Mübahele, ehli kitapla barışçıl diyalog
Hk 24 zilhicce İslam dünyasında mübarek Mübahele günü olarak biliniyor.
Bilindiği üzere Mübahele günü, Rasûlüllah’ın -saa- hz. İsa’nın -as- veladeti konusunda İslam’ın belirttiklerinin doğruluğu konusunda ehli kitap ile barışçıl ve akılcı görüşmesi ve İslam’ın parlayan yüzleri olan Rasûlüllah’ın ehlibeyti, kızı ve canı olan hz. Ali’nin -as- yüce şahsiyetlerini tanıtma günüdür
Bereketli ve hayır ayı Zilhicce ayının 24. Günü Rasûlüllah’ın -saa- Mübahele günüdür. Bugünde Resul-i Ekrem -saa- ehli kitap ile karşılaşmada onlarla akılcı ve barışçıl görüşmeye ilaveten hz. İsa’nın veladeti konusunda İslam’ın anlattıklarının doğruluğunu deliller ve kanıtlarla ispatlarken aynı zamanda İslam’ın parlak yüzlerindeki perdeleri de aralayarak onları tanıtıyor. Bu yüce şahsiyetlerin başında hz. Fatıma -sa- ve hz. Ali -as- ve evlatları yer alıyor

Resul-i Ekrem -saa- bisetin 10. Yılında Hristiyanları İslam dinine davet etti. Bu davet uyarınca onlar İslam dinini seçerek Müslüman olabilir veya İslam beldelerinde yaşamlarına devam etmek için “cizye” ödemeleri gerekirdi. Hristiyanlar mektubu alınca 10 kişilik bir grup halinde başpiskopos “Ebu Harise”nin yanına giderek mektup hakkında görüş teatisinde bulundular. Görüşmede Rasûlüllah -saa- ile görüşmek hedefi ile Medine’ye bir kervan göndermeye karar verildi.
Görüşme gününde Hatm-i Mertebet -saa- İslam dinini tanıtmak ve onları bu ilahi dine davet etmek amacı ile Kur'an-ı Kerim’den bazı ayetler tilavet buyurdu. Başpiskopos “İslam’ı kabul etmek, Allah’a iman etmektirse biz daha önceden de Allah’a iman edip O’nun hükümlerine göre davranıyoruz” dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah -saa- şöyle buyurdu: “İslam’ı kabul etmenin belirtileri vardır ki sizin inandığınız ve yaptıklarınızla uymuyor. Siz Allah’ın evladı olduğunu kabul ediyorsunuz ve Mesih’i de Allah biliyorsunuz. Halbuki bu inanç yegane Allah’a tapmakla farklıdır.”
Bu sırada Hristiyanların önde gelenlerinden biri şöyle dedi: Mesih, annesi Meryem’in kimse ile evlenmeden onu doğurduğu için Allah’ın evladıdır. Bu da onun dünyanın tanrısı olması gerektiğini gösteriyor.
Bunun üzerine Rasûlüllah Al-i İmran suresinin 59. Ayetini tilavet ederek:
إِنَّ مَثَلَ عِیسَى عِنْدَ اللَّهِ کَمَثَلِ آدَمَ خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ کُنْ فَیَکُونُ
“Şüphesiz Allah katında (yaratılışları bakımından) İsa'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir: Onu topraktan yarattı. Sonra ona "ol" dedi. O da hemen oluverdi.”
Şöyle devam etti: “Eğer babaya sahip olmamak, İsa’nın Allah olmasına sebep ise, o zaman ne annesi ve ne babası olan hz. Adem Allah olmaya daha layıktır. Fakat böyle değil ve her ikisi Allah’ın kulu ve yaratığıdır.”

Yüce Allah Al-i İmran suresinin 60. Ayetinde ise bu konunun “saf gerçek” olduğunu belirterek Rasûlüllah’tan -saa- bu konuda şüphe etmemesini isteyerek şöyle buyuruyor:
الْحَقُّ مِنْ رَبِّکَ فَلَا تَکُنْ مِنَ الْمُمْتَرِینَ
“Hak Rabbindendir. O hâlde, sakın şüphe edenlerden olma.”
