliyordu. Bu yüzden en kritik zaman ve mekanlarda erken kılınan namazını ertelemezdi. Nitekim Sıffin savaşında arada sırada güneşe bakar ve vaktin boşa gitmemesine özen gösterirdi.

Bunun üzerine İbn-i Abbas o hazrete şöyle sordu: Ey emirül müminin, neden arada bir savaştan el çekip gök yüzüne bakıyorsun?

Hz. Ali -as- şöyle buyurdu: Güneşe ve onun batmasına bakıyorum ki namaz zamanını bileyim ve erken namaz kılma zamanını kaybetmeyeyim.

İbn-i Abbas hayretler içinde , “Acaba kılıçlar çarpışırken namazın ilk vaktinde kılınmasını mı düşünüyorsun?” sorunca hz. Ali -as- şöyle karşılık verdi:

Acaba biz neden onlarla savaşıyoruz? Namazın kılınması için savaşmıyor muyuz?

Her zaman hak ekseninde hareket eden hz. Ali tam anlamı ile ilahi kanunları uygulamaya çalışır ve bu konuda hiçbir ayırım yapmazdı, hiçbir aracıyı ve şefaati kabul etmezdi. Fakat diğer  yandan da çok titiz ve düzenliydi ve programsızlıktan sakındırırdı. Hatta mübarek hayatının son anlarında bile Müslümanları düzene tavsiye ederek şöyle buyurdu:

اوصیکُم بِتَقْوَی اللّه‏ وَ نَظمِ اَمْرِکُم

Sizleri takvaya ve işlerde düzene tavsiye ediyorum.

Bir kez daha tüm İslam dünyasını tebrik ederken  hz. Ali’den -as- kıymetli bir hadis ile sizlerle vedalaşıyoruz:

“Dünyaya basiretle bakan (ve dünya halini bilen) kimseler yıkık dökük, kıtlık ve darlık içinde olan bir yerden, bayındır ve iklimi iyi olan bir yeri kastedip yola düşen topluluğa benzerler; onlar sonunda yerleşecekleri geniş, hoş mu hoş olan evlerine varmak için yolun zahmetine katlanırlar.”012