Al İrfan; İslam dininde şehadet ve şehit - 10
Kur'an'ı Kerim açısından mümin insan, aziz olmakla beraber izzet talibidir ve bunu ancak subhan Allah’ta gördüğünden sadece O’ndan izzet talep eder.
Buna göre Allah teala Münafikun suresinde izzet kendisine, peygamberine ve müminlere özel olduğunu buyurur. Nisa suresi de 39.ayetinde kafirlerden bir soru sorup onları izzeti Allah’tan başkasında aradıkları için serzeniş ederek şöyle buyurur:
Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah'a aittir.
Aziz yüce Allah’ın isimlerinden ve galip ve muzaffer anlamına gelir. Gerçekte izzetli şahıs, mağlup olmasına mani olan bir ruha sahiptir. Buna göre mümin insanın izzeti, düşman karşısında canını feda etmesi, ancak dini, imanı ve namusundan taviz vermemesini gerektirir. İlahi bakışı ve izzet peşinde olan insan, izzet kaynağı olan Allah teala uğruna gerektiği yerlerde canını feda etmesini bilir; zira tüm izzetler O’nda özetlenir. Buna göre mümin insanın şehadet talepliğinin sırlarından biri, yüce Allah tarafından kendisine verilen izzettir ve bu izzet onda izzetli ölümü zilletli yaşama tercih etme duygusu yaratır. Mümin insanlar gerçekte subhan Allah’ın “aziz” adının tam simgesi olarak “zillet bizim hanedandan uzaktır” diyen şehitlerin efendisi Hüseyin bin Ali’ye -s- uyar. Dolayısıyla şehadet taleplik, evliyaların izzetli ölümü zilletli yaşama tercih ettikleri seçenektir.

Dolayısıyla eğer mümin insan ilahi vaatlere kalbi iman eder ve izzeti ancak Allah’ta görürse, musibet durumlarından asla etkilenmez ve hasene durumlardan da bir o kadar mutlu olur; zira mümin insan her iki durumu yüce Allah’ın iradesi olarak görür ve ilahi irade onun için en makbul durumdur. Nitekim Hz. Zeyneb -s- melun Yezid ona “Gördün mü, Rabbin sana ve Ehl-i Beyt’in ne yaptı? demesi üzerine büyük bir aşkla şöyle buyurdu: Ben güzellikten başka bir şey görmedim.
Bu cevap Hz. Zeyneb -s- gibi sabır ve direniş abidesi olan bir insan tarafından sergilenen sabır ve kulluğun en güzel tablosudur. Yine unutmamak gerekir ki şehadet taleplik kültürü gibi mümin kulun öz tevhit inancının ürünü olan bir kültür tarih boyunca din ve dindar insanların izzet ve onuruna vesile olmuş ve ne zaman müminler bu kültürden uzaklaştıysa din ve dünyaları zarara uğramış ve ilahi zillet ve azapla cezalandırılmıştır.