Bu konuda Rasûlüllah -saa- ve Hristiyanlar arasındaki en önemli tartışma konusu hz. İsa’nın -as- doğumuydu. Hristiyanlar hz. İsa’nın -as- Allah’ın oğlu olduğunu düşünürken Resul-i Ekrem -saa- hz. İsa’nın da tıpkı hz. Adem -as- gibi olduğunu, Mesih’in baba olmadan dünyaya gelmesinin onun uluhiyetine sebep olmadığını belirtiyordu. Allah bu konuda hz. Muhammed’i -saa- Hristiyanların İslam’a karşı ve Hakk’ı kabul etmemek için bahane uydurdukları hakkında uyarıyor. Bu yüzden Rasûlüllah’a, Hristiyanlardan hanedanları, ahali ve önde gelenlerini, kendisi ve hanedanıyla birlikte Mübahele yapmaya davet etmesini, her iki tarafın, yalan söyleyenin Allah tarafından cezalandırılmasını istemesini emrediyor. Böylece Kur'an-ı Kerim’de Mübahele ayeti olarak bilinen Âl-i İmran suresinin 61. ayeti nazil oluyor. Yüce Allah bu ayette şöyle buyuruyor:
فَمَنْ حَاجَّکَ فِیهِ مِن بَعْدِ مَا جَاءَکَ مِنَ الْعِلْمِ فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ أَبْنَاءَنَا وَأَبْنَاءَکُمْ وَنِسَاءَنَا وَنِسَاءَکُمْ وَأَنفُسَنَا وَأَنفُسَکُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَللَّعْنَتَ اللَّـهِ عَلَی الْکَاذِبِینَ
Sana (gerekli) bilgi geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışacak olursa, de ki: "Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım. Biz de siz de toplanalım. Sonra gönülden dua edelim de, Allah'ın lânetini (aramızdan) yalan söyleyenlerin üstüne atalım."
Bu görüşmenin ardından Hristiyanların iki üst düzey papazı, Rasûlüllah’ın -saa- hak olması durumunda birinci derece ailesi ile yani ehlibeyti ile sahaya geleceğini, böylece eğer evlatları ve yakınları ile sahaya gelirse ondan korkulması ve Mübahele yapmaktan kaçınılması gerektiğini belirttiler; zira bu durumda Resul-i Ekrem’in -saa- hak olduğu, ailesini ve azizlerini sahaya getirecek kadar kendine imanı ve güveni olduğunu söylediler. Fakat eğer komutanları ve askerleri ile Mübahele meydanına gelirse o zaman iddialarında sadık olmadığının anlaşılacağını ifade ettiler.
Ertesi sabah Resul-i Ekrem -saa- sadece dört kişi ile birlikte Mübahele meydanına gitti. Elleri ile İmam Hasan ve İmam Hüseyin’in -as- mübarek ellerini tutarken hz. Ali -as- önünde ve hz. Zehra -sa- da arkasında Mübahele meydanına indiler. Hristiyan büyüklerinden biri onların kim olduğunu sorunca, “o genç amcası oğlu, damadı ve din kardeşidir, o genç kadın da kızı Fatıma, ciğer paresidir ve o iki çocuk da Ali ve Fatıma’nın çocuklarıdır” cevabını duydu. Böylece Hristiyanlar Rasûlüllah’ın kendi ailesi ile sahaya geldiğini görünce İslam’ın hak olduğunu anlayıp Mübahele’den vazgeçtiler.
Hiç şüphesiz hz. Muhammed Mübahele gününde eşlik edenler Mübahele ayetinde geçtiği gibi “ebnaena”dan أَبْنَاءَنَا (oğullarımız) maksat Hasan ve Hüseyin -as-, “nisaena”dan نِسَاءَنَا (kadınlarımız) maksat Hz. Fatıma Zehra -sa- ve “enfusena”dan أَنفُسَنَا (kendimiz veya nefsimiz) maksat Hz. Ali -as- dır. Nitekim Zamahşeri, Fahri Razi ve Beyzavi gibi ehli Sünnet müfessirlerinin bir çoğu da aynı görüşü paylaşıyorlar. Örneğin Zamahşeri Necran piskoposun Rasûlüllah’ın ehlibeytini görünce şöyle dediğini aktarıyor:
“Ben ellerini duaya kaldırıp Allah’tan en büyük dağları yerinden koparmasını isteyince hemen gerçekleşeceği simalar görüyorum. Bu yüzden bizim bu nurlu ve faziletli yüzler ile Mübahele etmemiz asla doğru değildir; zira hepimizin yok olacağı mümkün ve hatta dünyadaki tüm Hristiyanları duçar ederek yer yüzünde tek bir Hristiyan kalmayacak şekilde azabın genişleyeceği de mümkün.”
Zamahşeri ardından Mübahele ayetindeki konulara değinerek en sonda şöyle yazıyor: Mübahele kaderi ve bu ayetin içeriği Ehl-i Kisa’nın (Al-i Aba) faziletine dair en büyük kanıttır ve İslam dinin hakkaniyetinin canlı belgesidir.
Şia’nın büyük düşünür ve hocalarından Allame Tabatabai de bir risalede şöyle yazıyor: Mübahele, İslam’ın baki kalan mucizelerindendir ve her mümin insan İslam’ın ilk önderini izleyerek İslam’ın hakikatlerinden bir hakkaniyetini ispatlamak için muhaliflerle mübahale edebilir ve Allah’tan karşı tarafı cezalandırmasını ve mahkum kılmasını dileyebilir.
Kur'an-ı Kerim’de Ehli kitaptan olarak adları geçen Yahudiler ve Hristiyanlar, Resul-i Ekrem -saa- ve ehlibeytinin -as- hakkaniyetini biliyorlardı zira onun adı Tevrat ve İncil’de geçmiş ve vadedilen kurtarıcı olarak Rasûlüllah hakkında bazı şeyler okumuşlardı. Fakat onlardan bazıları Rasûlüllah’ın -saa- İslam davetini kabul etmekte inat ettiler. Yüce Allah bu konuya Kur'an-ı Kerim’in Bakara suresinin 146. ayetinde değinerek, hz. Muhammed’in -saa- risaletini gizleyenlerin aslında hakkı gizlediklerine işaretle şöyle buyuruyor:
الَّذِینَ آتَیْنَاهُمُ الْکِتَابَ یَعْرِفُونَهُ کَمَا یَعْرِفُونَ أَبْنَاءَهُمْ وَإِنَّ فَرِیقًا مِنْهُمْ لَیَکْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ یَعْلَمُونَ
Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (Peygamberi) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Böyle iken içlerinden birtakımı bile bile gerçeği gizlerler.

Kur'an-ı Kerim’de, ehli kitabın Tevrat ve İncil’de Rasûlüllah’ın -saa- gelişi ve biseti ile ilgili beşaret nedeni ile ehli kitabın o hazretin zuhurunu bekledikleri, üstelik hz. Muhammed -saa- özelliklerinin tıpkı kendi çocuklarını tanıyabilecek kadar özelliklerine değinildiği gerçeği bir çok ayette geçmektedir. Kur'an-ı Kerim bir başka ayette ehli kitaba ilaveten Resul-i Ekrem’in kuracağı toplum ve Allah’ın sevdiği mümin sahabesi hakkından da haberdar olduklarını ifade ediyor. Buna göre Fetih suresinin 29. ayetinde şöyle buyuruyor:
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ وَ الَّذینَ مَعَهُ أَشِدَّاءُ عَلَی الْکُفَّارِ رُحَماءُ بَیْنَهُمْ تَراهُمْ رُکَّعاً سُجَّداً یَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللَّهِ وَ رِضْواناً سیماهُمْ فی وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ ذلِکَ مَثَلُهُمْ فِی التَّوْراةِ وَ مَثَلُهُمْ فِی الْإِنْجیلِ ...
Muhammed, Allah'ın Resûlüdür. Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidirler. Onların, rükû ve secde hâlinde, Allah'tan lütuf ve hoşnutluk istediklerini görürsün. Onların secde eseri olan alametleri yüzlerindedir. İşte bu, onların Tevrat'ta ve İncil'de anlatılan durumlarıdır…
Burada dikkat edilmesi gereken konu, Mübahele olayının altın noktası olan Rasûlüllah’ın barışçıl, akılcı, huzurla birlikte gerçeği ispatlamaya dayalı iradesi ve azmidir. Muhalif Hristiyanlardan bir grup hz. Muhammed ile görüşmek istediklerinde Resul-i Ekrem siyasi ve askeri iktidarın zirvesinde olduğu halde onların bu isteğini reddetmiyor ve onlara karşı sert ve şiddet tutumu sergilemiyor; tam tersi Kur'an-ı Kerim mantığı ile onları doğru yola yönlendirmeye, İslam’ın sadakatini onlara ispatlamaya ve onları hak ve hakikat dinine davet etmeye çalışıyor.