Emri maruf, yüce Allah’ın emrettiği iyilikleri ve seçkin sünnetleri yerine getirmektir. Nehyi münker ise Allah teala’nın haram ve yasak ilan ettiği kötülüklerden ve çirkin geleneklerden kaçınmaktır. Bu iki ilahi fariza en önemli dini değerlerden sayılır. Kur'an'ı Kerim bu farizaları terk etmek bereketlerden mahrum kalmaya, en şer insanların İslam ümmetine musallat olmaya, duaların icabet görmemesine, afat ve azapların nazil olmasına sebebiyet verdiğini buyurmuştur.
Emri maruf ve nehyi münker farizası büyük öneme sahiptir ve yerine getirilmesi din ve dini değerlerin bekasına ve terk edilmesi zillete yol açar. Kur'an'ı Kerim ayetleri ve masumlardan gelen rivayetlere bakıldığı zaman, bu farizanın terk edilmesine yol açan esas etken, Müslümanların sorumluluk duygusundan uzaklaşmasından ibaret olduğu anlaşılır. Nitekim bu durum iman ve marifetin zayıflaması ve Allah tealaya tevekkül edilmemesinin sonucudur.
Yüce Allah Araf suresinin 164. ayetinde şöyle buyurur:
İçlerinden bir topluluk: "Allah'ın helâk edeceği yahut şiddetli bir şekilde azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?" dedi. (Öğüt verenler) dediler ki: Rabbinize mazeret beyan edelim diye bir de sakınırlar ümidiyle (öğüt veriyoruz).
Bu ayette müminlerden bir grup bir başka gruba itiraz ederek şöyle diyor:
Neden Allah teala onları amelleri yüzünden helak edeceği veya şiddetli bir azapla cezalandıracağı bir zümreye öğüt veriyor ve nehyi münker ediyorsunuz? Allah teala bu iki grubun aralarında geçen diyaloğu beyan ederek nehyi münker farizasını terk edenleri tenkit ederek düşüncelerini batıl ilan ediyor.
Allah teala aynı surenin bir sonraki ayetinde de şöyle buyurmakta:
Onlar kendilerine yapılan uyarıları unutunca, biz de kötülükten men edenleri kurtardık, zulmedenleri de yapmakta oldukları kötülüklerden ötürü şiddetli bir azap ile yakaladık.
Bu iki ayete göre emri maruf edenler, bu konuyu vacip fariza bildiklerinden, onları bu amelden sakındıranlara bu amel Allah teala tarafından emredildiğini ve bu yüzden başkalarını hidayete erdirmek ve haram amelleri konusunda uyarmakla yükümlü olduklarını söylüyor; nitekim bu yüzden yüce Allah zalimlere azap nazil ettiğinde, emri maruf yapan kullarını bu azaptan koruyor.
Gerçekte İmam Hüseyin’i -s- bu meydanın kahramanı bilmek gerekir. İmam -s- sadece konuşmaları ile Emevilerin cinayetlerini ifşa etmekle kalmadı, aynı zamanda kılıcı ile bu canilerle mücadele etti ve canı pahasına bu farizayi savundu. İmam -s- açıkça kıyamının en önemli sebeplerinden biri emri maruf ve nehyi münkeri ihya etmek ve toplumun işlerini düzeltmek olduğunu ilan etti. Nitekim İmam Hüseyin -s- kıyamının esas sebebini kardeşi Muhammed bin Hanefiyye’ye yazdığı vasiyetnamesinde en güzel tabirlerle ve en açık biçimde beyan etti.
İmam Hüseyin -s- vasiyetinde kıyamının sebebi mal ve mevki gibi hedeflerden uzak olduğunu beyan ettikten sonra şöyle yazdı:
Ben sadece dedemin ümmetini ıslah etmek için kıyam ettim. Ben emri maruf ve nehyi münker yapmak ve dedem Resulullah -s- ve babam Ali bin Ebutalib’in yolunu izlemek istedim.
İmam Hüseyin -s- bu kısa ve açık ifadelerle yolun ta başında ilahi kıyamının hedeflerini beyan ederek amacı Fetih yapmak veya dünya malı veya makamını elde etmek olmadığını, tek amacı İslami toplumu ıslah etmek ve emri maruf ve nehyi münker yapmak olduğunu vurguluyor.
Böylece İmam Hüseyin -s- kalbi ve dilinin yanı sıra, emri maruf ve nehyi münkeri pratikte de zirveye ulaştırdı ve en yüksek derecede bu ameli pratik olarak gerçekleştirdi ve emsalsiz bir şecaat örneği sergileyerek şöyle dedi:
Ey insanlar, sizlerden kim kılıçların keskinliği ve mızrakların yaralarına karşı sabredenlerden ise bizimle kalsın, yoksa hemen ayrılsın.
İmam Hüseyin -s- hatta şehadet anında insanları hidayete erdirmeyi umuyor ve emri maruf ve nehyi münker etmekten el çekmiyordu. Nitekim Hür ordusu ile karşılaşınca şehit düşeceğini anlamasına karşın onlara hitaben şöyle buyurdu:
Acaba hakka amel edilmediğini ve batıl engellenmediğini görmüyor musunuz? Bu şartlarda her mümin için Rabbine kavuşmayı arzu etmek şarttır.

Hakiki mümin izzeti ancak Allah tealada arar ve ilahi dini aşağılayan ve Müslümanları zayıf düşüren hiç bir zillete boyun eğmez. Yüce Allah emri maruf ve nehyi münkeri toplumun tüm bireylerinin görevi ilan etmiş ve müminlere bu ilahi farizaya uymayı emretmiştir. Zira tüm müminler dinin yüce değerlerini savunmaları ve sadece birbirine karşı değil, yaşadıkları topluma karşı da duyarsız kalmamaları gerekir.
İmam Hüseyin -s- kıyamı tüm dünyaya din ve inanç tehdit altında olduğu zaman mal ve can kaybı gibi durumlar emri maruf ve nehyi münkere mani olamayacağı gibi çok büyük bir ders verdi. Hakiki mümin dinin yüce değerlerini koruma ve insanları hidayete erdirme uğruna canından bile vazgeçmelidir ve bu anlayış ancak Allah yolunda cihat ve şehadet kültürü ile gelişebilir.